Milli Eğitim Bakanlığı, ortalama yükseltme ve sorumluluk sınavlarında da başarılı olamayarak sınıfta kalan öğrencilere tam 4 dersten ek sınav hakkı tanıdı.
Sınavlara, önceki yıllardan sorumlu olunan dersler ve alan değişikliğinden dolayı sorumlu tutulan dersler, ders kesiminde yapılan ortalama yükseltme ve sorumluluk sınavlarından öğrenim gördükleri sınıfta başarısız olan öğrenciler katılabilecek öğrenciler Eylül ayında yapılacak olan sorumluluk sınavları sırasında, en çok 4 dersten sınava girebilecek.
Sınava girilecek dersler, 17-21 Ağustos tarihlerinde öğrenci-veli işbirliği ile belirlenecek ve dilekçe ile okul müdürlüklerine başvuruda bulunulacak.
Okulla ilişiği kesilen öğrencilerden, genelge kapsamında yapılacak sınavdan yararlanmak isteyenler ise, 14 Ağustos 2009 tarihinde mesai bitimine kadar başvurmaları halinde tekrar okullarına kayıt yaptırarak sınavlara girebilecekler.

· Kişiselcilik, soyut düşüncülükle özdekçiliğin karşısına tinsel gerçekliği, sözü geçen iki bakış açısının da parçala-ra böldüğü birliği yeniden yaratacak sürekli çabayı koyar. Kişiselcilik, Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” (Cogito ergo sum) geleneği içinde yer alır. Kişiselciliğin ana yapısı şöyle özetlenebilir: Kişilik, bilinç, kendi yargısını özgürce belirleme, amaçlara yönelme, zamanın akışına karşı öz kimliğini sürdürme ve değerlere bağlanma gibi temel özellikleri nedeniyle, bütün gerçek-liğin doku-sunu oluşturur.
Felsefi yönden Gottfried Wilhelm Leibniz bu akımın kurucusu, George Berkeley de başlıca kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Edebiyatta en önemli savunucusu Emmanuel Mounier’dir.

· Öncülüğünü Romen asıllı şair Isidore Isou’nun yaptığı, 2’nci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir akımdır. Şiirde en küçük birim olarak sözcükleri değil harfleri temel alır. Bu yolla da yeni bir şiir ve yeni bir müzik yazmayı amaçlayan bir karşı-akım niteliğindedir. Isou’ya göre, “harf olmayan ya da harf olmayacak hiç bir şey tinsel olarak da var olamaz.” Harfçilik, edebiyatın yanı sıra sinemayı, dansı, müziği ve resmi de etkilemiştir. Çıkış noktaları, “sesleri, sözcükleri, imgeleri aynı anda topluca bir araya getirecek yeni anlatım yollarının araştırılması”dır. Francois Dufrene, Maurice Lemaitre gibi şairler bu akımın önemli isimleridir.

Yaşamda her şeyin sürekli hareket durumunda olduğundan yola çıkarak, sanatında bu harekete uyması gerektiğini ileri süren bir akımdır.
Fütürizmde geçmişin tüm sanat kuralları bir yana bırakılarak, hayatın dinamizmine, yaşamın sürekliliğine uygun yeni biçimler aranmıştır. Dinamizmi, hızı, makineyi, şiire sokmak amacı güdülmüştür. Atılganlık, gözü peklik ve çalışmanın kutsallığı savunulmuştur. Şiirde geleneğe bağlı tüm öğeler, şiir birimi, ölçü, uyak atılmış; özgür şiir biçimi kullanılmıştır.
· MARİNETTİ
· VİLADEMİR MAYAKOVSKİ (1894-1930)
Toplumcu ve fütürist bir şairidir. Halk diliyle biçime önem vererek şiirler yazmış, Rus şiirinde yeni bir dönem açmıştır. Bizde Nazım Hikmet, Mayakovski’den çok etkilenmiştir.
Türk Edebiyatı’nda Nazım Hikmet’in kimi şiirlerinde etkileri görülür.

Var olmanın özden önce geldiğini ileri süren egzistansiyalizmin tarihsel kökleri oldukça eskilere gider. İnsanın kendi varlığını, kendisinin yarattığını ileri süren bir öğretidir bu. Varoluşçuluğun bir sanat akımı olarak biçimlenişi, bu öğretinin etkisiyledir.
Egzistansiyalistlere göre tüm varlıklar var oluşlarından önce gerçekleştirilmişlerdir. Bu nedenle örneğin ağaç ağaçlığını yapamaz artık; ama insan kendini yapabilir. İnsan kendi özünü oluştururken yalnızdır ve özgürdür. Bu özünü oluşturma süreci seçeneklerle doludur. İnsanın karşı karşıya kaldığı bu seçme durumu ona yoğun sorumluluklar yükler ve bu da kişiyi bunalıma düşürür.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra J.Paul Sartre ile gittikçe güçlenen bu akım, Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” görüşünü tersine çevirerek “Var olduğum için düşünüyorum” tezine ulaşır ve özgürlüğü kısıtlayan hiçbir engeli tanımaz.
İnsana büyük değer veren varoluşçular insana yapılan haksızlıklardan herkesi sorumlu tutarak egzistansiyalizme toplumcu bir özellik kazandırırlar.
· J.P.SARTRE (1905-1980) ROMAN, ÖYKÜ, OYUN
BULANTI, AKIL ÇAĞI(ROMAN), SİNEKLER,
MEZARSIZ ÖLÜLER(OYUN)…
· ALBERT CAMUS (1913-1960) ROMAN, ÖYKÜ, OYUN
YABANCI, VEBA, DÜŞÜŞ, MUTLU ÖLÜM
· FRANZ KAFKA (1883-1924) ROMAN, ÖYKÜ
Çekoslovak yazardır. Ölüm, intihar gibi temaları çok işler.
DAVA, ŞATO, YİTİK, DEĞİŞİM, ÇİN SEDDİ…
· ANDRE GİDE (1869-1951)
Fransız edebiyatının ünlü deneme ve roman yazarıdır. 1947 Nobel kazanmıştır. Sanat eserlerinde biçime önem vermez.
ECİNNİLER, KALPAZANLAR, DAR KAPI, DÜNYA NİMETLERİ…
· KARL JASPERS

Dilimize “gerçeküstücülük” terimiyle çevrilen sürrealizm sanata, gerçeğin üstünü, ötesini, dışını değil; üst gerçeği (sanatçının daha önemli bulduğu bir gerçeği, gerçekliği) anlatmaya çalışır.

19. yy sonlarında “ Klasisizm” e dönüş eğilimleri şeklinde belirmiştir.
Bizde Yahya Kemâl’de etkisi görülür. ( Şiirlerinin biçimce eski, öz yönünden yeni oluşu ile dikkati çeker. )

Fütürizm, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da yerini Dadaizm’e bırakmıştır. Kişiyi aklın tutsaklığından, aklın kurduğu düzenden sanatı dil, ölçü, uyak, biçim ve anlam kaygılarından kurtarmak; kalıplaşmış bütün sistemleri, kuralları, gelenekleri yıkmak amaç güdülmüştür. Kuralsızlık kural olarak benimsenmiştir.
Anlamsız olan “dada” sözcüğünü kendine ad olarak seçen akım, sanatı da ortadan kaldırma eğilimi göstermiştir.
Kurucusu Tristan Tzara’dır. Dadaizm 1922’den sonra yerini sürrealizme bırakmıştır.

(19. yüzyılın sonları)
19. yüzyıl sonlarında resim sanatında egemen olmuş bir akımdır. Akımın etkileri edebiyat ve müzik sanatında da görülmüştür, sembolizmin bir aşaması olarak kabul edilir.
Özellikleri
· Duyuların, nesnel gerçekliğin, dış doğanın olduğu gibi algılanmasını engellediğinden hareketle, algılanan
· Duyuların, nesnel gerçekliğin, dış doğanın olduğu gibi algılanmasını engellediğinden hareketle, algılanan durumların gerçek ve dış dünya değil, onun hayallerle süslenmiş izlenimleri olduğu sonucuna varılmıştır.
· Doğanın tüm ayrıntılarıyla anlatılmasının olanaksızlığı nedeniyle, ancak doğadan edinilen izlenimlerin anlatılabileceği savunulmuştur.
· İnsanın çevresini saran evrene ve sosyal çevreye ilgisiz kalınmış, sanatçılar kendi iç dünyalarını dile getirmeyi amaçlamışlardır.
· Bu nedenle “sanat eseri, onu yaratanın tam kişiliğini belirtir” düşüncesi öne çıkmıştır.
· T.S. ELLİOT ( 1888-1965)
Amerikan asıllı şair; şiir, oyun, deneme ve eleştiri yazarıdır.
ÇORAK ÜLKE, BOŞ ADAMLAR, KATEDRALDE CİNAYET, KUTLU ÇARŞAMBA…
· JAMES JOYCE (1882-1941)
İrlanda asıllı şair, roman ve öykü yazarıdır. “ULYSESS” adlı romanı dünya çapında üne sahiptir.
DUBLİNLİLER, SÜRGÜNLER, ON PARALIK ŞİİRLER…
· RİLKE
· HOPKİNS
* SAMUEL BECKET ( 1906-1989)
Hem İngilizce hem Fransızca romanlar ve oyunlar yazmıştır. 1969’da Nobel almıştır; fakat reddetmiştir.
GODOT’YU BEKLERKEN, OYUNUN SONU, MOLLOY…
Türk Edebiyatı’nda sembolizmin en önemli temsilcisi Ahmet Haşim birçok kaynakta empresyonist olarak da nitelenmiştir.

(19.yy’ın sonları)
Sembolizm, 19. yüzyılın sonlarında parnasyen şiire tepki olarak doğmuş bir akımdır. Sembolizm kendisinden sonra ortaya çıkan şiir akımlarının çoğunu etkilemiştir.
Realist ve natüralist edebiyatın egemen olduğu dönemde iyice belirginlik kazanan karamsarlık ve bezginlik, “gelişen bilimin insana beklenen mutluluğu getirmediği” düşüncesini beslemiş; “Dünya bir tasarımdır, bir hayalden ibarettir,” biçimindeki “idealizm”in Fransa’da yaygınlaşmasına yol açmıştır.
Öte yandan Almanya’da Shopenhauer’un her olayı “hayali ve esrarlı olgular” biçiminde açıklayan idealist felsefesi, ruhsal bunalım içindeki genç kuşağın “geleneğin dışında yeni bir yol bulmak” isteğini güçlendirmiştir.
Böylece edebiyat, bilimden ve aydınlıktan uzaklaşarak, yarı karanlık ve belirsiz sezgilere, fizyolojiden psikolojiye, gözlem ve deneyden duygu ve bilinçaltına, nesnellikten öznelliğe yönelmiştir.
Fransa’da sembolizmin öncüsü olan Charles Baudelaire, bu akımın ilkelerini “Kötülük Çiçekleri” adlı şiir kitabında uygulanmıştır.
Özellikleri
· Parnasizmin kovduğu duygu ve hayal şiire geri dönmüştür. Ancak bu romantizme dönüş değildir.
· Anlam açıklığını düzyazıya özgü bir özellik olarak görmüşler, şiirde kapalılığı savunmuşlar; herkesin
kendine göre yorumlayabileceği bir şiiri amaçlamışlardır.
· Şiirde ritme önem vermişler,sözcüklerin müziğine dayanan bir iç ahenk kurmaya çalışmışlardır.
· Şiirin, gerçeği değil, gerçekliğin (doğanın) şairdeki izlenimlerini anlatması gerektiğini savunmuşlardır.
· Nesneler birer sembol olarak ele alınmış; sem-bollerde, iç dünya ile dış dünya arasında bağlantı kurulmuş; bu nedenle mecazlı anlatıma ve imgeye sık sık başvurulmuştur.
· Gerçeğin çıplaklığına karşı olduklarından, akşam saatleri, mehtap, yarı karanlık ve loş ortamlar şiirde dekor olarak seçilmiştir.
· En çok, ölüm düşüncesi, sessizlik, durgun sular, sararmış yapraklar, güneşin batışı, kimsesiz kırlar, uzak ülkeler anlatılmıştır.
· Toplum sorunlarından uzak kalınmış, “sanat sanat içindir” anlayışına yakın durulmuştur.
· Sembolizm, çağdaş şiiri en çok etkileyen akım olmuştur.
· CHARLES BAUDELAİRE (1821-1867) ŞİİR
Sembolizmin ilk temsilcilerindendir. Şiirde biçim kusursuzluğuna önem vermekle birlikte daima kendi izlenimlerini anlatması, şiirde kapalılığa önem vermesi, duyguları sözcüklerin açık anlamlarıyla anlatmaktan çok ahenkleriyle sezdirmeye çalışması bakımından tam bir sembolisttir.
KÖYÜLÜK (ELEM) ÇİÇEKLERİ…
· STEPHANE MALLERME ŞİİR
· PAUL VERLAINE (1844-1896) ŞİİR
Şiirlerinde kapalılığa ve müziğe önem vermiştir.
· MAURICE MAETERLINCK TİYATRO
· ARTUR RİMBAUD (1854-1891) ŞİİR
· PAUL VALERY ŞİİR
• EDGAR ALLAN POE (1809-1849) ŞİİR, HİKAYE
ANNABEL LEE VE KUZGUN şiirleri ünlüdür
Bizde sembolistler : Servet-i Fünûn’da Cenap Şahabettin’in Elhân-ı Şitâ şiirinde sembolist özellikler görülür. Tevfik Fikret’in Çınar şiir örneği sayılabilir. Asıl uygulayıcı Ahmet Hâşim’dir. Yahya Kemâl, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas sembolist özellikli şairlerimizdir.

2009 ÖSS’deki başarı sıralarınızı bölümlerin geçen sene oluşan başarı sıraları ile karşılaştırmak için bu programı kullanabilirsiniz.
DoğruTercih.Com, İKÜ ArGe Merkezi ve Mynet.Com işbirliği ile hazırlanan 2009 ÖSS Tercih Anahtarına buradan erişebilirsiniz.

2009 Yılı 6 ve 7. sınıflar SBS Sonuçları öğrenmek için buraya yada buraya tıklayınız. Sonuç bilgisine 31 Temmuz 2009 tarihi itibari ile erişilebilecektir. 8. Sınıflar SBS sonuçlarına buradan erişebilirsiniz.
2009 Ortaögretime Geçiş Sistemi İstatistiki Bilgiler için buraya tıklayınız.
2009 Yılı SBS Soru ve Cevapları‘na buradan, ve diğer yıllarda çıkmış sorulara buradan erişeblirisiniz.
2009 Yılı 6 ve 7. Sınıflar Seviye Belirleme Sınavı Sonuçları

( 19.yy’ın sonraları )
“Bilimsel gerçekçililik” demek olan natüralizm realizme bir tepki olarak değil, onun bir ileri aşaması olarak 19.yüzyılın sonlarında Fransa’da biçim-lenmiştir.
Bu biçimlenişte, Hippolyte Taine’in “determinizm” (gerekircilik), Claude Bernard’ın “deneysel uygulama” ve Darvin’in “evrim” ve “soyaçekim” düşüncesi natüralizmin düşünsel, bilimsel alt yapısını oluşturmuştur.
Çünkü C. BERNARD, doğa olaylarında aynı nedenlerin aynı koşullarda aynı sonuçları doğuracağını ileri süren determinizmden yararlanarak deney yönetiminin fizyoloji ve hekimlikte canlı varlıklar üzerinde uygulanabileceği kanıtlamıştır.
Emile Zola da “deneysel yöntem”in edebiyatta da uygulanabileceğini ileri sürerek natüralizmin gözlemine “bilimsel deney” i de eklenmiştir. Natüralizmin ilkelerini Zola “Deneysel Roman“ adlı yapıtında açıkla-mıştır.
Özellikleri
· İnsanın duyguları, tutkuları, düşünceleri, davranışları soyaçekim ve toplumbilim yasalarıyla açıklanmıştır.
· İnsan ve toplum, bilimsel determinizm yöntemiy-le incelenmiştir. (gerekircilik)
· Yaşam, her türlü yönüyle ele alınır; iyi-kötü ayrımı yapılmaz.
· Kişiliğin oluşumunda çevrenin etkisi kabul edildiğinden, sosyal çevreyle ilgili betimlemelere geniş yer verilmiştir.
· İçgüdü insanı yönlendiren bir etken olarak gösterilmiş, bu nedenle gerçeğin yansıtılmasında, çirkin, kaba ve ayıbın sınırları kaldırılmıştır.
· Yaşam bir laboratuvar, insanlar da deney aracı olarak görülmüştür.
· Yazar bir bilim adamı tarafsızlığıyla kişiliğini gizlemiş, üslupçuluğa karşı çıkılmış ve kişiler sosyal düzeylerine uygun hareket ettirilip konuşturulmuştur.
· Çevreyi ve insanı, yaşadıkları dönemin sosyal çöküntüleri içinde ele aldıklarından eserlerine bir kötümserlik havası egemen olmuştur.
· Sanatı, toplum sorunlarını yansıtarak bu sorunların çözümünde bir araç olarak görmüşler ve sanattan toplumsal yarar bekleyen anlayışın içinde olmuşlardır.
· Tiyatroda dekor, kostüm, ve aksesuara önem vermişlerdir.
FRANSA’DA
• EMİLE ZOLA (1840-1902) ROMAN
MEYHANE, GERMİNAL, NANA, GERÇEK, EMEK
• ALPHONSE DAUDET (1940-1897) ROMAN, ÖYKÜ
DEĞİRMENİMDEN MEKTUPLAR (ÖYKÜ)
PAZARTESİ HİKÂYELERİ(ÖYKÜ), KÜÇÜK ŞEYLER (ÖYKÜ), JACK(ROMAN), TARASCONLU TARTARİN (ROMAN)…
• GONCOURT KARDEŞLER (Edmond ve Jules ) ROMAN
• GUY DE MAUPASSANT (1850-1893) ÖYKÜ, ROMAN
Klasik olay öykü türünün ustasıdır.
ÖYKÜ: AY IŞIĞI, TOMBALAK
ROMAN: BİR HAYAT, GÜZEL DOST…
NORVEÇ’TE
•HENRİK IBSEN (1828-1906) TİYATRO
Hürriyet, aile, ahlak ve benzeri konularda, keskin üsluplu dramlar yazmış. Danimarka’nın ve tüm İskandinav ülkelerinin birliğini ve yükselişini sağlamayı ülkü edinmiştir.
HORTLAKLAR, HALK DÜŞMANI, PEER GYNT, NORA…
Türk Edebiyatı’nda natüralizmin bilinçli uygulayıcısı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Ondan önce Tanzimat Edebiyatı’nda Nabizade Nazım’ın “Karabibik” adlı uzun öyküsünde natüralizmin kimi özelliklerine Türk Edebiyatı’nda ilk kez rastlanır.

(19. yüzyılın ikinci yarısı)
Şiir ile düzyazının oluşum süreçleri farklıdır.Bu nedenle, öykü, roman, ve tiyatroda realizmin uygulanışıyla şiirde uygulanışı farklı olmuştur. Parnasizm, şiirde realizmdir. 19. yüzyılına ikinci yarışmada Fransa’da romantik şiire bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Kuşkusuz, realizmin sosyal, düşünsel ve sanatsal dayanakları, parnasizmin de dayanaklarıdır.
Realistler gibi “sanat sanat içindir” düşüncesinde olan parnesyenler de sanatla güzelliğe güzel biçimlerde ulaşacağını düşünmüşler, realistlerden farklı olarak toprak sorunlarına uzak durmuşlardır.
Özellikleri:
· Romantizmde terk edilen Eski Yunan ve Latin Edebiyatı ‘na, mitolojisine tekrar dönülmüştür. Bu özelliğiyle klasizme yaklaşır.
· Tarihi olaylar, efsanevi kişiler, eski uygarlıklar konu edinilmiş; Hint, Mısır, Filistin gibi uzak ve yabancı ülkelerin efsanelerinden yararlanılmış; şiire egzotik (yabancı) bir hava getirilmiştir.
· Duygu hayalden, düşünce ve nesnelliğe açılmıştır şiir. Betimleme önem kazanmış, kişilikler gizlenmiş, dış doğa yansıtılmıştır.
· Biçim ve söyleyiş güzelliği önem kazanmış; bu nedenle ölçü ve uyak öne çıkmış; şiirde konuya uygun bir ritm yaratılmak istenmiştir.
· Felsefeyle ilgili düşünceler, bilimsel ve teknik konular şiire girmiştir.
NOT 1
Parnasçılar, plâstik (görme duyusuna seslenen; mimar-lık, heykelcilik, resim gibi) güzelliğe tutkun olup egzotik temalar (yabancı memleketlerle ilgili konular) üzerinde çalışmaktan zevk duymuşlardır.
NOT 2
Parnasçılar, uyak ve ölçüye sıkı sıkıya bağlanmışlar, hatta “Biz, nazım sanatı denince ölçü ve uyaktan başka bir şey anlamıyoruz.” diyecek kadar ileri gitmişlerdir.
NOT 3
Parnasyen şair, âlimane şiir yazar. İçinde kendi duygula-rı bulunmaz. Üslubu, betimlemeleri mümkün olduğu kadar canlı, renkli ve parlaktır. Gelenek haline gelmiş nazım şekillerini altüst etmeyi düşünmez. Aksine bütün nazım kurallarını harfi harfine uygulamak ister. Roman-tiklerin lirizminden mümkün olduğu kadar kaçar. Kısaca ressam ve heykeltıraşın yaptığını, o şiirde yapmak ister.
· JOSE MARIA DE HEREDİA ( 1842-1905)
En önemli eseri “ GANİMETLER “dir. Bizde Yahya Kemâl bir süre onun etkisinde kalmıştır.
· FRANÇOİS COPPEE (1842-1908)
Tevfik Fikret Coppee’den etkilenmiştir.
· THEODERE BANVİLLE
· LECONTE DE LİSSE
· THEOPHİLE GAUTIER (1811-1972)
· SULLY PRUDHOMME
Türk Edebiyatı’nda bütün özellikleriyle olmasa da Tevfik Fikret’in şiirlerinde ve Osmanlı tarihinin görkemli dönemlerine özlem duyması ve sese, ahenge önem vermesi nedeniyle Yahya Kemal’in şiirlerinde parnasizmin kimi özellikleri gözlenebilir.

(19. yüzyılın ikinci yarısında)
Romantizmin hayal ve duyguya yaptığı vurguya bir tepki olarak doğan realizm, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra dünya edebiyatını geniş ölçüde etkilemiştir.
18. ve 19. yüzyıl Avrupası’nda görülen toplumsal hareketlilik, toplumsal sınıfları, mücadele içinde yeni çalkantılara, aydınları da yeni arayışlar içine itmiştir. Bu arayışlarda temel yönseme, toplum gerçekliğinin tanınması olmuştur.
Bu nedenle, Auguste Comte’un pozitivizm (olguculuk) felsefesi, realizmin düşünsel temelini oluşturmuştur.Çünkü pozitivizm, doğa olaylarının (gerçekliğin) doğa ötesi görüşlerle (metafizik) değil; olgular (olaylar) arasındaki bağlantının gözlem ve deneylerle bulunacak yasalarıyla açıklanabileceğini ileri sürer.
Öte yandan müspet bilimlerdeki (fizik, kimya, biyoloji) gelişmelerin, varlıkların ve olayların, duygu ve hayallerle değil; maddi gerçekliklerle açıklanabileceğini ortaya koyması, pozitivizmin edebiyata yan-sıması olan realizme üstünlük kazandırmıştır.Böylece, duygu ve hayallerden yola çıkan sanatçının toplumsal beklentilere yanıt veremeyeceği, sanatçının bir ahlak-çı gibi değil, bir bilim adamı gibi gördüklerini anlat-mak zorunda olduğu kabul edilmiştir.
Realizmin yaygınlaşmasından önce, romantik kuşak içinde yer alan Balzac, Stendhal gibi öncü realistleri de unutmamak gerekir. Ancak realizmin romantizm-den asıl kopuşu, Gustove Flauber’in “Madam Bovary” adlı romanı (1857) ile gerçekleşmiştir.
Özellikleri
· Sanatçı, anlattıklarını gözlemlerine dayandırır; duygu ve imgelerin yerini insan ve toplum gerçekleri alır.
· Sanatçı; kendi duygu ve düşüncelerini gizler; yapıtında tarafsız bir gözlemcidir.
· İnsan ve toplum, klasiklerde “olması gerektiği gibi”, romantiklerde “istedikleri gibi” realistlerde “olduğu gibi” yansıtılır.
· Olgu ve olayların ortaya çıkışındaki sosyal nedenler araştırılır.
· Kişiliğin oluşumunda çevrenin önemini kabul ettiklerinden, kişilerin yaşadıkları ortam, sosyal çevre bütün ayrıntılarıyla tanıtılır.
· İşlenen olaylar güncel yaşamdan, kişiler halk tabakalarından alınır.
· Toplumsal konuları işlerler; ama toplum sorunları karşısında tarafsız kalırlar. Sanatı, toplumsal mücadele de bir araç olarak görmediklerinden “sanat sanat içindir” anlayışındadırlar.
· Anlatıma önem verip özen gösterdiklerinden birer üslupçudurlar. Bu nedenle, örneğin kişiler, sosyal düzeylerine uygun değil; sanatçının üslubuna uygun konuşturulur.
· Konu kadar, biçim güzelliği de önemlidir. Bu nedenle dil ve anlatım süsten, abartıdan, özentiden uzaktır.
· Realizm, daha çok roman, öykü ve tiyatro türlerinde etkili olmuştur.
FRANSA’DA
• BALZAC (1799-1850) ROMAN, ÖYKÜ, TİYATRO Realist romanın kurucusu olarak bilinse de eserleri romantik özellikler de taşır
ORİOT BABA, VADİDEKİ ZAMBAK, EUGENİE GRANDET, KÖY HEKİMİ TILSIMLI DERİ, İNSANLIK KOMEDYASI (DİZİ ROMANLARININ GENEL ADI)
• STENDHAL (1783-1842) ROMAN
KIRMIZI VE SİYAH, PARMA MANASTIRI…
• GUSTAVE FLAUBERT ROMAN Eserlerinde romantizmle realizmi ustaca birleştirir.
MADAME BOVARY, SALAMBO …
İNGİLTERE’DE
• DANIEL DEFOE (1659-1731) ROMAN
ROBİNSON CRUSOE
• CHARLES DICKENS (1812-1870) ROMAN
Gösterişsiz fakat güçlü bir anlatımı vardır. Kendini belli etmeyen ince bir mizah anlayışıyla yazar.Öyküler ve gezi notları da yazmıştır.
DAVID COPPERFIELD, ANTİKACI DÜKKÂNI, OLİVER TWIST, İKİ ŞEHRİN HİKÂYESİ
• JONATHAN SWİFT (1667-1745) ROMAN
GULLIVER’İN GEZİLERİ
RUSYA’DA
• TOLSTOY (1828-1910) ROMAN
SAVAŞ VE BARIŞ, ANNA KARENİNA, DİRİLİŞ,
HACI MURAD, YAŞAYAN ÖLÜ, İVAN İLYİÇ’İN ÖLÜMÜ…
• DOSTOYEVSKİ (1821-1881) ROMAN
SUÇ VE CEZA, BUDALA, KARAMAZOV KARDEŞLER, EZİLENLER, KUMARBAZ, ECİNNİLER, İNSANCIKLAR…
• MAKSİM GORGİ (1868-1936) ROMAN
ANA, ÇOCUKLUĞUM, ARKADAŞ, EKMEĞİMİ
KAZANIRKEN, BENİM ÜNİVERSİTELERİM
• GOGOL (1809-1852) ROMAN, TİYATRO
ÖLÜ CANLAR, MÜFETTİŞ(OYUN),
PETERSBURG HİKÂYELERİ, TARAS BULBA…
• ANTON ÇEHOV (1860-1904) ÖYKÜ, TİYATRO
OYUN: MARTI, VANYA DAYI, VİŞNE BAHÇESİ,
ÜÇ KIZKARDEŞ, HİKÂYELER
• TURGENYEV (1818-1883) ROMAN
BABALAR VE OĞULLAR, AVCININ NOTLARI, BAHAR SELİ, TAŞRALI KADIN…
• ŞOLOHOV (1905-? ) ROMAN
VE DURGUN AKARDI DON, DONDA HASAT
AMERİKA’DA
• JACK LONDON ROMAN
MARTİN EDEN, KURT KANI, UÇURUM İNSANLARI, VAHŞETİN ÇAĞRISI…
• MARK TWAIN ( 1835-1910) ROMAN, ÖYKÜ
TOM SAWYER’İN MACERALARI,
HUCKLEBERRY FINN’İN BAŞINDAN GEÇENLER, MİSSİSİPİ’DE HAYAT…
• JOHN STEINBECK (1902-1968) ROMAN
FARELER VE İNSANLAR, GAZAP ÜZÜMLERİ, BİTMEYEN KAVGA, SARDALYA SOKAĞI, KENAR MAHALLE
• ERNEST HEMINGWAY (1898-1961) ROMAN
Yazar ve gazetecidir. Eserlerini Paris’e yerleştikten sonra yazmıştır. 197’te Nobel ödülünü almıştır.
SİLAHLARA VEDA, ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR, İHTİYAR BALIKÇI
• HERMAN MERVILLE (1819-1891) ROMAN
MOBY DICK (BEYAZ BALİNA)
İRLANDA’DA
• OSCAR WİLDE (1854-1900)
Şair eleştirmen, oyun yazarı ve eleştirmendir. Nüketli, alaycı, iğneleyici bir dili vardır. Realist akıma yakındır.
DORİAN GREY’İN PORTRESİ, MUTLU PRENS, SALOME
• BERNARD SHAW ( 1856-1950)
Toplumcu gerçekçi bir yazardır. 1925’te Nobel aldı. Roman ve oyunlarında mizah ve hiciv önemli bir yer tutar.
Türk Edebiyatı’nda realizmin ilk etkileri Tanzimat Edebiyatı’nın kuruluş döneminden sonra ortaya çıkmaya başlar. Sami Paşazade Sezai’nin öykülerinde, Recaizade Mahmut Ekrem’in romanlarında ve Nabizade Nazım’ da realizmin ilk etkilerine rastlanır. Öte yanlan Batılı anlamda realizmin, Türk Edebiyatı’nda Servet-i Fünun döneminde uygulanır: Halit Ziya Uşaklıgil. Milli Edebiyat ve Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı’ndan geçerek realizmin, çeşitli uygulamalarıyla günümüz edebiyatına dek ulaşmıştır.

(19. yüzyılın yarısı)
Toplumsal ve yaşamdaki değişmelerden kaynaklanan romantizm, klasisizmin dayandığı kurallara karşı bir tepki olarak doğmuştur. 18. yüzyılda İngiltere’de başlayan romantizm, Fransız edebiyatını da etkisine alarak 19. yüzyılın ilk yarısında klasisizme egemen olmuştur.
Romantizmin gelişmesinde, hiç kuşkusuz “Aydınlanma Çağı” düşünürlerin ve Krallığa karşı Cumhuriyetçiliğin güçlenmesinin etkisi temel belirleyicidir. J.J Rousseau, Voltaire, Montesquie, Diderot gibi Aydınlanma Çağı (18. Yüzyıl) düşünürlerinin geliştirdiği “özgürlük”, “demokrasi”, “insan hakları” gibi kavramlar romantizmin düşünsel temelini oluşturmuştur.
1789 Fransız İhtilali’yle güçlenen Cumhuriyetçilik de romantizmin siyasal ortamını belirlemiştir
İngiliz edebiyatında ilk örnekleri görülen romantizm, Fransa’da bulduğu düşünsel ve siyasal ortam içinde bir sanat akımı olarak belirginleşmiş ve ilkeleri de Victor Hugo’nun Cromwell adlı dramının önsözünde açıklanmıştır.
Özellikleri
· Klasisizmin biçime öze ilişkin tüm kuralları reddedilmiştir.
· Aklın, mantığın ve sağduyunun yerini, bireysel duygu, hayal ve heyecanlar almıştır.
· Klasik tragedya ve komedyanın bütün bağlayıcı kuralları bırakılmış bu iki tür dram türünde bütünleştirilmiştir. (Öncüsü Shakespeare’dir)
· Duygulu ve coşkulu olan romantikler yapıtlarında Kişiliklerini gizlemezler, anlattıkları olaylar karşısındaki tavırlarını açıkça ortaya koyarlar.
· Dış dünyayı, doğayı renkli, abartılı betimlemelerle anlatmışlar, doğayı sanatçının esin kaynağı olarak değerlendirmişlerdir.
· Klasisizmdeki evrenselin, genelin ve tipin yerini; ulusal, yerel ve karakter almıştır.
· Ulusal tarihe, dinsel konulara yönelmiştir; ölüm, acı, aşk, intihar temalarına ağırlık vermişlerdir.
· Eski Yunan ve Latin mitolojisi yerini, Hıristiyanlık mucizelerine, ulusal destanlara, efsanelere bırakmıştır.
· Dil ve anlatımda klasikler gibi disiplinli ve özenli değildirler.
· İşledikleri konular, iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin karşıtlıkları içinde ele alınmıştır.
· Toplumsal olumsuzluklara karşı çıkılmış ve “toplum için sanat” anlayışı benimsenmiştir.
FRANSA’DA
• CHATEABRIAND (1768-1848) ROMAN Gezgin ve yazardır. ATALA, MEZAR ÖTESİNDEN, ANILAR…
• VİCTOR HUGO (1802-1885) ROMAN, TİYATRO, ŞİİR :SEFİLLER, NOTRE DAME’IN KAMBURU, CROMWELL,HERNANİ, KRAL EĞLENİYOR, RUY , BLAS…
• A.DUMAS PERE (1802-1870) ROMAN:ÜÇ SİLAHŞÖRLER, MONTE KRİSTO KONTU
• ALFRED DE MUSSET ROMAN, ŞİİR: BİR ZAMANE ÇOCUĞUN İTİRAFLARI,GECELER
• LAMARTİNE (1790-1869) ŞİİR, ROMAN:GRAZİELLA, RAPHAEL(ROMAN),ŞAİRANE DÜŞÜNCELER(ŞİİR)
• GEORGE SAND (1804-1876) ROMAN: PEMBE VE BEYAZ, İNDİANA, BİR YOCUNUN MEKTUPLARI
ALMANYA’DA
• GOETHE (1739-1932) ŞİİR, TİYATRO, ROMAN:FAUST(OYUN), GENÇ WARTHER’IN ACILARI (ROMAN)
• SCHILLER ( 1759-1806) TİYATRO:HAYDUTLAR, DON CARLOS, WİLHELM TELL
İNGİLTERE’DE
• LORD BYRON (1788-1824) : ŞİİR
• SHELLEY : ŞİİR
• SIR WALTER SCOTT (1771-1832) TARİHSEL ROMAN TILSIM, MANASTIR, TEHLİKELİ ŞATO…
RUSYA’DA
• ALEKSANDR PUŞKİN (1799-1839) ŞİİR, TİYATRO,: HİKÂYE, YÜZBAŞININ KIZI(HİKÂYE), ÇİNGENELER(ŞİİR)
Türk Edebiyatı’nda romantizm Batı’daki önemini yitirdikten sonra etkili olmuştur. En çok Tanzimat Edebiyatı’nı etkisi altına alan romantizmin özellikleri, Namık Kemal, Ahmet Mithat ve Abdülhak Hamit’in eserlerinde gözlenebilir.

(16.yy’ın 2.yarısı – 17.yy)
17. yüzyılda,”hümanizm” kaynaklı Rönesans hareketi Fransa’da klasisizme dönüşmüştür.
Bu yüzyılın ilk yıllarında Fransa bir kargaşa döneminden yeni çıkmıştır. “Ülkeye çeki düzen verecek tek güç krallık” düşüncesi aydın sanatçılar üzerinde etkili olmuştur. Topluma “mutlak monarşiyle” sanat ve edebiyata da “belli kurallar”la egemen olunmuştur. Kral ve çevresinin ideal yaşamı sanatçıya esin kaynağı olmuştur. Bu çağın sanatındaki insan soylu ve seçkindir. Soyluların sanat beğenisi, klasisizmin belirleyici ölçüsü olmuştur. Demokratik ilişkilerin hak ve özgürlükleri monarşiyle kesildiği bu dönemde sanat ve edebiyatta toplumsal eleştiride söz konusu değildir.
Öte yandan Descartes’in akılcılık felsefesi, klasizmin düşünsel temelini oluşturmuştur. Aşk, kin, sevinç, … gibi duygular yanıltıcıdır, gerçek ve doğru yalnızca akıl yoluyla bulunabilir: “Düşünüyorum öyleyse varım”
Eleştirmen Boileau, “Şiir Sanatı” (L’ art Poetique) adlı yapıtında klasisizmin temel ilkelerini ortaya koymuştur.
Özellikleri
· Akıl ve sağduyu önemlidir, duygu ve hayal dışlanmıştır.
· Dış dünyanın, doğanın betimlenmesinden kaçınılmıştır. Doğa olarak, insanın doğası, iç dünyası, değişmeyen yanı ele alınmıştır.
· İdeal insan tipleri yaratılmıştır. Bu nedenle kahramanlar halk içinden değil, soylu sınıftan seçilmiştir.
· Karakteristik ve yerel olan değil, evrensel ve kalıcı olan seçilmiştir.
· Eserler ahlaka uygun oluşturulmuştur, aşırı tutkular akılla denetim altına alınmış ve erdem vurgulanmıştır.
· Olayların gerçek olması değil, gerçeğe uygun olması önemsenmiştir.
· Konudan çok, konunun işleniş biçimine önem verilmiştir.
· Sanatçılar eserlerinde kişiliklerini gizlemişlerdir.
· Kaba halk konuşmalarına yer verilmemiş, seçkin kişilerin dili yeğlenmiştir.
· Anlatım, her çeşit süsten, yapaylıktan uzak, açık ve yalın kılınmıştır.
· Sosyal ve fiziksel çevreye yer verilmemiştir.
· Eski Yunan ve Latin Edebiyatı örnek alınmıştır. Bu edebiyatın konuları kimi zaman aynı adlarla yeniden işlenmiştir.
· Tüm edebi türler için geçerli olan akım, etkisini daha çok tiyatroda göstermiş, bu türde üç birlik kuralı uygulanmıştır.
• MALHERBE (155–1628) ŞİİR
• CORNEİLLE (1606–1690) TREGEDYA: HORACE, LE CİD, CİNNA
• RACİNE (1639–1690) TRAGEDYA: ANDROMAK, PHEDRE, IPHEGENİA
• MOLİERE (1622–1673) KOMEDYA, Dünya edebiyatının en önemli komedi yazarlarındandır. “Güldürürken düşündüren komedi” çığırının öncüsüdür.
CİMRİ, TARTUFFE, HASTALIK HASTASI DON JUAN, KİBARLIK BUDALASI, ZORLA EVLENME GÜLÜNÇ KİBARLAR, ZORAKİ HEKİM, KOCALAR MEKTEBİ, KARILAR MEKTEBİ, ADAMCIL, GEORGE DANDİNİ, SCAPİN’İN DOLAPLARI, BİLGİÇ KADINLAR…
• LA FONTAINE (1621–1685) FABL
• LA BRUYERE (1645–1696) PORTRE: KARAKTERLER
• DESCARTES (1596–1650) FELSEFE
• BOILEAU (1636–1711) Şair ve eleştirmendir.ŞİİR SANATI
• PASCAL (1623–1662) FELSEFE
DÜŞÜNCELER
• Mme DE LA FAYETTE – ROMAN
• FENELON -ROMAN: TELEMAK
• Mme DE SEVİGNE – MEKTUP
• SAIN SİMON -ANI
• BOSSUET – HİTABET
Türk Edebiyatı’nda edebiyatın öykü, roman, tiyatro gibi türleri ortaya çıktığında Batı’da klasisizm çoktan bitmişti. Bu nedenle Türk Edebiyatı’nda bir klasik dönemden söz edilemez. Ancak klasizmin konuya değil, konunun işlenişine (biçimine) önem veren anlayışıyla Divan şiiri arasında benzerlikler görülür. Öte yandan, Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Âli Bey ve Yusuf Kâmil Paşa gibi Tanzimat’ın birinci dönem sanatçıları, batılı klasik sanatçıların yapıtlarını Türkçeye çevirerek, uyarlayarak bu akımı Türk edebiyatına taşımıştır.

Sanat ve edebiyatın yüzyıllar boyu süren gelişmesine bakıldığında bu gelişmenin içinde yeşerdiği toplumun yapısındaki gelişme ve değişmelerle sıkı bir ilişki içinde olduğu görülür.
Düşünce sistemleri de toplumsal gelişmeye denk düştü-ğü zaman bu gelişmenin önünü açan, onu hızlandıran bir rol oynar. Bu nedenle sanat ve edebiyatın iki ayağı vardır: Düşünce sistemi ve toplumsal yapı.
Bu iki ayağın denk basması, sanat ve edebiyatta ortak duyarlıklar, görüşler ve anlayış sistemleri oluşturur. İşte, sanat ve edebiyatımızdaki bu ortak sistemlere akım denir.
Toplum yaşamındaki gelişme ve değişmeler düşünce sistemine (felsefeye) ve oradan sanat-edebiyata yansır ve sanatçılar yeni anlayışlara yönelir. Her akım böyle bir arayışın sonunda ortaya çıkmış, değişen değerler sistemi, akımların birbirini çoğunlukla tepmesini, bazen de aşmasını getirmiştir.
Avrupa kaynaklı belli başlı sanat ve edebiyat akımlarının belirgin izleri, en çok şiir, öykü, roman ve tiyatroda görülür.
Ortaya çıkış sırasına göre edebiyat alanında görülen akımları şöyle sıralayabiliriz;

Ekolojik piramitler ekosistemlerdeki komüniteyi oluşturan birey sayısı (Biyokütle) veya enerji dikkate alınıp hazırlanır.
Biyokütleye ve enerjiye dayanan piramitler
· Piramidin tabanını üreticiler oluşturur
· Tepe basamağı yırtıcılar oluşturur
· 2. ve 3. basamağı tüketiciler oluşturur
Tüketiciler
a- Birincil tüketiciler (Herbivorlar)
b- İkincil tüketiciler (Karnivorlar)
c- Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar)
· Taban üreticilerden oluşur
· Biyokütle tepeye doğru gittikçe her basamakta 10 kat azalır
· Enerji tepeye doğru her basamakta 10 kat azalarak aktarılır
· Biyolojik birikim (Kimyasal zehirler,radyoaktivite vb.) tepeye doğru gittikçe artar

Canlılar bulundukları yaşam ortamında canlı ve cansız faktörlerle etkileşim halindedirler. Canlıyı etkileyen:
Biyotik faktörler:
1) Üreticiler
2) Tüketici
3) Ayrıştırıcılar
Abiyotik faktörler: İkiye ayrılır.
1) İklimsel faktörler: a) Işık b) Isı c) Su
2) Toprak faktörler: a)Toprak yapısı b) Mineral ve tuzlar c)Toprak ph’sı
BİYOTİK FAKTÖRLER
Üreticiler: Fotosentez ve kemosentez mekanizmaları ile inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilen ototrof bakteriler,mavi yeşil algler,kloroplast taşıyan protistalar ve bitkilerdir. Enerji ve maddenin canlıların kullanabileceği hale dönüşümünü sağlayan canlılardır.
Tüketiciler: İhtiyacı olan besinleri diğer canlılardan hazır olarak alan hayvanlar, protistalar, parazit bitki ve mantarlar,hetotrof bakterilerdir.
Tüketiciler üç grupta incelenir:
1- Bitkilerle beslenen: (1.Tükticiler)
2- Hayvanlarla beslenen: (2.Tüketici)
3- Yırtıcılar: ( 3.Tüketiciler)
Ayrıştırıcılar: Bitki,hayvan ölüsü ve artıklarını besin olarak kullanan saprofit bakteri ve mantarlardır.
ABİYOTİK FAKTÖRLER
1-İklim faktörleri: Canlılar yaşamlarını sürdürürken güneş ışını,ısı,basınç,nem,hava hareketleri gibi iklim faktörlerden etkilenirler.
A) Işık:
a) Işığın kalitesi,şiddeti,süresi önemlidir
b) Canlıların temel enerji kaynağıdır
c) Fotosentez için gereklidir
d) Bitkide çimlenme,büyüme,yönelme. klorofil sentezi için gereklidir
e) Işık bitkilerin yaşam alanını belirler
f) Hayvanlarda üreme,göç,pigmentasyon,bazı vitaminlerin sentezi ,sucul hayvanlarda solunum üzerine etkilidir
B) Isı:
Canlılarda yaşamsal olaylar belirli ısıda gerçekleşir. Yüksek ve düşük ısıda yaşamsal olaylar azalır hatta durur.
Bitkilerde : a) Çimlenme b) Köklerle su alınımı c) Fotosentez
Hayvanlarda : a) Üreme b) Gelişmenin devamı
c) Değişken ısılı hayvanlarda (Omurgasızlar,Balıklar , Kurbağalar , Sürüngenler ) metabolizmanın devamı
C) Su:
a) Organik maddelerin sentezlenmesi
b) Maddelerin çözülmesi ,emilmesi,taşınması
c) Biyokimyasal olayların gerçekleşmesi
d) Fazla ısının uzaklaştırılması
e) Boşaltım maddelerinin dışa atılması
f) Bitkilerde çimlenmenin gerçekleşmesi ,hayvanlarda embriyonun gelişmesi
g) Bazı canlılar için yaşam ve hareket alanıdır
Canlılar yaşadıkları ortam ve suya duydukları ihtiyaç farklıdır. Özel adaptasyonları ile en iyi uyumu yapmışlardır.
Hayvanlarda:
1) Deride su kayıbını önleyen plaka,tüy ,kitin dış iskelet gibi yapıların oluşması.
2) Solunum yüzeyinin vücud içine alınması
3) Boşaltımla su kayıbını önleyen mekanizmaların gelişimi
4) Yaşam alanı olarak suya yakın çevrelerin seçilmesi
Bitkilerde:
1) Su kayıbının sağlandığı stomalarına açılıp kapanmasının kontrol edilebilmesi (Terlemenin fazla olduğu zamanlar ve suyun az olduğu zamanlar stomalar kapanır)
2) Köklerin suya yönelimi vardır
3) Kurak ortam bitkilerinde gövde ve yapraklar su kayıbını önleyecek değişikliklere sahiptir.
Canlıların ihtiyacı olan suyu şu şekillerde karşılarlar:
1) Suyun doğrudan alınması. ( Sindirim sistemi, kökler)
2) Deri ile su almak (Kurbağalar, Bazı omurgasızlar)
3) Besinlerin yapısındaki sudan karşılamak
4) Metabolik su kullanmak

Besin zincirleri
Doğada canlılar başka bir canlıyı besin olarak kullanırken kendileride başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire besin zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafından oluşturulur. Ancak hiçbir zaman doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken kendiside birden çok türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına neden olur.
· Besin zincirleri ile canlılar arasında organik madde ve enerji akışı gerçekleşir.
· Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o kadar ekonomik kullanılır.
· İlk halkada ototroflar bulunur
· Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur
· Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir
1) Üreticiler
2) Tüketiciler:
a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar)
b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar)
c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar)
3) Ayrıştırıcılar
· Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir
· Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal olaylarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası deniR.

Bazı canlı türleri yaşamsal olaylarını devam ettire bilmek için diğer canlılarla beraber yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme, barınma, hareket, korunma gibi yaşamsal olaylarda başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine göre üç şekilde gerçekleşir.
1) Kommensalizm: Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken diğer tür yarar veya zarar görmez.
2) Mutualizm: Birlikte yaşayan iki ayrı türde birliktelikten yarar sağlarlar.
3) Parazitizm: Birlikte yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür.

A) Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır:
a) Fotoototroflar: Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır.
b) Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H, Fe, NH3, nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur.
B) Hetotroflar: İhtiyacı olan organik besinleri diğer canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar.
a) Holojoik beslenme:
· Besinlerini katı parçalar halinde alırlar
· Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir
· Hareket sistemleri gelişkindir
· Gelişkin duyulara sahiptirler
Holojoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine göre sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara sahiptir.
1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler
· Öğütücü dişler gelişkindir
· Sindirim kanalları gelişkindir
· Mide gelişkin ve bölmelidir
· Bitkisel besinlerin besleyici değeri az olduğundan fazla besin alırlar
· Beslenmeleri uzun sürer
· Bitkisel besinlerden yararlanma azdır
· Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere sahip bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar.
2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler
· Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir
· Sindirim kanalı kısadır
· Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir
· Etin besleyici değeri fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer
· Uzun süre aç kalabilirler
3) Omnivorlar: Hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenebilenler
· Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler
· Selüloz hariç diğer bitkisel besinlerden faydalanacak enzimlere sahiptirler
· Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur
b) Saprofit beslenme
· Sindirim sistemleri yoktur
· Sindirim enzimleri vardır
· Hücre dışı sindirim vardır
· Ölü bitki ve hayvan artıkları üzerinden beslenir
· Doğada madde döngüsü için önemli canlılardır
· Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır
· Üzerinde yaşadıkları canlıya zarar verirler
c) Parazit beslenme: Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak üzere ikiye ayrılır
- Ekto parazitler:
· Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır .
· Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir
· Konakçının vücudu üzerinden besinlerini karşılarlar
- Endo parazitler:
· Sindirim sistemleri yoktur
· Sindirim enzimleri yoktur
· Üreme sistemleri hariç diğer sistemleri körelmiştir
Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar:
1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar
2) Tam parazitlik: Bütün besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç diğer sistemler körelmiştir
Bazı özel parazitlik durumları:
-Parazit-patojen: Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere neden olurlar
-Obligat parazitler: Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal olayları ancak konukçu vücudunda gerçekleştirebilir.
C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme:
Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler ancak ihtiyaç duyduklarında diğer canlılarıda besin olarak kullanabilirler.
Örnekler:
a) Protistalarda EUGLENA
· Tek hücreli
· Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle
· İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler
· Göz lekeleri bulunur
· Hücre içi sindirim görülür
b) Bitkilerden Dionea, Drosera, Nephentes gibi insektivorlar
· Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar
· Azotça fakir sulak topraklarda yaşarlar
· Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir
· Azot ihtiyaçlarını yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar
· Hücre dışı sindirim görülür

a) Prokaryotturlar
b) Enzim sistemleri bulunur,özgün metabolizmaları vardır.
c) Nucleus ve zar sistemlerine ait organeller bulunmaz.
d) yönetici molekülü DNA dır ve nuclear alanda çıplak olarak bulunur.
e) Protein,yağ ve karbonhidrat içeren hücre çeperi vardır.
f) Bazılarında kapsül bulunur.
g) Sitoplazmada: DNA, RNA, ribozom, poliribozom,glikojen, yağ damlaları bulunur.
h) Hücre zarı kıvrımlarından oluşmuş mesezom ve tilakoid taşıyanlar vardır.
1- Mesezom: Oksijenli solunum Enzimleri taşırlar.
2- Tilakoid: Klorofil taşırlar.
ı) Flagellum (kamçı) taşıyanlar aktif hareketlidir.
k) Tek veya koloniler halinde yaşarlar.
SINIFLANDIRILMASI
1- Şekillerine göre:
a) Yuvarlak (coccus)
b) Çubuk (bacillus)
c) Virgül (vibriyon)
d) Spiral (spirillim)
2- Koloni oluşumuna göre:
a) Monococcus: Tekli hücre
b) Diplococcus: İkili, hücre
c) Streptococcus: Zincir şeklinde
d) Staphylococcus: Üzüm salkımı şeklinde
3- Gram boyama yöntemine göre:
a) Gram pozitif: boyanabilen
b) Gram negatif: boyanmayan
4- Solunum biçimlerine göre:
a) Anaerobe bakteriler: Oksijen seven
b) Anaerobe bakteriler: Oksijensiz ortamda yaşayanlar
c) Fakültatif anaerop: hem oksijenli hem oksijensiz ortamda yaşar
5- Beslenme biçimlerine göre:
a) Hetotrof bakteriler: Besinlerini dışarıdan hazır olarak alan bakteriler.
1- Saprofitler: Sindirim enzimleri vardır.Hücre dışı sindirimle bitki ve hayvansal artıklarla beslenirler.Doğada madde döngüsü için önemlidirler.
2- Parazit- patojen: Sindirim enzimleri yoktur.Besinlerini diğer canlıların vücudundan hazır olarak alırlar.
3- Mutualist: Başka canlıların vücudunda yaºarlar. Bu birliktelikten her iki canlıda fayda sağlar.
4- Kommensal: Başka canlıdan faydalanır diğer canlı bundan fayda veya zarar görmez.
b) Ototrof bakteriler: İhtiyaç duydukları organik besinlerini kendileri sentezlerler.
1- Fotoototroflar: Tilakoidlerindeki klorofilleri sayesinde ışık enerjisinden faydalanarak organik besinlerini üretebilen bakterilerdir.
2- Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleriyle inorganik maddeleri oksitleyerek ürettikleri enerji ile organik besin sentezleyen bakterilerdir.
Bakterilerde üreme:
a- Eşeysiz üreme
Bakteri hücresi ortam şartları uygun olduğunda mitoz bölünmeyi andıran (Fissyon bölünme) bölünme ile hızla coğalır.
b- Eşeyli üreme:
1- Konjugasyon: Karşılıklı gen alış verişi şeklinde gerçekleşir
2- Transformasyon: Ortamda farklı özellikte bakteri geninin alınışı ile gerçekleşir
3- Transduksiyon: Bakteri virüsleri aracılığı ile farklı bakteri genlerinin alınışı ile gerçekleşir
NOT: Bakteriler hızlı üreme yeteneğine sahip canlılardır.
Üreme hızını düşüren faktörler şunlardır:
1- Besin azalması
2- Metabolik artıkların artması
3- ph değerlerinin değişmesi
4- Susuzluk
5- Antibiyotikler
6- Yüksek ve düşük ısı
Endosporlar:
Bakterilerde görülen endospor oluşumu üreme amaçlı değil olumsuz çevre koşullarına dayanabilmek içindir.
1- Sindirim enzimlerine
2- Düşük ve yüksek ısıya (Belirli değerlerde)
3- Susuzluğa
4- Besin azlığına
5- Metabolik artıklara karşı dirençlidirler.
NOT: Bazı bakterilerde olan özellikler.
a- Kapsül oluşumu
b- Flagellum (kamçı)
c- Mesezom un olması
d- Tilakoidin olması
e- Endospor oluşumu
NOT: Bütün bakterilerdeki ortak özellikler şunlardır
a- Hücre çeperi
b- Hücre zarı
c- Yönetici molekül
d- Sitoplazma
e- Poliribozomların olması
f- Depo besin olarak glikojen ve yağ damlalarının olması
g- DNA nın olması
h- RNA ve ribozomların bulunması
Bakterilerin Önemi:
1- Antibiyotik üretiminde
2- özel (İnsülin) protein üretiminde
3- Fermantasyonda (Alkol üretimi)
4- Keten- kenevir işlenmesinde yumuşak dokuların çürütülüp ayrıştırılmasında
5- Mayalanmada (Yoğurt,Peynir vb.)
6- Tarımda biyolojik savaş
7- Genetik çalışmalarda
8- Canlılarda hastalıklara neden olarak ölüm,sakatlık ve ekonomik kayıplara neden olurlar.
NOT: Anaerob bakteriler oksijensiz solunumla karbonhidrat parçalamalarına fermantasyon (Mayalanma) ,protein ve amino asitleri parçalamalarına ise pütrifikasyon (Çürüme) denir.
NOT
1- Kamçı: aktif hareketi
2- Mesezom: oksijenli solunumu
3- Tilakoid (klorofil): f otosentezi
4- Sindirim enzimleri: saprofit beslenmeyi
5- Oksidasyon enzimleri: kemosentezi gerçekleştiren yapılardır.

Tanpınar, bu eserin konusu için: ‘Hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır.’ demektedir. Tanpınar’ın en önemli denemelerinden biri olan bu kitapta beş şehir anlatılmaktadır: Ankara, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul.
Tanpınar’ın gözlemleri, etkileyici üslubu birleşince edebiyatımızın en değerli eserlerinden biri doğmuştur. Türk Edebiyatında en kıymetli denemelerden biridir.
Eserden seçmeler
Ankara
Belki Millî Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silahşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dasitani ve muharip göründü. Şurası var ki şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan şey iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle tabii bir istihkam manzarasıdır
Ankara, uzun tarihinin şaşırtıcı terkipleriyle doludur. Asırlar içinde uğradığı istilalar, üst üste yangınlar ve yağmalar, şehirde geçen zamanların pek az eserini bırakmıştır. Acayip bir karışıklık içinde bu tarih daima insanın gözü önündedir. Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerden kalan şeylerle bu kadar canlı surette rast gele karıştığı, haşır neşir olduğu pek az yer vardır…
Erzurum
Hiçbir yerde memleketin Birinci Cihan Harbi’nde geçirdiği tecrübenin acılığı burada olduğu kadar vuzuhla görülemezdi. Bu, eski ressamların tasvir etmekten hoşlandığı şekilde, ölümün zaferi idi. Dört yıl, bu dağlarda kurtlara insan etinden ziyafetler çekilmiş, ölüm her yana dolu dizgin saldırmış, seçmeden avlamıştı. Uğursuz tırpan durmadan, bir saat rakkası gibi işlemiş, rast geldiği her şeyi biçmişti. Bununla beraber, nüfusu altmış binden sekiz bine inen Erzurum Millî Mücadeleye ön ayak olmuş, Ermenistan zaferini idrak etmiş, yavaş yavaş sağ kalan hemşerilerini toplamaya başlamıştı.
Erzurum Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar. Şehrin macerası düşünülürse, bu yükseklik daima göz önünde tutulması gereken bir şey olur. Malazgirt Zaferinin açtığı gedikten yeni vatana giren cedlerimizin fethettikleri büyük, merkezi şehirlerden biridir.
Tarihimizin ikinci dönüm yerinde, Millî Mücadelenin ilk temeli gene Erzurum’da atılır. Her şeye rağmen hür, müstakil yaşamak iradesi, ilkin bu kartal yuvasında kanatlanır. Atatürk, Erzurum’dan işe başlar. Tıpkı ilk fatihler gibi oradan Anadolu’nun içine doğru yürür; ordan başlayarak yurdumuzu, milletimizin tarihî hakları adına yeni baştan fethederiz.
Konya
Konya, bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır.
Bozkırın kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır. Serin gölgeleri ve çeşmeleri susuzluğumuza uzaktan gülen bu rüya, yolun her dirseğinde siline kaybola büyür, genişler ve sonunda kendinizi Selçuklu Sultanlarının şehrinde bulursunuz.
Mevlana şairdir. Şiiri inkâr etmesine, küçük görmesine rağmen Şark’ın en büyük şairlerinden biridir. Nasıl Garp Orta Çağı, bütün azap korkusu, içtimai düzen veya düzensizliği ile rahmaniyet iştiyakı ve adalet susuzluğu ile Dante’nin eserinde toplanırsa, Müslüman Şark’ta bütün varlık hikmeti, Hakk’la Hakk olmak ihtirası ve cezbesiyle Divan-ı Kebir’dedir.
Bursa
Bu devir, haddi zatında bir mucize, bir kahramanlık ve ruhaniyet devri olduğu için, Bursa, Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahiptir, denebilir. Bu hakikati gayet iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa’dan bahsederken “Ruhaniyetli bir şehirdir.” der.
İster istemez sayarsınız: Gümüşlü, Muradiye, Yeşil, Nilüfer Hatun, Geyikli Baba, Emir Sultan, Konuralp… Bunlar hakikaten bir şehrin semt ve mahalle adları; yahut tıpkı bizim gibi muayyen bir zaman içinde yaşamış birtakım insanların anıldıkları isimler midir? Hepsinin mazi dediğimiz o uzak masal ülkesinden toplanmış hususi renkleri, çok hususi aydınlıkları ve geçmiş zamana ait bütün duygularda olduğu gibi çok hasretli lezzetleri vardır…
Bu kuruluş asrından sonra Bursa, sevdiği ve büyük işlerde o kadar yardım ettiği erkeği tarafından unutulmuş, boş sarayının odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye başlayan aklan seyrede ede ihtiyarlayan eski masal sultanlarına benzer. İlk önce Edirne’nin kendisine ortak olmasına, sonra İstanbul’un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağlamıştır.
Evliya Çelebi, Bursa çeşmelerinden bahsettikten sonra sözü, “Velhasıl Bursa sudan ibarettir.” diyerek bitirir. Canım Evliya!
Şimdi Bursa’da asıl zamanın yanı başında, bizim için ondan daha başka ve daha derin olarak mevcut olan ikinci zamanı yapan şeyin ne olduğunu öğrenmiş gibiyim. Bu ses ve onun etrafı kucaklayan, her dokunduğu şeyin özünü bir ebediyette tekrarlayan akisleri, bu mevsimlerin ve düşüncelerin ezeli aynası, zamanın üç çizgisini birden veren tılsımlı bir aynadır. Sanatın aynası da bundan başka bir şey değildir.
İstanbul
Asıl İstanbul, yani surlardan beride olan minareyle camilerin şehri, Beyoğlu, Boğaziçi, Üsküdar, Erenköy tarafları, Çekmeceler, Bentler, Adalar, bir şehrin içinde âdeta başka başka coğrafyalar gibi kendi güzellikleriyle bizde ayrı ayrı duygular uyandıran, hayalimize başka türlü yaşama şekilleri ilham eden peyzajlardır.
Her İstanbullu az çok şairdir; çünkü irade ve zekâsıyla yeni şekiller yaratmasa bile, büyüye çok benzeyen bir muhayyile oyunu içinde yaşar. Ve bu, tarihten gündelik hayata, aşktan sofraya kadar genişler.
“Teşrinler geldi, lüfer mevsimi başlayacak.” Yahut “Nisandayız, Boğaz sırtlarında erguvanlar açmıştır.” diye düşünmek, yaşadığımız anı efsaneleştirmeye yetişir. Eski İstanbullular bu masalın içinde ve sadece onunla yaşarlardı.
Bugün mahalle kalmadı. Yalnız şehrin şurasına burasına dağılmış, eski, fakir mahalleliler var. Birbirlerinin hatrını sormak, bir kahvelerini içmek, geçmiş zamanı beraberce anmak için zaman zaman gömüldükleri köşeden çıkan, bin türlü zahmete katlanarak semt semt dolaşan ihtiyar mahalleliler…
Bugünün mahallesi artık eskiden olduğu gibi her uzvu birbirine bağlı yaşayan topluluk değildir; sadece belediye teşkilatının bir cüzü olarak mevcuttur. Zaten mahallenin yerini yavaş yavaş alt kattaki üsttekinden habersiz, ölümüne, dirimine kayıtsız, küçük bir Babil gibi, her penceresinden ayn bir radyo merkezinin nağmesi taşan apartman aldı.
Beylerbeyi’nde, Emirgan’da, Kandilli veya İstinye’de günün her saati birbirinden ayrı şeylerdir. Beykoz, Çubuklu, ağaçlarının serin gölgesinde henüz son rüyalarını üstlerinden atmaya çalışırken Yeniköy ve Büyükdere gözlerinin ta içine batan güneşle erkenden uyanırlar. Kuzguncuk’ta sular, sahil boyunca, arasına tek tük sümbül karışmış bir menekşe tarlası gibi mahmur külçelenirken, ince bir sis tabakasının büyük zambaklar gibi kestiği İstanbul minareleri kendi hayallerinden daha beyaz bir aydınlığa benzer.

1. Eğil Dağlar Konusu
Milli mücadeledeki kahramanlar için yazılmış bir kitap.
2. Eğil Dağlar Özeti
Kitap İstiklâl Harb’inin, günü gününe yazılmış , en yakın tarihidir. Kitap bölümlerden oluşmakta ve her bölümde ayrı bir anektot anlatılmaktadır. Kitap yazıldığı yıllarda Milli Mücadele’nin inandırıcı bir desteği ve o yıllardaki Türk düşüncesinin bir zaferi olmuştur. Kitapta daha çok Türk Askeri’nden ve İstiklâl Harbi kahramanı Mustafa Kemal Paşa anlatılmaktadır. Eser 88 müstakil nesir ve on bin satırdan meydana gelmektedir. Kitabın adı ise bir asker türküsü olan şu mısralardan gelmektedir;
Eğil dağlar eğil, üstünden aşam
Yeni tâlim çıkmış varam alışam.
3. Eğil Dağlar Ana Fikri
Milletin yeniden var olmasını sağlayan İstiklâl Harbi kahramanları ve Atatürk’ün yaşadıkları kitabın ana fikrini oluşturmaktadır.
4. Kitabın Yazarı Hakkında Bilgi -Yahya Kemal Beyatlı
Eğil Dağlar’daki yazılar gün gün İstiklâl Harbi’nin nabzını tutmaktadır. Bazen batılı devletlerin tutumu, bazen Yunanlıların ve Yunan ordusunun durumu, bazen Ankara hükûmeti, bazen kamuoyunun konuya bakışı bu yazılarda ele alınmaktadır. Yahya Kemal’in İstiklâl Harbi yıllarında ne kadar isabetli düşüncelere sahip olduğunu gösteren bu yazıların, Millî Mücadele’nin lideri Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından kesilip saklandığı ve daha sonra Yahya Kemal’e gösterildiği artık bilinmektedir.

Ahmet Haşim, 1921′de nesir yazmaya başlamıştır. İlk nesirlerini topladığı Bize Göre ile Türk Edebiyatının ‘en orijinal üslupçusu’ olarak kabul edilmiştir. Ahmet Haşim’in derli toplu, bir konu etrafında şekillenen yazılarında zarif, ince, sanatlı, işlenmiş, nükteli, şiirsel bir dil dikkati çekmektedir. Bize Göre’de 42 fıkra bulunmaktadır.
Eserden Seçmeler
GARDEN BARDA KONUŞAN İKİ ADAM
- Şu ışıklar içinde görünüp kaybolan kadınlara bak! Ne derilerindeki beyazlık insan derisi beyazlığı, ne gözlerindeki siyahlık, insan gözü siyahlığı, ne dudaklarındaki kızıllık, insan dudağı kızıllığıdır. Tabiatın eserleri hiç de bu sahne yaratıkları kadar güzel değil! Kırmızı, sarı, yeşil, siyah boyalar, renksiz etleri, çipil gözleri, soluk dudakları değişikliğe uğratarak, harap uzviyetlerden birer gençlik ve güzellik mucizesi vücuda getirmiş. Kim diyor ki kadın şimdi, eskisi gibi, yüzünü sıkı örtüler altında saklamıyor? Ya boya örtüleri? Bunların altında hakiki çehreyi hiç görmek kabil mi? Boyalar olmasa bilmem kadın ne yapardı?
SİNEMA
Boş vaktim oldukça sinemaya giderim .Yumuşak bir karanlığa gömülmüş, makinenin hışırtısını dinleyerek, vücudumun değil, ruhumun bir çetin yol üzerinde mola verdiğini hissederim. Karanlık, ölümün bir parçasıdır, onun için dinlendiricidir. Büyük dinlenme, bir karanlık denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir?
Sinemanın diğer bir fazileti de olgun yaşın, kafatası içinde, bir deste deve dikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yerine, çocuk safdilliğini ve kolayca aldanış kabiliyetini koymasıdır. Rüya alemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan, döğüşen, düşen, kalkan şu ahmak şahısların tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy süvariliklerinden veya harikulade hırsızlık vak’alarmdan, başka türlü tat almak kabil olur muydu? İnsan saflığıyla beslenen sinema edebiyatı, henüz kıymetsiz yazarın işidir. Resmi, beyaz perde üzerinde kımıldayan şu rimel ile kirpiğin her teli bir ok gibi dikilmiş güzel kadının gözünden, damla damla akan sahte gözyaşları, zevkini ve aklıselimini şapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı, teessürden değil, ancak can sıkıntısından ağlatabilir.
Sinema, böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın munis bir sığmağıdır. Her zevkini kaybetmiş ruhu, çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta, basit musiki, tatlı bir ninni vazifesini görür. Ben, en güzel ve en dinlendirici uykularımı sinemanın, ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlığına borçluyum.
ŞEHİR HARİCİ
Üç dört seneden beri uzak çiftliğinde, anlar, inekler, keçiler ve tavuklardan müteşekkil dost bir hayvan çemberi ortasında yaşayan akıllı bir dostumu ziyarete gittim.
Şehirden tamamen uzaklaşan bu dostu, ilk bakışta, tanımak müşkül oldu: Saçları vahşi bir gelişme ile başını sarmış, rengi bakır kırmızılığı almış, dişleri uzamış, lehçesinde çetin sesler belirmişti. Alnında ne hüzünden, ne neşeden eser kalmamıştı. Tabiat, dostumu kendine benzetmiş ve onu bir kaya parçasına döndürmüştü.
Tabiatın insana yapacağı en büyük iyilik, şüphe yok ki vücudu böyle haşin bir zırh ve içindeki ruhu da böyle bir çelik külçesi hâline getirmektir. Şehirlerin san derisini kırların kızıl derisine değişmedikçe güneşin ve toprağın kardeşi olmak kabil mi?
Derler ki: Aynı ağaçların, aynı tepelerin ve aynı göklerin sonsuz bir tekrarından başka bir şey olmayan kır aleminin saadetleri, sırf şairane bir icat eseridir. Gerçekten, yaşamak hünerindeki aczi yüzünden, şehirde mesut olamayan şair, Oktruva sınırı dışında bir cennet var olabileceğini zannetmiş ve başkalarını da buna inandırmak için asırlardan beri manzum sözün telkin kudretinden yardım dilemiştir. Bu itibarla şairin kırı, olsa olsa kolay süt, ekmek, peynir ve bal temin eden bir çiftlik olabilir.
Fakat kır, hakiki kır, sert toprakla sert insanın boğuştuğu bir âlemdir.
LEYLEK
Senelerden beri leylek görmüyordum. Hatta bu kanatlı yaz seyyahlarının son senelerde İstanbul’a az rağbetleri herkesin dikkatini çekmişti. Sonradan öğrendik ki Mısırlılar, bilmem ne sebepten dolayı bu saygı değer kuşları arsenikti yemlerle öldürüyorlarmış.
Geçen gün sokakta, gölgeleri mor ve keskin yapan bir Afrika güneşi aydınlığında yürürken, birden damlar tarafından gelen bir leylek gagası takırtısıyla durdum. Senelerden beri hasret kaldığı dost sese kavuşan kulağım, âdeta mesut ağızların geniş tebessümüyle gerilmişti.
Leylek, yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır. Kırmızı gagasının takırtısı, ses hâline gelmiş bir sıcak temmuzdur. Bir baca üstünden ufka çizilen bir leylek şekli, muhayyileye neler hatırlatmaz: Maviliği içi bayıltan sonsuz, derin gökyüzü… Yeşil bir vadide gizlenmiş minareli, küçük, beyaz bir şehir… Yarasaların uçuştuğu, kavak ağaçlarının hafif hafif sallandığı yeşil bir akşam… Sıcak bir Asya gecesi: Damların yan duvarlarına dayanarak, gizli gizli konuşan ve doğacak bakır bir ayı bekleyen siyah zülüflü, kırmızı dudaklı, altın ve mercan gerdanlıklı kadınlar…Alçak bir gece semasına serpilmiş büyük yıldızlar… Bütün bu yıldızların içinde bir leyleğin düşünen gagası…
Muhakkak, leylek, ressam ve şairi birtakım karışık ve mevzun hayallere davet etmek üzere yaratılmış bir kuştur. İşte onun içindir ki maddeye tapan Mısır köylüsü, kendisine yaramayacak kadar güzel olan bu hayvanı öldürmek cesaretini kendinde buluyor.

Milli şair unvanı verilen Mehmet Emin Yurdakul2un Türk şiirinde açtığı çığırı Ahmet Hikmet Müftüoğlu Çağlayanlar’da hikayeleriyle devam ettirmiştir. Yazar, bu eserdeki hikayelerinde Türk destanlarından, tarihinden, faydalanmış; Trablus, Balkan, I. Dünya savaşlarında yaşanan olayları anlatmıştır. Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun 1922′de yayınlanan Çağlayanlar adlı kitabı 18 parçadan ibarettir. Milli edebiyatımız içinde uyandırdığı milliyetçilik duygularıyla çok önemli bir yere sahiptir. Çağlayanlar hikayelerindeki kahramanların isimleri şunlardır: Alparslan Masalı, Yarayı Kanatan, Üzümcü, Sümbül Kokusu, İnci, Yakarış, Bekir ile Tekir, Ayşe Kızla Vato, Maviş.
Çağlayanlar Kitabının Özeti
Sümbül Kokusu
Pazar günü, Budapeşte Darülfünunu Tabiiyyat şubesinde öğrenim gören Hüseyin Arif, Macaristan’ın dar sokaklarından birinin kasvetli, dar evlerinden birinde, gazete okumaktadır. Gazetede Çanakkale Savaşı’nın gidişatıyla ilgili pek çok haber vardır. İstanbul’un, Boğazlar’ın her yanının sarıldığı, ülkenin çok zor durumda olduğu yazmaktadır. Hüseyin Arif, memleketinin düştüğü bu durumdan dolayı büyük bir hüzün içindedir. Ülkenin cephane durumu çok eksiktir. (Çağlayanlar) Oysa düşman askerlerine her yandan yardım gelmektedir. Onların her türlü imkânı karşısında Türk askerinin yalnızca bir göğsü, bir de bazusu vardır. İstanbul; camileriyle, mavi denizi ve göğü, mezarlıkları, surları ile gözlerinin önüne gelmektedir. Ona göre, İstanbul’un hamalları Avrupa’nın lordlarından daha asildir. Kaldığı Macar topraklarındaki sokaklara göre İstanbul’un sokakları daha nurani, daha neşelidir. İçinden bir çığlık kopar. Allah’a, vatanımı düşmana çiğnetme, diye yalvarır.
Bu hüzün içinde, memleketine ait neyi varsa hepsini koklar. Sonra pencereyi açar. Ev sahibi dört gün önce bir sümbül vermiştir. Pencereyi açınca duyduğu sümbül kokusuyla irkilir. Sümbül saksısının üzerine kapanarak ağlamaya başlar. O sırada kapı vurulur. Gelen Mehmet Siyavuş’tur. Mehmet’e sümbülü derinden koklamasını söyler. Mehmet Siyavuş da irkilir. Çünkü sümbül, İstanbul kokmaktadır. Mart aylarında İstanbul’da işportalarda ‘bahariye kokuları ‘ diye satılan sümbül kokusunu hatırlarlar. İkisi de Ah vatan!’ derler. Vatanı kaybediyoruz.’ diye ağlamaya başlarlar. İki genç, bir şey yapmaları gerektiğine karar verir. Hüseyin Arif arkadaşına; ‘Yaşamak alçaklıktır. Çanakkale cephesinde ölmeliyiz.’ der. Birbirlerine sarılarak ikisi de vatan için savaşmaya karar verir. İki gün içinde eşyalarını satarlar. Pasaport işlemleri için gittiklerinde görevli onlara ‘Talebelerin askerlikleri ertelendi.’ dediğinde, onlar büyük bir huzurla ‘Biz gönüllü gidiyoruz.’ cevabını verirler.
Padişahım Alınız Menekşelerimi, Veriniz Gülümü
Samime Hanım, kanepede gazeteleri okumaktadır. Yanında Ayşecik vardır. Ayşecik, Samime Hanım’in hizmetçisidir. Samime Hanım’ın kocası, Ayşecik’in de babası ve nişanlısı Trablus cephesine gittiklerinden beri koca evde birbirlerine arkadaşlık etmektedirler. Ayşecik, bu eve akrabası olan Samime Hanımın kocası Tuğrul Bey’in babasından haber alabileceği ümidiyle gelmiştir. Fakat Tuğrul Bey de kısa zaman sonra cepheye gitmiştir.
Samime Hanım ile Ayşe iki dert ortağı olmuşlardır. Her ikisi de her gün Allah’a cephedeki yakınları için yalvarmakta, evde matem havası esip durmaktadır. Samime Hanım, Ayşe’ye kocasından, Ayşe de utanarak nişanlısından bahsetmekte; böylelikle avunmaktadırlar.
Ayşe, Samime Hanıma muharebeden bir haber olup olmadığını sorar. Samime Hanım, gazetedeki haberi okumaya başlar. Gazetede şunlar yazmaktadır:
‘On üç zırhlıya karşı bir asker’
‘Salı sabahı düşman zırhlılarından on üçü Trablus’un şark tarafında kalan Hamidiye İstihkamı’nı dövmeğe başlamışlardır. İstihkamda on bir neferle bir çavuş vardı. Neferlerin dokuzu bir müddet sonra şehid, ikisi mecruh olmuş ve sağ kalan Mehmed Çavuş isminde bir kahraman henüz parçalanmayan birkaç topla, dünyanın hiçbir muharebesinde işitilmemiş, hiçbir memleketin tarihinde görülmemiş bir inat ve metanetle tek başına düşmana mukabele etmiş ve nihayet tunç toplarla beraber o pulat vücut da başına yağan yüzlerce gülle altında parça parça olmuştur. Böyle emsalsiz erlere malik olan millet dünyanın en büyük milletidir.’
Gazetedeki haberi duyan Ayşe, haykırmaya ve ağlamaya başlar. Haberdeki Mehmet Çavuş babasıdır. Ayşe baygınlık geçirir. Samime Hanım, onu teskin etmeye çalışır. İkisi de abdestlerini alarak Allah’a secde ederler. Dakikalarca ağlayarak Allah’a dua ederler. Samime Hanım, Ayşe’ye yatmasını ve Allah’a nişanlısının yaşaması için dua etmesini söyler.
Ayşe rüyasında nişanlısı Tosun’u görür. Bir melek, onu Trablusgarb’a nişanlısının yanma götürür. Nişanlısının yanında babası da vardır. Babası, nişanlısını götürmesini, onun yerine de savaşacağını söyler ve gider. Ayşe, Tosun’a sarılarak ağlamaya başlar. Tosunla birlikte bir yere otururlar. Tosun, düşman kurşunu askerlerimizin bağrını delerken, buradan ayrılamayacağını söyler. Bu arada, Tosun’un her yerinden inciler akmaktadır. Ayşe incileri toplayıp padişaha vererek nişanlısının bedelini vereceğini düşünür ve sevinir. Tosun, düğmesini açtığında içinden mücevherler dökülmeye başlar. Tosun, ona: ‘Benim bedelim bu çöllerin bütün kumlarıdır. Ben bitmeyince Trablus, bitmez.’ der. Padişaha bir demet çiçek götürmesini söyler. Ona son söylediği cümle: ‘Gönlüm diyor ki ben şehid olmamışsam mutlaka çiçekleri padişaha vereceksin.’
Ayşe, sabah olunca hemen bahçeden çiçek toplar. Padişaha gidecektir. Dolmabahçe Sarayı’nın önünde elinde çiçeklerle duracak, padişah onu görünce Ayşe’yi yanına çağıracaktır. O da padişaha: ‘Alınız menekşelerimi, veriniz gülümü!’ diyecektir. Bu düşüncelerle evden çıkar. Yolda birkaç bölük asker görür. İçlerinde Tosun da vardır. Onu görünce gözleri kararır ve oracığa düşüverir. Ayşe aklanmıştır. Gördüğü asker Tosun değildir. Elindeki menekşeler de çamurun içine düşmüştür. O anda rüyada Tosun’un: ‘Ben şehid olmamışsam mutlaka çiçekleri padişaha vereceksin.’ dediğini hatırlar. Ağlayarak onun şehid olduğunu anlar.

2. Mektup’tan
Boğaziçi, yer yer, mesirelerini açıyor. Sefa günleri geldi. Baharın kalan kısmı, yaz başlangıcı ile birleşerek, ne pek terletici ne de üşütücü esen yellerle, o zarif girintinin kıyılarını ve tepelerini tazelikle kaplamış. İnsan, derhâl bir kayığa veya sandala atlayarak gün batarken tepeden tepeye aks eden renk oyunlarını, sahilden sahile vuran renkli dalgalan seyretmeye hevesleniyor. Bakış, her yanı dolaşıp durdukça, o daracık yerde toplanan benzersiz tabii güzelliklere hayran kaldıkça, zevk ve şenliğin buraları terk edeceğine inanamıyor. Bana kalırsa haliç, yalnız bir Sadabad’ıyla Şehir Mektupları gece, yıldızlı örtüsünü semburalara karşı övünemez. Göksu, manzaraca, ondan aşağı kalır mı? Akşamları süzüle süzüle vadiye sokulan sandallar, sağda solda dinlenerek gün batarken Küçüksu önüne çıktıkları zaman, suların coşkun akışındaki hüzünlü ilhamlar, Kâğıthane dönüşünde bulunur, görülür manzaralardan değildir. Gönül oralarda gecelemek, ertesi sabahı görmek istiyor. aya yayar yaymaz hatıra, yorulmuş zihinlere ferahlıktan ve şenlikten ibaret bir sevinç hissi geliyor, terlemiş alınlara rahat ve huzur verecek rüzgârlar temas ediyor”
17. Mektup’tan
Ben zaten, ümmetin oruçlularından olduğum için, Ramazan’dan pek rahatsız olmam. Bildiklerimden pek çok kişi de benim gibidir. Ne olacak? Günde beş kuruşa işkembe çorbasıyla, yarım baş suyuna salınmış söğüş ile beslenen mideler açlık elemine alışmış demektir. Fakat ne hâldesiniz? Burasını anlamak isterim. Acaba, evde mama dadıya bir parça bir şey saklatıp güzelce yedikten ve akşama kadar sürecek katlanma gücünün dozunu düşürmemek için birkaç bardak su içtikten sonra ele teşbih alarak mı çıkıyorsunuz? Dünyada bu riyacı tavrı yutmayanlardan biri de bizim Ayazağa mektupçusudur. Ha, göreyim seni! Deyin. Size, oruçsuz olup da kendisini halka niyetli gösteren ne kadar bey, efendi, ağa, hanım varsa hepsini birer birer seçip ayırır. Bu ustalığı ne şekilde edindiğini sorduğumda dedi ki:
- Bundan kolay bir şey yok. Bir kere çehresine bakarım: Eğer yazar çehreli ise oruçlu, direktör simasında ise oruçsuzdur. Çünkü bu ikiden biri senenin her gününde mutlaka aç, öteki muhakkak toktur.
30. Mektuptan
Çocukluk Hatıralarına Dair
Yer altında babam bıyığı! Nedir o, bil, diye küçük iken dadınız veya komşu Habibe Molla’nın söylediği bilmeceyi halletmek İçin ne kadar zahmet çektiğinizi hatırlıyor musunuz? Eski kadınlar, çocukların zihinlerini bilemek için bu gibi muammalara başvururlardı. Ah! Şimdi, o kadınlar nerede? Hele, o zeki çocuklar ne oldular? O çocuklar ki bilmece söylenir söylenmez kaşını çatarak, parmaklarına bakarak, birden bire:
- Pırasa, derler ve orada bulunanları fevkalade dehalarına hayran ederlerdi. Şimdi onların hepsi büyüdüler, bıyıklı, sakallı oldular, başka bilmecelerle uğraşıyorlar. Ah! Ah! İnsan, buna nasıl üzülmez? O zekâlar söndü de fitili kalmamış lambaya döndü. Hele yer altında kınalının havuç; yer üstünde babam başının lahana; kapısını örttüm güm dedi, içeriye girdim bum dedinin hamam; masal masal matı tas, kaynanamın başı daz, çukura düştü çıkamaz, pır pır eder uçamazın pire; gidi gidiver, şu gidiyi tutuver, ne tatlıca eti var, tutulmaya niyeti varın balık; ben giderim o gider, önümde tın tın ederin sakal; yer altında kazan kaynarın karınca; çat burada, çat kapı arkasındanın süpürge; ne yerdedir ne gökte, cümle alem içindenin ayna; sürdüm kustu, çektim küstünün kahve; bir küçücük fıçıcık, içindedir turşucuğun limon olduğunu bilenler yaşça hayli ilerlediler.
46. Mektuptan
Bayılırım. Hayalimden geçtikçe İçim titrer: Küçük bir oda, ufak bir soba, pufa yatak, yumuşak yorgan, içinde ben! Dışarıda lapa lapa kar. Ağzımın suyu akar. Hiç durma yorgana sarıl, yat! Denilen hava, dünyada ancak bu kadar şirin olur. Rüzgârın camları zıngırdatması, ninni gibi tesir eder. Sobanın çatırtısı gıdıklar. Fakat, mangaldan fırlayan “çıt”ı sevmem. Hani ya insan bazan dalar da mangalın kenarına çöker, garip garip düşünürken, mesela, alt dudağının sol bıyık ucuna doğru “çıt” diye bir şey yapışır, acı acı yalanır. Hoşuma gitmez. Böyle günlerde, biraz da midenin hoş edilmesi gibi şeyler de düşünülür. Ben böyle olsam başka şeyler de düşünürdüm a! Herkesin kalbi bir olmaz. Baba Yaver tarhana çorbasına, latif şiş kebabına, paça böreğine, saçlı sakallı yassı kadayıfla birlikte yenilmek üzere hurma tatlısına, tavuk suyuna, nohutlu pilava dayanamaz.

Biyosfer: Canlı yaşamına uygun ,okyanus derinlikleri ile atmosferin 10 000 m. yüksekliğine kadar olan tabakasıdır.
Ekosistem: Komünitelerle cansız (Abiyotik) çevre koşullarının karşılıklı etkileşimleri.
Biyotop: Canlıların yaşamlarını sürdürmek için uygun çevresel koşullara sahip coğrafi bölgedir.
Komünite: Belirli yaşam alanına uyumlu populasyonlar topluluğudur.
Populasyon: Belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur.
Habitat: Bir canlı türünün rahatça beslendiği,barındığı,ürediği yaşam alanına denir.
Niş: Yaşam alanında kalıtsal özellikleri ile ilgili gerçekleştirdiği yaşamının devamına yönelik faaliyetlerin tümüdür.
Flora: Belirli bir bölgeye adapte olmuş ,o bölgede yaşamını sürdüren bitki topluluğudur.
Fauna: Belirli bir bölgeye adapte olmuş ve o bölgede yaşamını sürdüren hayvan topluluğudur.

Genel Yapısı:
Bugün dünya gezegeninde ortamın her elemanın özel görevi vardır.Bu elemanlar görevlerini eksiksiz yerine getirdikleri için dünya ekosistemler topluğu haline gelmiştir.Ekosistemler canlılar tarafından kurulmuş yaşam ortamıdır.Ancak iklim tarafından kontrol edilir.Oysa ekosistemlerin kontrolü iklimden çok insanlar kontrol eder.İnsanlar besinlerini bitkilerden ve hayvanlardan sağlarken besinin sürekliliği için onları koruyup kontrol etmesini,kendi sağlığı için niteliklerini ve nüfusa göre de miktarını düzenli olarak artırmayı denemelidir.Bu taktirde insan organizmaların kesintisiz etkileşiminin ürünü olan kompleks bir sistem içerisinde yayılabilir. İşte böyle bir sisteme ekosistem denir.
Çevre açısından düşünüldüğünde insanın ekosistemdeki görevi eşsizdir. Ancak ekosistem çevre, her çevrenin ekosistem olmadığı unutulmamalıdır.İnsanın hiçbir davranışı doğal olmadığından doğal ortamlar onun müdahalesini asla doğal karşılamamıştır. İşte o yüzden gerçek çevre olan doğal ortamlarla çevre deyimi de ayrı kullanılmaya başlamıştır. İnsan,bir düzenleyici olarak davranması gerekirken çoğu kez tarih dersine çalışmadığı için sisteme telafisi güç zararlar vermiş ve hala da bunu fark ettiği söylenemez. Aslında insan ekosistemde gereksiz bir varlık değildir.Çünkü ekosistemler kompleks birer canlı olduklarından gelişmesi için fazla enerji kullanması şarttır. Ancak enerjinin kullanılabilmesi için sistemi tıkayacak şekilde birikmemesi gerekir.Yani enerji birikiminin önlenmesinin tek yolu tüketimdir.Görülüyor ki, ekosistemde özel yeri olan insan sistemdeki hayvanlar gibi davranamadığı için sistemin elemanı olarak görülmüyor ve çevre kirliliği denilen yeni bir araştırma konusunun ortaya çıkmasına neden oluyor.İnsanın açıkça ihtiyaç duyduğu bu ekosistemin doğası nedir? Bu soruyu cevaplamak için ekosistemlerin fonksiyonlarını idare eden prensiplerin neler olduğunu bilmek gerekir.Çünkü sistemin canlı ve cansız temel varlıkların karmaşık olmasına karşın kurdukları ilişkide sistemlidir.Olayın karmaşıklığı ortamdaki canlıların tür fazlalılığından ve beslenme zincirindeki kuralsızlıktan kaynaklanır.O halde genel kurulmuş düzene biyotik ve abiyotik varlıklar dersek birlikte kurdukları yaşayan organizmalar dünyasına BİYOSFER denir.
Biyosferin dengeli yaşam yerleri ekosistemlerdir. Fakat fonksiyonel olarak bu sayısız sistemler hakkında genel bir karar vermek için hepsinin tek tek araştırılması gerekir.Çünkü aralarında en az benzerlik kadar farklılıkta vardır. Zaten böyle olmasaydı biyosferin tamamı ekosistem olurdu.O nedenle ekologlar,sınırsız büyüklük ve karmaşıklık demek şeklinde hitap ederler.Biyosferde bu iki varlık yan yana, iç içe bağlanıp karışırlar ve de eşitlik ilkesine bağlı karşılıklı ilişki kurarak denge oluştururlar. Örneğin hayvanlar bitkilere CO2 verir. Bitkiler fotosentez yaparak onlara karşılığında O2 verir. Toprak bitkilere su verir.Bitkiler suyu kullanarak yaptıkları organik maddeleri organik atık olarak toprağa verir. Bunları her ikisinden de faydalanan hayvanlar,kendilerini ve bitkileri yiyerek hem doğanın enerji döngüsünün hızını artırır hem de üretim-tüketim dengesini sağlar.Bu örnekler biyosferde sayısız sistem ağlarından sadece bir tanesidir.
Bildiğimiz gibi biyosferin her yerinde iklim,toprak ve buna bağlı olarak da canlılık çeşitlilik gösterir. Canlıların çeşitliliği farklı ekolojik koşullara sahip habitat sayısına bağlıdır.Belli bir habitatta sınırlı canlı cemiyeti yaşadığı düşünülürse ekosistemlerin ne derecede çeşitli ve karmaşık olduğu anlaşılır. Bir okyanus, deniz, göl, akarsu, çöl, orman, çalılık, step(mera), kayalık, çayırlık… vs. her ortam mükemmel bir ekosistemdir. Bu ortamların ad olarak sayısını artırmak belki de güç olabilir.Enlem dereceler,yükseklik ve yine bunlardan kaynaklanan komşuların etkisini de göz önüne alırsak sistemler topluluğu olduğu anlaşılır. Örneğin bir ekosistemler topluluğudur.Çünkü en azından dağın dört tane yönü ve bir de zirvesi vardır. Dağın coğrafik yapısı engebeli olduğunda vadileri de katarsak yaklaşık on farklı yaşam ortamına sahip olduğu anlaşılır.
Ekosistemler belli ölçüde daima değişebilen bir yapı ve organizasyona bağlıdır.Burada sosyobiyolojide olduğu gibi bir dinanizm vardır. Dinanizmi canlıların üremeleri ve ölümleri,cansızlarda ise ayrışma olayları temsil eder. Böylece madde ve enerji akımı iki taraf arasında sürer.Akuatik ekosistemler biyosferin ¾’ünü kapsayan homojen ortamlardır.Buralar savunma açısından çok elverişli olmalarına rağmen biyolojik dinanizm bakından yetersizdir.Akuatik ekosistemler bu özelliklerden dolayı(homojen olması) komplekslik bakından zayıftır.Çünkü toplam akuatik sistemlerinde yaklaşık 50.000 bitki,yine yaklaşık 85.000 hayvan türü mevcuttur.Bu durumun temel nedeni areal (Yaşam ortamı) sürekliliği (tek dize habitat) şeklinde olmasıdır.Bu da farklı mikroklima çeşidine müsait değildir. Bu ise canlılarda türleşmeyi önleyen en önemli etkendir.Yani çok çeşitli ve sayısı fazla,izolasyonun yokluğu akuatik ortamlarda belirgin şekilde mikroklima yokluğuna neden olmuştur.Bu durum karasal radyasyondan yoksun olması nedeniyle çok geniş alanlarda aynı koşulların sürekliliğine neden olur.Her ne kadar Pasifik ve Atlantik okyanusları ayrılsa da her güneyden hem de kuzeyden bağlantılıdır.Bir ekosisteminden bir miktar çamurlu su alınırsa gözle görülen makro değerlerin yanında mikro varlıklar da incelendiğinde akuatik ekosistemler hakkında bilgi edinilebilir.Burası hem bitki hem de hayvansal organik ve inorganik maddelerden bir karışım olduğu görülür.Karışımın abiyotikleri su, Oksijen, Azot, Karbondioksit, Fosfat, Kalsiyum ve çeşitli tuzlar ile aminoasitler,humus asitleri ile daha bir çok organik ve inorganik maddeler ve bunları işleyen ayrıştırıcılardan oluştuğu anlaşılır.Çoğu durumda bunlar dip çamurunda sabitlenmiş durumdadır.Oysa sistemin geleceği için bunların serbest hale geçmesi şarttır. O halde en önemli varlık ayrıştırıcılar olmalıdır.Çünkü diğerlerinin eksikliğinde ekosistemin fakirliği söz konusudur. Oysa bunların olmaması halinde ekosistem olmaz.Numunenin alındığı göldeki yapıcı organizmalar sığ kesimde yaşayan köklü bitkiler ile algler ve fitoplanktonlardır.Bunlar güneş ışığının girdiği derinliklere kadar yayılırlar ve de köklü bitkilere göre daha fazla enerji biriktiriler.Alınan numunede tüketici organizmalarda belirlenmelidir. Çünkü önceden bildiğimiz beslenme ilişkilerine dayanarak bitkisel maddeler ve bunları organik atıkları üzerinden beslenen organizmalar olmalıdır.Deniz kestaneleri,su böcekleri ve birçok küçük balıklar gibi 1. dereceden tüketiciler buradan beslenir.1.derecede tüketiciler üzerinden beslenenlere de 2. dereceden tüketiciler.Bunların üzerinden beslenenlere ise 3. dereceden tüketiciler denir.Biyosferin farklı elemanları tarafından farklı,aynı elemanlar tarafından aynı,aynı elemanlar tarafından farklı,farklı elemanlar tarafından aynı ekosistemler kurulduğu için birbirine komşu olabilirler.fakat sınırları özeldir.Ancak çeşitli doğal olaylarla birbirlerinin etkiledikleri gibi barındırdıkları hayvanlarla da bu etkileşim sürer. Zaten biyosferde yukarıda belirtilen olay daima hep böyle sürüp gidiyor.Bu etkileşim sonucu ekosistemler de daima değişim söz konusudur. Ancak ekosistemlerdeki değişimin hızı ekosistemin dönemine ve de iklimin değişkenliğine göre değişebilir.Eğer klimaks devrede ise değişim hızlı,son dengede ise daha yavaş olur. Yani dengesi kurulmuş ekosistemin safhasında süksesyona yakın olanlar daha hızlı değişir.
Sonuç olarak biyosferde sayısız ekosistem vardır. Buna rağmen ekosistem elemanlarının sistematiği kolayca yapılmaktadır.Ekosistemlerin kendilerinin sistemiğin yapmak imkansızdır.Çünkü ekosistemlerin kurucusu ve en önemli dengeleyicilerinden birisi olan besin zincirinin belli bir modeli yoktur.Ayrıca bu kompleks sistemlerin hangi faktörlere göre düzenlendiği sükseksiyon başlangıcından bu döneme kadar kimlerin oraya katkıda bulunduğunu belirlemek mümkün değildir.

Yeryüzünde mevcut her canlı, mutlaka birbirleri ve çevrenin diğer etkileriyle birlikte yaşamak zorundadır. (Besin zinciri ve iklim) Işığın ulaşabildiği deniz tabanından 4 mevsim kar ve buz ile kaplı olmayan yüksek dağların zirvesine kadar her sahada yaşayan her canlı türü yukarıda belirtilen etkenlere bağımlıdır. Örneğin bir çam türü mutlaka bulunduğu habitattaki baştaki klimatik faktörler, toprak, flora ve fauna ile karşılıklı etkileşim halinde bir bütünlük oluşturarak varlığını sürdürebilir. Oysa bu çam ağacı orman zonunda bir araya geldiğinde hayat ilişkileri daha da kompleks hale gelir. Çünkü 200 ağacın birbirinden çok uzakta bireysel olarak yaşamasıyla, bir arada toplu bulunmaları arasında çok önemli adaptasyon farkları vardır. Çünkü güneşten alacağı ışığın şiddeti ve süresi, CO2 asimilasyonu, rüzgarla temas, zemin toprağının hareketi, ısınma şekli ve süresi, rutubet durumu ile kar tutma ve süresi gibi önemli etkenler değişiktir. O zaman bu koşullara uyabilen çeşitli bitki ve hayvan türleri bir araya gelecektir. Böylece toprağın besin durumu ve bu çamların beslenmesi tek tek yaşamasından çok daha farklı olacaktır. Demek ki canlıların tek başına yaşamlarıyla, toplu yaşamlarındaki ekolojik ilişkilerin amacı ve yöntemi çok farklı olduğundan bunların bilimsel araştırması çeşitli ekoloji dalları tarafından yapılmalıdır. Çünkü burada gittikçe karmaşık hale geçen organizasyon basamağı ve sistemler merdiveni oluşur. Ancak bunların tamamı biyosfer içinde olur. Zaten biyosfer:
Atomlar, Moleküller, Protoplazma, Hücre, Doku, Organ, Organ Sistemleri, Organizma, Populasyon ve toplumlar, Komünite ve biyomlar, Ekosistemler, Biyosfer(Ekosfer,çevre)
1) Ot (bireysel) Ekoloji:
Bir canlı cemiyeti ve onun çevresi hakkında bilgi edinmek için önce o cemiyetle yaşayan tüm türleri birey olarak iyi tanımak gerekir(vadinin ekolojisi,hayvanların biyolojisi,ovanın çevresi olur).Örneğin bir habitatta yaşayan belli bir cemiyetteki farklı türlerin bu küçük biyosfere karşı ne gibi tepkileri vardır(Bulunduğu ortamda iş yapmıyorsa orada yaşayamaz.Aldığından çok verenler bitkiler, alıpta hiç vermeyen insan,aldığı verdiğine eşit olan fil ve akbaba gibi canlılar)? Bunların gölge,güneş, toprak pH’sı,donma ve kuraklığa karşı davranışları nasıldır? Ne şekilde yayılıyorlar ve adaptasyon için mikroklimada hangi değişiklikleri yapıyor(İklime göre çiçek,yaprak ve meyve oluşum ilişkilerini düzenleyerek adaptasyonunu sağlıyor)? Ayrıca habitat içerisinde edinilen niş habitat açısından önemi nedir(Kökler rekabete girer,açık kalan yerlerde güneş bitkileri ve bu bitkileri yiyen böcekler yaşar)? Gibi bireyler hakkında bu şekilde ayrıntılı bilgiyi ortaya koyan bilim dalıdır. Örneğin bir habitata hakim olan türün belli aralıklarla 10 tane bireyin üzerinde yapılan ya anatomik ya fizyolojik araştırma sonuçu o habitatın geleceği hakkında kesin bilgiler verir.Diyelim ki hakim tür kızıl çamdır.Kızıl çamın 10 bireyi üzerinde her yıl hücre öz suyu yoğunluğu ölçülürse 10 yıl içerisinde elde edilen sonuç o ekosistemin tümünü ilgilendiren geleceği belirler. Ot ekoloji bir tür ile yapılan çalışmaları kapsamaktadır.Ot ekolojik çalışmalarda bireyin doğal ya da kültürel ortamlarıyla olan ilişkileri de ortaya konulur.Bunu için yapılacak tek şey ya farklı doğa kültürü yaşan aynı türlerin bireylerinde görülen (Antakya’da olduğu gibi parktaki ve ormandaki aynı türün farklı bireyleri üzerinde yapılacak çalışmalarda ortam anlaşılır) anatomik,f izyonomik (morfolojik), fizyolojik ve davranış farklılıklarının ortaya konulması yeterlidir.Çünkü ortamlar iklim,toprak koşulları ve töleransla ilişkileri farklı olduğu için,bu etkilere göre ekolojik ortama biyolojik dinanizm göstermelidir.Buna göre ot ekolojinin asıl konusu birey biyolojisi, yöntemi de bunların habitatlarındaki kontrol ve gözlemlerle elde edilen bilgilerin laboratuarda değerlendirilmesidir.
2) Sinekoloji:
Toplum ekolojisi olup buradaki toplum cemiyet kabul edilerek araştırılıyor.Cemiyet oluşumu çeşitli bitki türlerinin süksesyonu ile belli habitatlarda vejetasyonu meydana getirmesiyle başlar. Bilindiği gibi ortamlar sahip oldukları ekolojik koşulların farklılıkları nedeniyle çeşitlilik gösterir.O yüzden vejetasyon doğal olarak farklı yapı,faaliyet ve belli kurallara göre homojen olarak gruplara ayrılır. Hayvanlarda besin için bitkileri takip ettiği için kurulan cemiyet bölge,alan ve habitatların ekolojik koşullarına göre farklı olacaktır.Buradaki esas canlıların ekolojik istekleri değil o istekleri karşılayan ortamın ekolojik koşullarındır.Çünkü ekolojik istekler birbirinden farklı olduğu gibi bir çok değişik faktöre karşıda ekolojik istek vardır.Bazı türler 25oC sıcaklı yeterlidir.Bazı türler 25oC sıcaklı ile atmosferde %60’tan aşağı inmeyen bir nem gereklidir.Yine bazı türler bu ikisinin yanı sıra toprağın daima tarla kapasitesine sahip olmasını ve havanın rüzgarlı olmamasını ekleyerek 4 faktöre istek duyarlar.İşte yer yüzünde bu isteklerim doğrultusunda özelliğe sahip ortamların sayısı oldukça azdır.O nedenle canlılar kendi isteklerinde taviz vererek adaptasyon sağlamalıdır(tölerans).Ancak her canlının töleransı farklı olup farklı yerlere yerleşecekleri için habitat çeşitliliğinin artmasına neden olur.Sinekoloji içinde beklide en güç olay farklı cemiyetleri aynı yerde ve aynı cemiyetlerin farklı yerde görmektir.
Ortamlar hiçbir zaman birbirinin aynısı olmayıp benzer veya çok benzer olabilir.Ekolojik koşullarda en küçük bir değişiklik cemiyetin farklılığına neden olabilir.Sinekoloji cemiyetlerdeki hem canlıların çevreyle olan ilişkilerini hem de kendi aralarındaki ilişkileri incelediği için buradaki canlıların ekolojik istekleri,tölerans ve rekabet güçlerini ortaya koymayı amaçlamıştır.Buradaki sonucun her bakımdan türler arasında benzer olacağı ancak benzerlik derecelerinin değişebileceği beklenen sonuçtur. Çünkü ortam koşullarının etkileri de tüm türler üzerinde aynı derecede olmalıdır.Fakat etkileme dereceleri farklı olabilir.Örneğin ortam suyunun ve toprağının özellikleri,bunlara etki edenler ve etki şekilleri,ortamdaki değişimlerin tüm bireylere yansıması durumları,ortama gelen ışık enerjisi ile ortamda ısıya dönüşen bu enerjinin eşit ya da eşitsizliği ve türleri etkileme dereceleri ışığın,sıcaklığın,rüzgarın toprak ya da su örneklerinin analizinden elde edilen faktörleri,türleri topluca etkileme dereceleri,kısaca toplumun yapı ve özelliklerini bir arada inceler.Sinekolojinin asıl konusu da kommunite ve ekosistemlerdir.Fakat yukarıda sayıldığı yöntemi çok yönlüdür.
3) Populasyon Ekolojisi:
Her ne kadarda sinekolojinin bir dalı gibi görünsede sinekolojiekosistem ve komminiteleri topluca ele alır.Populasyonlarda bu büyük yaşam ortamının üyesi olduğu için ayırmadan birlikte ele alır.Örneğin bir ormandaki Sinüzyaların(yosun-mantar-yarıçalı-çalı-ağaç katmanlarından her birine verilen isimdir)her biri populasyondur.Bir karınca cemiyeti ve arı kovanındaki bireylerin tümüde aynı şekilde bir populasyondur.Fakat bunlar çok özel yapılı olmalarına rağmen ekosistemin tamamıyla ele alınır.Oysa Populasyon ekolojisi özel olarak Populasyon cemiyetinin yapısını,gelişimini,nüfus artışının hızını,cemiyetin erkeğini kızını,değişimini,davranışını ve bunları etkileyen çevre koşullarını inceler. Populasyon ekolojisinin asıl konusu da habitat ve niş çalışmaları ile istatistiksel yöntemdir.Sonuç olarak ekolojik araştırmalar otekolojide aynı ya da farklı ortam koşullarının bir türün bireylerine tek tek etkisini, Populasyon ekolojisinde aynı ya da farklı ortam koşullarının bir türün tüm bireylerine etkisini, Sinekolojide aynı ya da farklı ortam koşularını çeşitli türlerden cemiyetin tümüne etkisini inceler.

Canlıların çevreyle ve birbiriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır.Çevre ise bir canlının yaşaması ve neslini sürdürebilmesi için uygun ortamdır.Yandaki şekle baktığımız zaman canlının metabolizma iklimden ağır
gelirse canlı adapte olmuş anlamına gelir.Eğer tam tersi gerçekleşirse bu sefer seleksiyon olur. Bireysel baktığımız zaman canlı yaşlandığı için daima iklim galip gelecektir.Tüm canlılar ortamın müşterek etkisi altında belli bir yaşam düzeyi kurarlar.Ancak bu düzenin sürekliliği canlıların ortam arasındaki enerji alış verişindeki dengeye bağlıdır. Yeryüzünün biyosfer kısmı,enlem dereceleri,topografya ve komşu ekosistemlerin etkisiyle sayısız farklı koşullara sahip ortamlar içermektedir:
• Yeryüzünün biyosfer kısmı demek yer yüzünün üst katlara doğru olan atmosfer katlarında bulunan kısmıdır (Hava Canlıların solunumuna uygun gaz karışımı ihtiva eder.).
• Enlem dereceleri,ekvatordan uzaklaştıkça iklimde hareketlenme ve biyosfer sınırında azalma olur. Böylece enlem dereceleri uzun mesafelerde daha belirgin iklim değişikliklerine neden olur.
• Topografya,arazini morfolojik yapısı olarak tanımlanır.
• Komşu ekosistemler:Örneğin Antakya Samandağ’ından gelen nemli hava ile Suriye’den gelen çöl havasının etkisi altındadır.
NOT1: Ekolojik dengeyi en çok etkileyen pasif yayılmadır.Çünkü gittikleri yerde başarısız olsalar bile oradaki toprak için organik madde kaynağı olurlar.
NOT2: Canlılar besin ve iklim faktörlerinden en çok iklim ağır basar
NOT3: Canlılar bir ortama giderek konut (eukos) edinir.En iyi ortam ise ekosistemdir.
Yaşam ortamlarının kurulabilmesi için:
1) Ortamın mevcut koşulları ve canlıların etkinlikleri
a) Canlıların yayılma yeteneği: (Yanardağ örneğinde olduğu gibi yanardağ tüm adayı yok eder.Buna rağmen bir süre sonra bitkiler tekrar büyür.Kuşlar göç eder ve yerleşip ortam yaparlar.Yani tüm canlılar bir yolunu bulup yayılmayı başarırlar.)
b) Canlıların ekolojik istekleri: (Yıl 12 ay ve de 4 mevsim var.İlk anda yerleştiği zaman iklim uygun olabilir.Fakat canlı için olumsuz koşullarda yaşanabilir.Yani her canlının kendine göre bir ekolojik isteği vardır.Kutup ayısı kutuplarda yaşar.Ekvatora getirdiğimizde ise ölür.Ekvatorda yaşayan bir canlıda kutuplarda ölür.)
c) Ortamın ekolojik koşulları: (Canlı ani değişimlere karşı dayanıklı olmalı.d maddesiyle alakalı)
d) Canlıların töleransı: (Doğanın bir kanunudur ki o ekolojik tölerası yüksek olan canlı nesiller boyu canlılığını sürdürür.)
e) Canlıların rekabet güçlülüğü: (Canlılar yaşadıkları habitatta diğer canlılarla daima rekabet halindedir.Yani güçlü olan daima yaşar.Rekabet yoksa orada daima bir denge vardır.)
2) Canlıların coğrafik ya da lokal dağılışları:
Not: Çevre,canlıların yaşayabildiği ortamdır.Çevre müsaade ederse yaşam oluşur.
Ekolojik benzerlikleri aynı olan canlılar makroklimatik bölgelere yerleşir.Sıcaklık değişimine toleransı az olan canlılar makroklimatik bölgenin mikroklimatik yerlerinde lokal dağılış yaparlar.Bu mikroklimalar makroklimaların olumsuz etkilerini en aza indirir.
3) Canlıların yayıldığı ortamdaki varlığı, miktarı ve dinanizminde görülen değişimler:
Canlıların yayılışı aktif ve pasif olmak üzere iki çeşittir.Dinanizmde daima değişme gözlenir.Dinanizm değiştikçe canlının töleransına göre yani metabolizmasından taviz vererek canlılığına devam eder.(Töleransı çok olan canlı rekabete az girer.Oysa töleransı az olan hayatta kalabilmek için rekabete girer.
4) Biyosferdeki cemiyetler arasındaki spesifik ilişkiler:
Biyosfer ekosistemler topluluğudur.Çünkü canlıların ekolojik istekleri farklıdır.Ekolojik istek ise önce sıcaklığa sonrada besine bağlıdır. Sıcaklık olmayınca besin yakılamıyor ve de fizyolojik açlık yaşanıyor.
5) Canlıların ortamlarına olan adaptasyonu:
Bu iki şekilde yapılmakatadır.canlı önce kendi morfolojisini değiştirir sonra da fizyolojik değişiklik yapar.Morfolojik olarak ilk yaptığı iş kutikulanın kalınlığını değiştirmek;sonra ise mum tabakası,stoma sayısı,tüy,su varsa suyu depolama ve en son olarak da en büyük töleransını kullanarak boyda kısaltma yapar.Buraya kadar olanları otsu bitkiler içindir.Odunsu bitkiler boy kısalması yerine hücre öz suyunu soğuksa katılaştırır,sıcaksa iyi akışkan hale getirir.
6) Ortamın doğal koşullarına göre canlıların davranışı,uyumsal sorunlar ve yetenekleri:
Bu konu için atmosfer olayları çok önem taşımaktadır.Hava olaylarına karşı canlılar kendilerini nasıl ayarlayacağını bilmektedir.Bunu nedeni ise havdaki manyetik dalgalanmalardır.
7) Ekosistemlerdeki populasyonların dinamiği:
ileriye doğru gelişimler daima dinanizmdir.Populasyonlar ise ekosistemlerin parçalarıdır.
8) Biyosferdeki ekosistemler ve genel biyosönoz (Flora + Fauna):
Biyosferi insan olarak kabul edersek ekosistemler insanın hücreleri olarak tanımlayabiliriz.Bir bölgede yaşan bitki türlerinin sayısına flora,bu türlerden birinde yaşayan hayvan türlerinin sayısına ise fauna ismi verilmektedir.
9) Doğanın genel madde ve enerji alış verişinin durumu:
Doğanın her zaman aynı enerjiyi verebilmesi için canlılarla iyi beslenmelidir.İklimdeki olumsuzluklar canlıları öldürmekte ve de bunlar doğanın beslenmesi için gerekli kimyasalları içermektedir.
10) Doğada ortaya çıkan çevre sorunları ve nedenleri:
Sorunu insan yaratır.
Gibi önemli konular ekolojinin araştırma alnına dahildir. Çünkü ekoloji mevcudiyet koşullarını bilimi olup,olayları nedenleriyle ortaya koyar.
Yukarıdaki biyosfer basamaklarını diğer bilim dalarlıda araştırır.Çünkü her basamakta birden çok bilim dalını ilgilendiren konular vardır.Ancak her bilim bu faktörleri kendi yönünden ele alır. Örneğin yaşam ortamında en önemli etken güneş ve ışıktır.Çünkü genel bir etkiye sahiptir.Böylece her şeyden önce ortamın ısınmasına bağlıdır.Oysa aynı ışık bitki fizyolojisi için ayrı, fizik için ayrı, hayvanlar için ayrı bir anlama gelmektedir.
Ekolojide temel birim ekosistemdir. Ekosistemler dünyada tüm canlıları ve cansızları içerdiğine göre ekoloji diğer bilimleri de kapsar.Ama önce onlara yön verir sonrada faydalanır(canlıların rejenere olmasının doğadaki karşılığı tampondur).Böylece başta biyoloji olmak üzere tüm bilimlerin felsefesi olan ekoloji tam bir ahlak bilimidir.Çünkü ekonomiyle aynı kökten gelen eko- kelimesi canlılar arasındaki olumlu ilişkilerin sınırlarını da çizmektedir.Ekolojiyi ilk tanımlayan Alman Biyolog Ernst Haeckel ekolojiyi doğanın ekonomisini inceleyen bilim dalı olarak tanımlamıştır.Çünkü ekosistem dengesi hiç bozulmayan bir dengedir.Ancak tüm ortamlarda dengenin bozulmaması için ekonomik kullanılması zorunludur.Yani doğru davranış için gerekli icraat olan yaşadığı ortamda ürettiği kadar tüketmek ve ürettiğinden fazla ürememek şeklindeki ahlakî davranışa riayet etmelidir.Böyle olduğunda populasyonun sosyobiyolojik kavramınada ters düşmez.
Görülüyor ki ekolojik araştırmaların ağırlığını biyolojik veriler oluşturuyor.Çünkü ekosistemler canlılar tarafından kurulmuş denge ortamıdır.Buradaki canlı-çevre ilişkilerine ekonomi en önemli faktör durumundadır.Ekonomi üretimin düşmesi ve mevcudu kullanmasındaki hızın aynı paralelliği göstermemesi üzerine gündeme gelmiştir.Bir ekolog ekolojiyi “toplumlar bilimi veya yaşam birlikleri bilimi,, şeklinde tanımlarken bir başkası “hayvanların ekonomisi ve sosyolojisi ile uğraşan bilimsel doğa tarihi,, şeklinde tanımlar.Aslında ekolojide ekonominin ilk defa gündeme gelmesine neden olan insan değildir.Bazen diğer canlılarında ekosistemi israf ettikleri dönemlerde vardır.Özellikle birkaç yıl optimum süren iklim koşulları,bilhassa yağışlar birden bire kuraklığa geçince optimum dönemde olan nüfusa yeterli besini sağlayamadığı zaman sıkıntı görülür.Ancak bu durum hayvanların yanlış düşünmelerinden değil düşünememelerinden kaynaklanır.Asıl sıkıntı insan faktöründen kaynaklanan kıtlık döneminden kaynaklanır.Çünkü insanın ekosistemi tahribi hem sürekli hem de besin-birey ilişkisini doğanın düzenlemesine izin vermemektedir.Bu da doğanın tampon gücünün çalışmasına asla müsaade etmemektedir.
Ekosistemlerin boyutları verimine(prodüktivite),verimine önce içerdiği canlı türüne,dolayısıyla sayısına göre değişirken;bunlarda ortamın ekolojik koşullarına göre değişir.Çünkü ekosistemdeki madde akışı ve enerji döngüsünü sağlayan bunlardır.Görülüyor ki kaynaklardaki artış ve fiziksel çevreye endekslidir.Ancak insan hariç diğer canlılardaki kontrolsüz nüfus artışı uzun dönemde ekosisteme daima yararlıdır.Çünkü talep-arz dengesi bozulunca sitemdeki enerji döngüsü yeterli olmaz.Bu kez zayıflar selekte olarak organik madde şeklinde fiziksel ortama tekrar iade edilir.Böylece ekosistemde besin kadar birey dengesinin yeniden kurulmasına olanak sağladığı için en önemli katkıyı yapmış sayılır.Bu döngü habitatın daha da zenginleşerek ileride barınacak nüfusun artmasına neden olacaktır.İşte habitatların kazanç ve kaybının(girdi-çıktı) oranına göre ortamlara yerleşen canlılar bu ortamların genel faktörlerinin müşterek etkisi altında yaşam düzeni kurarlar.Ancak yaşam düzeninin kurulması ve devamlılığı;ortam koşullarının her hangi bir canlının isteğine uygun olmasına,değişen koşullara karşı değişebilmesine ve diğer canlılarla uyumlu ilişkisine bağlıdır.Bir ekosistemin ya da her hangi bir ortamın bitki ve hayvanlar arasındaki tüm ilişkile habitat,niş ve besin zinciri paylaşımı olup belli bir sürede mutlaka dengeye ulaşacaktır.Denge ve dengeyi kuran tek etken rekabettir.Habitat,ekolojik koşulları ve canlı sistemi Tüm faktörleri ile kendine özel olan sınırları belli ekosistemlerdir(Habitat geneldir).Her ekosistemin bir büyüklüğü vardır.Büyüklüğün sınırlarını tayin eden önce fiziksel ortamın ekolojik koşulları sonrada canlıların ekolojik istekleridir.Böylece besin zincirinin ilk halkaları olan bitkiler ortama yerleşir.Buradaki tüm yerleşmiş canlılar buranın tüm ekolojik koşullarını kaybetmiş ve her biri kendine bir yer edinmiştir. İşte beslenme,üreme ve barınma gibi biyolojik ihtiyaçların karşılandığı,bu sınırları belli olan ortamdaki özel yerine niş denir.Buna göre aynı ekolojik koşulları taşıyan sınırları belli olan bu ekosisteme habitat bitkilerin kökleriyle bağlandığı habitat kısmı ve hayvanların yapmış olduğu yuvalar niştir.Niş edinme tüm canlılarda öncelikle habitattın iklim koşulları sonrada bitkilerde kök ve ışık rekabetiyle,hayvanlarda da av sayısına göre belirlenir.Eğer bu düzen kurulmazsa ortam ekosistem olmaz.Ama yinede bir çevredir.Çünkü çevrenin enerjiye ihtiyacı olmayabilir.Fakat ekosistem çarkı enerji ile dönen bir sistem çarkıdır.O halde her ekosistem bir çevre,her çevre bir ekosistem değildir.
Ekosistemlerle çevre daima etkileşim halinde olmasına rağmen,genelde ekosistemler çevrenin etkisi altındadır(Çevreyi iklim etkiler-Dünya’nın %20’si ekosistemdir).Ayrıca gezegenler arasındaki çekim kuvvetleri de önemli derecede manyetik enerji oluşturarak çeşitli tıbbî ekolojik olaylara yol açmaktadır.Çünkü bu olaylar hava yoluyla meydana geldiği için bazen ekosistemleri de etkisi altına alan belli ölçülerde insan dahil bütün canlılar üzerinde fizyolojik,anatomik,morfolojik ve patolojik gibi önemli derecede biyolojik baskılar yaratmaktadır.Örneğin,muhtelif özellikteki hava kütlelerinin etkisiyle zihni durgunluk(manyetik dalgalanma),atalet(yorgunluk) hissi,migren,el ve ayak şişmeleri,kapillar rezistans değişimi,sıkıntı ve sinirlilik halleri,yara yeri sızlaması,infaktüs vakalarının frekansı,romatizmal hastalıkların şiddeti,astım,aşırı güneşe ve neme doymuş havanın etkisi,fön karakterindeki rüzgarların yol açtığı ruhi bunalım,belli meteorolojik koşullara göre oluşan sisin etkisi oldukça büyüktür.Yine hızla yükselmenin ve alçalmanın önemli fizyolojik sonuçları vardır.
Büyük bölümü iklimsel olmak üzere atmosferin bu değişken olaylarına karşı canlılarda da uyum yönünde çeşitli değişmeler olur.Uyumsal değişiklerin tümü metabolizma yoluyla gerçekleşir. Örneğin,bitkilerde hücre öz suyu yoğunluğu tamamen başta sıcaklık olmak üzere iklime bağlıdır(Soğuk bölgelerde hücre öz suyu yoğun korteks ince,sıcak bitkilerde tam tersi)İletim borularının faaliyeti yapraklanma ve çiçeklenme döneminin gecikmelerinin ve dökülme zamanındaki değişiklikler(İklimdeki dalgalanmalar),renk maddesindeki düzensizlik ve parazitlere karşı dirençsizlik gibi önemli biyolojik yetersizlikler olmaktadır.Çünkü bunlar tamamen ekolojik tölerans sınırları içerisinde meydana geldiği için metabolik taviz bu olaylara karşı dezavantajdır(Ama bu tavizi verecek metabolizma var ya da yoktur.Tepki türe göre değişir).Bitkiler düşük metabolizma ile uyumlu olacak şekilde uzun süreli ekstrem koşullarda yaprakların azalması(odunsu bitkilerde tomurcuk var otsularda yok), küçülmesi (Uzun dönemde tomurcuklardaki besinlerin azalması),üzerilerinin kütinleşmesi ve tüylenmesi,köklerin mantarla kaplanması gibi olaylar morfolojik düzenlemeye gidebilirler.Hayvanlar ise yuva yapma,yuvalarının yerini değiştirme,beslenme ritmini değiştirme değişik davranışlar olarak gösterilebilir.Ancak hava olaylarını durumuna göre bazı kuşlarda, özellikle yağmur ve doludan önce telaşlı uçma veya yuvalarına zamansız gelme gibi iç güdüsel davranışlar gözlemlenir.
NOT: Ekosistemler çevrenin ve iklim olaylarını baskısı altındadır.İklim ve su canlıları direkt olarak etkilemektedir.—Bitki yapraklarını oluşturduğu zaman kısa zamanlı adaptasyonu kloroplastları çoğaltır ya da azaltır.
Bilhassa belli meteorolojik olaylardan bitkilerin etkilemesi daha belirgindir.Bitkilerin habitat ve nişi sabittir.Dünyada bütün canlılar ekolojik tolerans kullanır.Toleransın amacı aynı olmasına rağmen yeri,zamanı ve biyolojik yönü farklı olabilir.Fakat her durumda metabolik taviz olduğuna göre her canlının da bu doğrultuda habitat ve niş seçme zorunluluğu vardır.Örneğin toleransı en düşük olan endemikler (rekabeti yüksek) olup belli mikroklimaların dışarısına çıkamazlar.Bu durum belki de bitki ve hayvanlardan çok mikrobiyal canlılarda görülür.Örneğin Vibrio cholerae virüsü sadece Hindistan’da 500 m rakımın altıdaki sıcak ve yağışlı bataklıklarda bulunur.Yine kuduz virüsü ve burusellanın Kuzeydoğu Anadolu Bölgesinde bulunmayışı gibi ekolojik koşulların değişimini tolare edemeyecek ortamlarda yayılamazlar.

Efsaneye göre Denizlerin efendisi olan Poseidon, Çanakkale Boğazı’nı karaların arasına girerek ve toprakları ikiye bölerek açmıştı.
Yunanistan’ın Thebai kentinin kralı Anthamas ile güzel karısı Nephele’nin Phriksos adında bir erkek ve Helle adında bir kız çocuğu vardı. Ancak kral bir süre sonra karısından bıkarak ikinci bir kadınla evlenir. Anthamas’ın ilk karısını ve çocuklarını kıskanan kadın kahinleri etkileyerek, O sırada sürmekte olan kıtlığın giderilmesi için iki çocuğun kurban edilmesi gerektiğini söyletir. Kurban töreni sırasında Nephele (kelime anlamı bulut) ikisini de bir buluta sararak kaçırır.Çocukları kanatlı ve altın bir posta bindirerek Karadeniz’e yollar. Ancak Çanakkale Boğazı’nı geçerlerken büyük bir fırtına kopar ve Helle denize düşerek boğulur. Ondan sonra da buraya Helle’nin denizi anlamına gelen Hellespontos adı verilir. Herodot tarihinde Helle’nin mezarının Kardiya (Bolayır)’da olduğu belirtilmektedir. Phriksos Karadeniz’de Kolktis’e (Gürcistan) vardıktan sonra koçu Zeus’a kurban eder.
Dardanel Boğazı’nın efsanesi ise şöyledir; Okeanos’la Tethy’in venmelerinden Elektra adlı güzel bir kız doğmuştur. Kıza aşık olan Zeus, Elektra’yla zorla sevişir ve Elektra Dardonos adında bir erkek çocuk doğurur. Daha sonra Çanakkale’ye gelen Dardanos kralın kızıyla evlenerek Dardania adlı bir kent kurar. Çanakkale Boğazı’nın adı da Dardanos’tan Dardanel olur.
Dardanos’un oğlu Tros, bu bölgeye Troad, halkına da Troyalı adını verir. Onun oğlu İlus da kente kenti adını koyar ve kent ondan sonra İlium olarak tanınır.
Hera, Zeus’un diğer sevgilileri gibi Elektra’nın da farkına varmış, Elektra’dan doğacak Zeus soyunu lanetlemiştir. Gerçekten de bu lanet tutar ve Troya yerle bir olur.
Çanakkale ile ilgili bir başka efsane de Hero ile Leandros öyküsüdür. Bir zamanlar Çanakkale’nin Anadolu kıyısında, Nara kıyısında Abydos olarak anılan çok eski bir kent varmış. Abydos’un karşı kıyısında, Trakya tarafında Miletoslular tarafından kurulan Sestos adında bir kent daha varmış. Bu iki kent arası Boğaz’ın en dar yeriymiş. Sestos’ta Aphrodite’nin ölen sevgilisi Adonis için her yıl şenlikler düzenlenirmiş.Bu törenlerden biri sırasında Abydos kralının oğlu Leandros, Aphrodite’nin rahibesi Sestoslu güzel Hero’ya aşık olmuş.Ancak nevar ki Hero da ona aşık olmasına rağmen rahibe olduğu için evlenmemişler.Bu iki sevgilinin birbirlerini görmelerini engelleyemiş.Leandros her gece Marmara’nın bembeyaz köpükleri üzerine binerek karşı kıyıya, sevglisini görmeye gidermiş. Efsaneye göre Hero da her gece bir kuleye çıkarak, elinde tuttuğu meşaleyle, denizde yüzmekte olduğu sevgiisine yol gösterirmiş. Hero zaman zaman çok korkmasına rağmen ona gelme diyemez, en azgın fırtınalarda bile meşaleyi yanına çağırırmış. Bir gece denizde korkunç bir fırtına patlamış ve Hero’nun meşalesini söndürmüştü. Yolun yarısındayken ışık sönünce nereye yüzeceğini bilemeyen Leandros sonunda dalgalara yenik düşüp boğuldu. Cesedi sabahleyin Sestos kıyılarına vurdu. Hero da sevgilisinin ölüsünü görünce kendisini kuleden atarak canına kıydı.

Amazonlar, inanışa göre yalnızca bir mitos, uydurulmuş bir efsane değildir. Amazonlar, Fatsa yada Ordu’dan Karadeniz’e dökülen Thermedon ırmağının yakınlarında yaşayan savaşçı kadınlardır. Başkentleri Themiskyra kentiydi.
Amazonlar, Anadolu yarımadasında büyük bir öneme sahipti. Hem tarihçiler hem de mitos yazarları İzmir’in, Efes’in, Sinop’un ve daha pek çok kıyı kentinin Amazonlar tarafından kurulduğunu söylerler. Platon ve Sokrates Anadolu’da yaşayan bu çok kuvvetli ve cesur kadınların sık sık Yunanistan’a akın ettiklerinden bahseder.
Mitolojiye göre Amazonlar savaş tanrısı Ares’le Harmonia (yada Aphrodite)’nın kızlarıdır. Tasvirlerde çok iyi ok, yay, kargı ve mızrak, iki ağızlı balta (Labrys) kullandıkları ve at sırtında savaştıkları görülmektedir.
Amazon sözcüğünün eski bir Anadolu diline ait olduğu söylenir. Bazı bilginlere göre A-mazon=Memesiz anlamına gelir. Yaylarını daha rahat çekebilmek için sağ göğüslerini kestikleri ve bundan dolayı kendilerine Amazon adı verildiği ileri sürülür. Oysa en erken tarihlerden itibaren yapılmış olan tasvirlerin çoğunda Amazonlar’ın göğüslerinin ikisi de görülür. Başka bir görüşe göre Amazon’un A’sı şiddet ve güç anlamına gelir, mazon ise göğüs demektir. Sözcük bu kez memesiz değil, tam tersi geniş ve kuvvetli göğüslü demektir. Bir diğer görüşe göre Amazon kelimesindeki “A”, Türkçe’deki-maz-eki gibi olumsuzluk getiren bir takıdır. “Mazo” ise dokunulmaz demektir. Bu görüşe göre Amazon bir erkek tarafından dokunulmaz olan kadın demektir. Pek çok Amazon kadınının mitolojideki kahramanlarla ilişkisi olmuştur; Hippolyte’nin Herakles, Antiope’nin Theseus, Penthesileia’nın Akhilleus efsanelerinde adları geçer. Bir diğer görüşe göre ise eski Kafkas dilinde”Maza” ay demektir. Amazonlar’ın hem ay tanrıçasına hem de önce Kybele sonra da Efes Artemisi’ne taptıkları için Amazonlara bu ad verilmiştir.
Amazonlar savaşta tutsak ettikleri erkeklerle birlikte olup daha sonra onları öldürmeyi adet edinmişlerdir. Bazen de komşu ülkelerle bir anlaşma yapıp komşu ülke erkekleri ile özellikle ilkbaharda birlikte olmuşlar, doğan çocukların kız olanlarını alıp, erkek çocukları onlara vermişlerdir.

Tufan, yani insanlığın bir felaketle yokedilmesini işleyen mitos İlkçağ’da Doğu Akdeniz çevresi uygarlıklarının mitolojilerinde önemli bir yer tutar. Ancak Yunan mitolojisinde küçük bir öykü dışında insanlığın yokedilmesi motifiyle pek karşılaşılmaz. Bu öyküye göre Zeus giderek daha isyankar ve günahkar olan insanları bir tufanla yoketmeye karar verir. Su ile gelen bu tufandan yalnızca Prometheus’un oğlu Deukalion ile karısı (yeryüzündeki ilk kadın olan Pandora’nın kızı) Pyrrha kurtulur. Geleceği gören Prometheus oğluna bu olayı haber vererek bir tekne yapmasını öğütlemiştir. Tufan 9 gün, 9 gece sürmüş ve tekne sonunda Parnassos Dağı’na çıkmıştır. Bundan sonra karı koca Zeus’tan yeni insanlar yaratmasını dilerler. Zeus da toprağın üzerindeki taşları toplayarak arkaya atmalarını söyler. Böylece Deukalion’un attığı taşlardan erkekler, Pyrrha’nın attıklarından kadınlar olmak üzere yeni bir insan soyu türedi.

Herakles’in ataları arasında yeralan Argoslu bir kahraman. Babası Zeus annesi ise Akrisios kızı Danae’dir. Perseus’un büyük babası Akrisios bir kahine gidip bir erkek çocuğunun olup olamayacağını sorar. Kahin ona kızı Danae’nin bir erkek çocuğu olacağını ve bu çocuğun onu öldüreceğini söyler. Korkuya kapılan ve kehanetin gerçekleşmesinden korkan Akrisios, yeraltına bronzdan bir oda yaptırarak kızını oraya hapseder. Zeus bronz odanın tavanıdaki bir yarıktan altın damlası şeklinde içerisi sızar ve genç kızla birlikte olur. Bu birleşmeden Perseus doğar.
Perseus, Athena tarafından Gorgolardan Medusa’yı öldürmekle görevlendirilir. Athena ve Hermes ona bu zor görevinde yardımcı olan tanrılardır. Perseus, Gorgoların (Stheno, Euryale ve Medusa) yerine gider. Onları uyurken bulur. Bu üç kızkardeş arasında yalnız Medusa ölümlüdür.Bu nedenle Perseus sadece onun başını kesip götürebileceğini anlar. Gorgolar, boyunları ejderha pullarıyla korunan, yaban domuzu gibi dişleri olan dişi canavarlardı. Bronz elleri ve altın kanatları vardı. Üstelik bakışları o kadar güçlüydü ki baktıkları her şeyi taşa çeviriyorlardı. Medusa’nın kesilen kafasından Pegasus (Kanatlı at) , Khrysaor adlı bir dev çıktı. Dönüş yolunda Andromeda’yla karşılaştı ve ona aşık oldu. Bu güzel genç kızın annesi Kassiepeia, Nereus kızlarından daha güzel olduğunu söylediği için Poseidon’u kızdırdı. Deniz tanrısı da bu bölgeye bir deniz canavarı musallat etti. Canavarı öldürmek koşuluyla kurban olarak sunulan genç kızı kurtaran Perseus, daha sonra kızla evlendi ve mutlu bir yaşam sürdü

Kentaurlar mitoslarda sık sık karşımıza çıkan at adamlardır. Teselya kralı İksion ile Hera’nın buluttan yapılmış görüntüsünden doğmuşlardır. Önden bakıldığında baş, göğüs ve kolları kimi zaman da ön bacakları insan, karınlarının arkası ve arka bacakları at biçimindedir. Yele ve kuyrukları vardır. Kentaurlar dağlarda yaşar ve çiğ et yerler. Yabanıl ve azgın yaratıklardır. Herakles ve Dionysos efsanelerinde önemli rol oynayan Kheiron’la Pholos iyi ve yararlı olan Kentavroslardır.
Kentaurlar İlkçağ’dan itibaren ressam ve heykeltraşlara sık sık konu olmuşlardır. Bu eserlerin en ünlüsü heykeltraş Phidias tarafından Parthenon Tapınağı’nın metoplarına yapılan kabartmalardır. Kabartmalarda Lapithlerle, Kentaurlar arasındaki savaş anlatılmıştır.


Kelime anlamı “Zeus’un delikanlıları” dır. Bu isim Leda’nın oğulları Kastor ile Polydeukes’e verilir. Leda’ya aşık olan Zeus kadına bir kuğu şeklinde yanaşmış, Leda aynı gece kocası Tyndaros’la da yatmıştır. Leda daha sonra bir yumurta yumurtlamış ve bu yumurtadan iki çift (ikiz) çocuk çıkmıştır. Çocuklardan Helena ile Polydeukes Zeus’a, Kastor’la Klytaimestra Tyndaros’a aittir. Zeus’un oğlu ile Tyndaros’un oğlu birbirinden hiç ayrılmamış, kardeşlik ve dostluğun simgesi olmuşlardır. Dioskur’lar pek çok efsanede omuz omuza çarpışan kahramanlar olarak geçer. Ancak daha önce başlarına gelen talihsiz bir oyunda öldükleri için Troya Savaşı’na katılamamışlardır. Avrupalı ressamlara sık sık konu olan bu trajik olay şöyledir; Dioskurlar, Likyalı kahraman Leukippos’un iki kızına aşık olup, kızları (Phoibe ve Hilaria) kaçırırlar. Ancak kızların nişanlıları (aynı zamanda amca oğulları) peşlerine düşerler. Çıkan kavgada Kastor ölür, ölümsüz olan Polydeukes ise kurtulur. Tanrı Zeus birbirini seven bu iki kardeşi ayırmamak için onları gökyüzüne, yıldızların arasına yerleştirir. Dioskurlar aynı zamanda ikizler burcunun temsilcisidir.

Nike gibi Tykhe de soyut bir kavramın kişileştirilmiş biçimidir. Kader, şans, Beklenmedik başarı tanrıçasıdır. Homeros ve Hesiodos’ta görülmez.En ayrıntılı ve en güzel tasvirine MÖ.5.yy.da yaşamış olan Thebai’lı ozan Pindaros’un eserinde rastlanır.Tykhe ozan ve sanatçılara en sık konu olan ölümsüzlerden biridir. Elinde bir bereket boynuzu yada gemi dümeniyle tasvir edilir. Zaman zaman bir küre üzerinde ve kanatlı olarak da gösterilir.


Eski Yunan ve Roma dünyasında, Olympos tanrıları soyundan gelmeyip de soyut kavramların kişileştirilmiş biçimi olan tanrıçalardan biridir. Nike, zafer kavramının somutlaştırılmış biçimi, zafer tanrıçasıdır. Homeros’un destanlarında rastlanmaz. Hesiodos’a göre ise Pallas’la Okeanos’un kızı Styks’ten doğmuştur. Olympos tanrıları kuşağından önce olmasına rağmen kimi efsanelerde Athena’nın oyun arkadaşı olarak geçer. Nike, resimlerde kanatlı, hızlı uçan ve göklerden süzülerek zaferi getiren bir genç kız olarak gösterilir. Nike, Athena’nın ön isimlerinden biriolarak da geçer. Heykel ve resimlerde en çok tasvir edilen ölümsüzler arasında yeralır.

İlkçağ’ın en eski metinlerinden itibaren karşımıza çıkan, evrensel birleşme ve üremeyi simgeleyen doğal güçtür. Hesiodos’a göre Eros, Khaos’tan sonra ortaya çıkan Gaia ve Tartaros’la birlikte ilk evrensel güçtür. Bazı anlatımlarda tanrı değil, ölümlü-ölümsüz arası bir varlık, yani cindir. Bir başka efsaneye göre Eros, Yoksulluk Tanrıçası Penia ile Bolluk tanrısının Poros oğludur. Bazı önemli efsanelerde de Aphrodite ile Hermes’in oğlu olarak karşımıza çıkar. Anteros (Karşılıklı aşk) adıyla anılan Eros efsaneleri, Eros’un özündeki çok yönlülüğü dile getirmek için sonradan uydurulmuş olmalıdır.
Eros İlkçağdan itibaren hem şair, hem de ressam ve heykeltraşların başlıca konularından biri olmuştur.Yunan mitolojisindeki başlangıçtaki evrensel güç ilkesinden giderek değişmiş, insanları oklarıyla kovalayan ve yaralayan, alaycı yaramaz ve hatta zaman zaman oldukça tehlikeli bir çocuk kimliğine bürünmüştür.
Tasvirlerin çoğunda Eros ya küçük, tombul, yaramaz kanatlı bir bebek ya da çok genç sırtında kanatları olan bir delikanlı olarak görülür. Delikanlı olarak gösterildiğinde ya da anlatıldığında, Eros’un tıpkı kelebek gibi kanatlı, uçan çok güzel bir genç kız olarak tasvir edilen Psykhe (ruh) adında bir sevgilisinden söz edilir. Eros ile Psykhe’nin aşkını anlatan bir masal dilden dile dolaşır.

Asklepios, sağlık tanrısı özelliği de olan Apollon’un oğludur. Sağlık ve hekimlik tanrısıdır. Yunan mitolojisinde olduğu kadar Roma tarafından da çok benimsenmiştir.
Asklepios’un oldukça ilginç bir öyküsü vardır. Apollon Teselya kralı Phlegyas’ın kızı Koronis’e aşık olur, kız Apollon’dan hamile kalır. Ancak bir süre sonra Arkadya’dan gelen bir adamla daha sevişir. Bu olayı izleyen bir kuzgun yada karga durumu Apollon’a bildirir. Çok kızan Apollon onu diri diri yanmakla cezalandırır. Koronis tam ömek üzereyken Apollon onun karnındaki çocuğu kurtarır ve büyütmesi için Kentavrıs Kherion’a verir. Kherion, doğanın içinde büyüyüp onun sırlarına ermiş bir yaratıktır. Asklepios onun yanında usta bir hekim olarak yetişir, cerrahlığın bütün sırlarını öğrenir, hatta ölüleri diriltebilicek kadar ustalaşır. Ancak Zeus doğal düzeni bozan ve kendi gücünü aşan Asklepios’dan çekinmeye başlar ve onu yıldırımlarıyla öldürür. Apollon’da bu olayı cezasız bırakmaz ve Zeus’a yıldırımı bağışlayan Kykloplar’ı öldürür. Asklepios’un cansız bedenini de gökyüzüne yıldızların arasına yerleştirir.
Asklepios’un tapınaklarına Asklepion denir. Burlar aynı zamanda İlkçağın hastaneleridir. En büyüğü ve en ünlüsü Bergama’da olanıdır. Helenistik dönemde kurulmuş olan bu büyük sağlık kompleksi Asklepios’tan başka onun kızı sağlık tanrıçası Hygieia ve onlardan çok önce Anadolu’da bulunan Telesphorus’u bir araya getirmektedir. şifalı su, kaplıca, fizik tedavi, temiz hava gibi tedavilerin yanısıra telkin eğlence ve müzik yoluyla hekimliğin ne kadar ileri gittiğini göstermektedir. Bu Selçuklu ve Osmanlı anlayışında da karşımıza çıkar.
Asklepios efsanesine Anadolu’da yapılan bir katkı da şudur (aynı hikaye Lokman Hekim içinde anlatılır); Zeus Asklepios’u yıldırımıyla öldürünce bu sırada hekimin yazmakta olduğu reçete oradaki bir otun üzerine düşmüş, yağan yağmurla kağıttaki yazı toprağa karışarak her derde deva sarımsak meydana gelmiştir.
Asklepios, Yunan tanrıları içinde ününü en uzun süre sürdürenlerden biridir. Ortaçağ’a kadar karşımıza çıkar.Hekimler Asklepiades adında bir lonca etrafında biraraya gelirler. Kos (İstanköy) adasında yaşayan Hippokrat’da bu geleneğe bağlıdır.
Asklepios’un yılanlarla sarılmış asası bugün de hekimliğin simgesidir.

Troya’yı kuran Tros’un oğlu. Ganymedes bir gün İda (Kaz) Dağında avlanırken Zeus ona aşık olmuş ve kartalının göndererek Olympos’a getirmiştir. Efsanenin bir diğer anlatımında ise bizzat Zeus kartal biçimine girip, oğlanı kendi pençeleriyle Olympos’a taşımıştır. Ölümlülerin en güzeli sayılan Ganymedes’in görevi Olympos’u mekan tutan tanrılara içki sunmaktır. Bu konudaki efsanelerden birinde Zeus’un Ganymedes’e cinsel bir aşk duyduğu ve onunla birlikte olduğudur.
Yunanistan’da bu Ganymedes efsanesinden dolayı erkeklerin bir delikanlıya cinsel eğilimi dinsel nitelikte bir sevap sayılırdı. Bu Yunan uygarlığında uzun bir süre varlığını korumuştur. Yunanistan’da bu eğilimin giderek yaygınlık kazanması üzerine kadınlar ginese/gynekaion denilen bir çeşit harem dairesine kapatılıyordu. Sokrates’e atfedilen “Sokratvari sevgi” teriminde bu eğilimin izleri bulunur. Platon’a atfedilen “Platonik aşk” sözü bizim bugün kullandığımız anlamından oldukça farklıdır. Platon, özellikle Phaidros adlı eserinde öğrencisine duyduğu ilgiyi mazur göstermek için Ganymedes efsanesini sürekli hatırlatır.

Kıbrıs’ın ilk kralı Kinyras ya da Suriye kralı Theias’ın oğludur. Köken ve kaynak olarak güney Akdeniz ve Anadolu efsanelerine bağlıdır. Özellikle Sümer ve Hitit kaynaklarından gelmektedir (Sümer’deki Dumizzi/Temmuz-İnanna/İştar ve Hitit bereket tanrısı Telepinu, Kybele-Attis efsaneleri).

Tanrıça Aphrodite’nin lanetine uğrayan kralın kızı Myrrha ya da Smyrna babasına aşık olarak onunla birlikte olmuştur.Bunun farkına varan kral, bu günahı temizlemek için kızını öldürmeye kalkmış, ancak tanrılar araya girerek Myrrha’yı kurtarmak için onu bir mersin ağacına dönüştürmüştür. 10 ay sonra bu ağacın kabuğundan çok güzel bir bebek olan Adonis çıkmıştır. Çocuğa aşık olan Aphrodite onu gözlerden uzak tutmak için Persephone’a emanet etmiş ancak Persephone’da Aronis’e aşık olarak onu geriye vermemiştir. Bunun üzerine araya giren Zeus, Adonis’in yılın dört ayını Persephone, dört ayını Aphrodit, geriye kalan zamanı da gönlünce geçirmesine karar vermiştir. Adonis’de kalan zamanını Aprodite’Ye ayırmıştır. Kıskançılğa kapılan Ares ya da Artemis, Adonis’in üstüne bir yaban domuzu salmış ve domuzun boynuzuyla yaralanan Adonis bir süre sonra ölmüştür. Kanından baharçiçekleri bitmiştir. Adonis’in yardımına koşan Aphrodite’den, ayağına batan diken nedeniyle akan kan tanrıçanın çiçeği olan beyaz gülü kırmızıya boyamıştır.
Kışın yeraltında yaşayan baharla birlikte yeryüzüne çıkan Adonis, toprağın ve bitkilerin yeniden canlanışını simgeler.Adonistörenleri yazın en sıcak zamanında yapılır. Ölü Adonis’i temsil eden küçük bir tahta heykel etrafına kadınlar saksılar içinde solmuş çiçekler dizerler ve ağıt yakarlar.


Orpheus mitolojideki ünlü Trakyalı ozandır. Esin perilerinden biri olan Kalliope ya da bazılarına göre Apollon’un oğludur. Sanat yeteneği bu sayede meydana gelmiştir. Lirini çalmaya başlayınca azgın akan sular durur, ormandaki en yabani yaratıklar bile evcilleşirdi. Orpheus zamanını ormanda, Musalarla birlikte geçirirdi. Orpheus Musalardan Eurydike’ye aşık olmuş, onunla evlenmiştir. Eurydike bir gün ormanda gezinirken ayağını bir yılan sokmuş ve ölmüştür. Orpheus bunun üzerine lirini alarak karısının ardından Hades’e yani ölüler ülksine gitmiştir. Orpheus’un yeraltında kaldığı süre içinde cehennemde tüm işkenceler durmuş, güzel müziği ona yeraltının tüm kapılarını açmış, Tanrı Hades bile duygulanarak gözyaşlarını tutamamıştır. Hades, Orpheus’a karısını da alarak yeryüzüne dönmesi için izin vermiş ancak dönüp ardına bakmaması gibi bir şart koşmuştur. Orheus çıkış yolunda dayanamaz ve dönüp arkasına bakar. Ama karısı birden görünmez olarak Hades’e geri döner ve Orpheus’a ölüler ülkesinin kapıları bir daha açılmaz. Bu duruma tanrılar ve Trakyalı Karlar çok sinirlenerek Orpheus’un kafasını kesip bir ırmağa atarlar. Kesik baş ırmaktan denize karışarak bütün Ege’yi dolaşır.

Orphik, Orpheism yada Orpheus Tarikatı, Orpheus’a bağlanır. Bu tarikat yada dinsel hareket Trakya’da doğmuş oradan MÖ 6.yy.’da Yunanistan ve İtalya’ya geçmiştir. Orpheus müzisyen olmasının yanısıra kahinve büyücüydü. Tarikatte, Orpheus’un efsanesi müziği ve şiirleri kutsal sayılmıştır. Orfik inanca göre insan iyilikle kötülüğün karışımı olan bir varlıktır. Ruh öldükten sonra başka bedene geçer.Ruh ancak dinsel tapınış ve inzivaya çekilmekle arındırılabilir. Orfik inanca göre tanrı olarak kabul edilen bir hayvanın yenmesiyle o eti yiyenler tanrılaşır. Çok eski dinlerde buna benzer inanışlara rastlanmaktadır. Günümüzde de kimi Hıristiyan mezheplerinde bu inanışın izlerine rastlanmaktadır. Orfizm klasik ilkçağda Anadolu’da pek fazla tutunamamıştır. Çünkü Anadolu düşüncesi tamamen bilimsel eğilimdedir. Bu inanç sistemi daha çok Yunanistan’da tutunmuş Dionysos mistisizmi ile birleşerek derin bir kök salmıştır.

Artemis’e benzeyen ama kendine özgü efsaneleri bulunmayan bir tanrıça.Titanlar kuşağından gelmedir.Bu sebeple Olymposlu tanrılardan değildir. Hekate iyiliği bütün insanlar üzerine yayar. Gerek savaşta gerekse spor oyunlarında başarı ihsan eder. Balıkçılara bol balık verir, istediği kişinin davar ve sığırlarını çoğaltır. Özellikle gençliğin feyizlendirici tanrıçası olarak Apollon ve Artemis kadar kendisine başvurulan bir tanrıçadır. Zamanla Hekate’nin özellikleri değişmiş, sihir ve büyüye hükmeden bir tanrıça olarak görülmeye başlamıştır. Karanlıklar alemiyle ilişkilendirilmiştir. İki elinde birer meşale taşırken ya da kurt, köpek veya kısrak şeklinde görülür. Sihirbazlığın icadı ona atfedildi. Kolkhisli Aietes ve Medeia gibi en ünlü büyücüler sınıfına soktu. Nitekim; daha geç tarihli bazı hikayeler Kirke[1]‘yi onun kızı yaparlar. Oysa Kirke Medeia’nın annesi veya halasıdır.
Hekate, büyücü olarak enbirinci büyü yerleri olan yol kavşaklarına hükmeder. Buralara Hekateyi üç gövdeli veya üç başlı olarak gösteren heykelleri dikilmiştir.
[1]Kirke, Odysseia’da ve Argonatlar efsanesinde adı geçen büyücü kadın.Güneş (Helios) ile Okeanos’un kızı Perseis’in çoçuklarıdır.Bazı yazarlar annesinin Hekate olduğunu da yazarlar. Mitos yazarları tarafından farklı yerlerde gösterilen Aia adasında otururdu. Odysseus’un denizci arkadaşlarını kendi karakterlerindeki gizli eğilimlere göre farklı farklı hayvarlara (domuz, aslan, köpek, tilki vs. dönüştürmüştür. Odysseus, ormanda arkadaşlarını bu durumdan nasıl kurtaracağını düşünürken Hermes’le karşılaştı.Hermes, Kirke’nin büyüsünden etkilenmemesi için yediği ya da içtiği yiyeceklere moly denen bitkiden katmasını söyledi.Böylece büyüden etkilenmeyen Odysseus, Kirke’yi öldürmekle tehdit etti.Kirke ona arkadaşlarını eski haline getireceğine Styks üzerine yemin etti. Bundan sonra ikisi arasında bir aşk başladı. Yazarlara göre farklı sayılarda çocukları oldu.

Zeus ile Hera’nın oğludur.Bir başka adı Enyalios’tur. Kanlı ve acımasız savaşların tanrısıdır. Tanrılar tarafından hiç sevilmez, insanlar ise Ares’ten çok korkarlar.Savaş tanrısı Ares, Yunanistan’dan çok Mars adıyla İtalya’da saygı görmüştür.
Ares, Homeros’un İlyada’sında kaba kuvvetin simgesidir. Azgın, çılgın, uğursuz olarak nitelendirilen Ares destanlarda insanların başbelası olumsuz bir varlıktır. Hera ve Zeus oğullarına yüz vermez, ondan hoşlanmazlar.
Ares tanrıça Aphrodite’nin sevgilisidir.Bu beraberliklerinden Phobos (bozgun), Deimos (korku) ve Harmonia (uyum) doğmuştur. Phobos ve Deimos devamlı babalarına eşlik etmiştir. Çoğu kere Enyo[1] ve Eris de Ares’e eşlik etmiştir.
Ares’in en büyük çekişmesi kardeşi Athena’yladır. Destanlarda Ares, körü körüne kanlı savaşların temsilcisi olarak, aklın yönettiği savaşı simgeleyen Athena’yla çatışır. Bu çekişme her zaman Athena’nın lehine sonuçlanır.
Ares’in adına pek çok efsanede rastlanır.Odysseia’da karısı Aphrodite’nin Ares’le birlikte olduğunu öğrenen Hephaistos ağdan bir tuzak hazırlayarak onları yakalar. Ares hiç bir şiddet göstermeden oradan ayrılır ve memleketi olan Trakya’ya döner. Ares’in kızları olan Amazonlar’da buradan yayılmışlardır.
Atina’da adam öldürenler ve dini suç işleyenler Aeropagos yani Ares Tepesi olarak isimlendirilen bir tepede yargılanırdı.
[1]Enyo; Kaynakların büyük bölümünde Ares’in kızı olarak geçen savaş tanrıçası.Homeros. Enyo’yu iller yıkan bir tanrıça olarak tanımlar. Eris;Kavga tanrıçasıdır.Gece tanrıçası Nyks’in kızıdır.Üç güzeller yarışmasında çok önemli bir rol oynar.Tanrılar arasında hiç sevilmeyen ve sürekli tatsızlık çıkardığı için şölenlere davet edilmeyen Eris yine böyle bir törene, Peleus’la Thetis’in düğününe davet edilmez.Bunun üzerine, üzerinde en güzele yazılı altın bir elma gönderir.Bu olay giderek büyür ve Troya savaşına yol açar.

Herakles, Zeus ile Miken kralının kızı Alkmene’nin oğludur. Kadına aşık olan Zeus ona kocası kılığında yaklaşmıştır.Herakles’in Zeus’un çocuğu olduğunu anlayan Hera onunla sürekli uğraşmış ve ölümüne neden olmuştur.Herakles doğduğu günden itibaren tanrısal bir kuvvete sahiptir.Hera’nın gönderdiği iki büyük yılanı öldürdüğünde henüz birkaç günlük bebektir.
Herakles üstün bir eğitim görmüştür.En iyi yaptığı işler ok atmak, araba kullanmak ve güreşmektir.18 yaşına geldiği zaman Kitharion ormanlarında yaşayan ünlü canavarı, öldürmüştür.Kendisine ödül olarak Thebai kralının kızı Megara verilmiştir. Bu kızdan üç oğlu olmuştur.Hera işe karışarak Herakles’i çıldırtmış, Herakles’te karısını ve çocuklarını öldürmüştür. Suçlarından arınması için Miken kralının hizmetine girip, onun her istediğini yapması gerekmiştir. Kralın Herakles’e yaptırdığı 12 işe mitolojide Herakles’in görevleri denir. Bu işler şunlardır;
1) Hiçbir silahın işlemediği Nemea aslanını boğarak, öldürmek
2) Lerna bataklığındaki 9 başlı ejderi yoketmek
3) Artemis’in kutsal hayvanlarından Kyreneia geyiğini yakalamak
4) Erymanthos dağında yaşayan büyük yaman domuzunu ağla tutmak
5) Augias’ın ahırlarını bir günde temizlemek (iki büyük ırmağın yataklarını değiştirip ahırlardan geçirerek)
6)Stymphalos’da yaşayan ve o bölgedeki insanların rahatını kaçıran kuşları Athena’nın yardımıyla kovmak
7) Girit’e gidip Poseidon’un Minos’a verdiği azgın boğayı getirmek
8)Troya kralı Diomedes’in insan eti yiyen kısraklarını yakalamak,bunun için önce Diomedes’i öldürmüştür.
9) Amazonlar kraliçesi Hippolyte’den kemerini almak. Kemeri almak için kraliçe ile anlaşmış, ancak Hera’nın kışkırtmasıyla Amazonlar, Herakles’e saldırmış, Herakles’te kraliçeyi öldürmek zorunda kalmıştır.
10)Okeanos’un bir adasında bulunan 3 gövdeli dev Geryoneus’un sığırlarını çalmak,
11)Hesperidler’in altın elmalarını getirmek,
12) Hermes’in ölüler ülkesini koruyan Kerberos adlı köpeği yeryüzüne çıkarmak (Kerberos’u daha sonra geri götürdü).
Ancak Herakles’in çilesi bunlarla bitmedi. Bu 12 işten sonra sayısız maceralara girişti.Lydia kraliçesi Omphale’nin hizmetinde bir yıl kadın kılığında çalıştı, yün eğirdi.Prometheus’u kurtardı, Troya’yı tahrip etti. Argonatların seferine katıldı. Deianeira ile evlendi, Kentavros Nassos karısına yaklaşmak isteyince onu oklarıyla yaraladı. At adamın kanıyla kaplanmış olan gömleği Herakles’in vücuduna yapışarak onu tutuşturmaya başladı.Bu dayanımaz acıya son vermek için Herakles bir odun yığını hazırlatarak kendisini alevlerin içine attı.
Herakles’in ölümüne başta Zeus olmak üzere bütün tanrılar çok üzülmüş ve onu Olympos’a götürerek ölümsüzlük bağışlayıp tanrıça Hebe ile evlendirmişlerdir.
Fizik ve moral gücün simgesi olan Herakles Yunanistan’da hem tanrı hem de kahraman olarak saygı ve tapınım görmüştür. Heraklesoğulları denilen çocukları Yunan yarımadasının atası sayılmıştır.

Hephaistos, zanaatkarlar tarafından Athena ile birlikte mesleklerin piri ve koruyucusu olarak kabul edilen bir ateş tanrısıdır. Tarımı, uygarlığı ve şehir hayatını korur. Anadolu kökenli tanrılardan biri olan Hephaistos, özellikle sönmüş bir yanardağ olarak saygı görmüş, sonraları yanardağların içinde çalıştığına inanılmaya başlamıştır.
Zeus’la Hera’nın oğlu olarak bilinmesine rağmen, Zeus’un Athena’yı başından doğurmasına karşılık Hera’nın da Hephaistos’u tek başına doğurduğu da söylenmektedir.
Hephaistos, tanrılar arasında en çirkinidir. İki ayağı da topaldır. Homeros’un İlyadası’nda bunun sebebi iki şekilde açıklanır. Birinciye göre babası Zeus, Hera ile kavga ederken Hephaistos annesinin tarafını tutmuş, buna kızan Zeus oğlunu Lemnos adasına fırlatmış ve Hephaistos bu yüzden sakat kalmıştır. İkinci efsaneye göre Hephaistos sakat doğmuş, bu durumdan utanan annesi onu Olympos’tan aşağı fırlatmış ve Hephaistos’u nereidler büyütmüştür. Hephaistos’la Hera hiç bir zaman birbirlerini sevmemişlerdir.
Tanrıların arasında en çirkin olan olmasına rağmen, hem onlar hem de insanlar arasında en sevilen tanrıdır. Olympos’taki görkemli saraylar onun elinden çıkmıştır.Tanrılar ve kahramanlar için en güzel silahları yapmıştır. Zeus’un emriyle insanları cezalandırmak için gönderilen ilk kadın Pandora onun eseridir.Hephaistos, İlyada’da Kharis (Zerafet, neşe ve sevinci temsil eden tanrıçalardan biri) ile evlidir, Odysseia’da ise Aphrodite ile evlidir.

Aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’nin doğuşu iki ayrı kaynakta iki farklı görüşle anlatılmaktadır. Bunlardan erken tarihli olan Homeros’ta Aphrodite Okeanos’un kızı olan Dione ile Zeus’un kızıdır. İkinci efsane ise Hesiodos’ta geçer.Aphrodite burada denizin köpüklü dalgalarından doğmuştur. Aphros yunanca köpük demektir. Gaia, kocası Uranos’un doğan çocuklarını yutması üzerine oğlu Kronos’u kandırarak babasının üreme organını kesmesini sağlamış ve organ kesildikten sonra denize atılmış, ak köpüklerden Aphrodite çıkmıştır. Aphrodite ilk olarak Kıbrıs’a ayak basmıştır. Avrupalı sanatçılar Aphrodite’nin doğuşuyla ilgili olandan ikincisini kullanmayı tercih etmişlerdir. Özellikle Boticelli’nin resimlerinde tanrıça sedef kabuğunun üzerindedir, bir yandan da şafak rüzgarı esmektedir.
Çoğalma, hayatın sürmesi ve bereketi simgeleyen ana tanrıça motifi, tanrı ve tanrıçalar arasında en eski olanıdır. Kimi ana tanrıçalar yavaş yavaş güzellik ve sevgi tanrıçası niteliğine bürünmüştür. Aphrodite bunlardan en önemlisidir. Mezopotamya’nın Inanna-Iştar’ı Suriye’de Astarte kılığına bürünmüş Klasik çağa girilirken ana tanrıçalık niteliğini yitirerek güzellik ve aşk tanrıçası yani Aphrodite olarak karşımıza çıkmıştır.
Aphrodite, güzellik, sevgi, aşk ve sevişme tanrıçasıdır. Aphrodite’nin doğrudan kendisiyle ilgili efsanesi azdır, ancak pek çok efsane adına rastlanır. Hemen hemen bütün Olympos tanrıları ve ölümlüler kendisine aşıktır. Aphrodite’nin pek çok sevgilisi olmuştur.Aynı zamanda cinsel aşkı da simgeler.Kocalarına ve sevgililerine her zaman sadık değlidir. En ilginç evliliği Zeus’la Hera’nın çirkin oğlu Hephaistos’la olandır.Aphrodite, Hephaistos’a sadık kalmamış onu sürekli aldatmıştır. Savaş tanrısı Ares’le birleşmesinden Phobos (bozgun), Demikos (korku) ve Harmonia (uyum) doğmuştur. Bu üç nitelik Aphrodite’nin kişiliğinin olumsuz yönlerini, çelişkilerini gözönüne serer.

Aphrodite’nin diğer önemli ilişkisi tanrı Hermes’ledir. Aphrodite ile Hermes bazı efsanelere göre de Halikarnassos kentindeki tapınaklarında sevişmişler ve beraberliklerinden her ikisinin adını taşıyan hem kadın, hem de erkek cinsel organlarına sahip Hermaphrodit doğmuştur. Bazı efsanelerde Eros’da Aphrodite’nin oğlu olarak gösterilir. Aphrodite’nin diğer sevgilileri, Adonis ve Troya kral soyundan Ankhises’tir.
Aphrodite, diğer tanrıçalar gibi zaman zaman çok öfkelenir ve öç alması korkunçtur. Şafak tanrıçası Eos’u sevgilisi Ares’le birlikte olduğu için sonsuza kadar aşık olup, ıstırap çekmekle cezalandırmıştır. Kendisine tapınmayan Lemnoslu kadınlarına öylesine kötü bir koku vermiştir ki eşleri bile yanlarına sokulmamıştır. Üç güzeller yarışmasında, en güzel seçilmesi karşılığında Paris’e verdiği söz, Troya Savaşı’nın çıkmasına yol açmıştır.
Aphrodite ağaçlardan mersin, çiçeklerden gül, hayvanlardan kumru ve serçenin koruyusudur.
Aphrodite, 2500 yıldır sanatçılar için tükemez bir esin kaynağı olmuştur.Aphrodite heykelleri kadın güzelliğinin ve estetiğin simgesidir.

Zeus’un bilgelik ve us tanrıçası Metis’ten doğan kızıdır. Efsaneye göre Metis hamile kalınca, Gaia Zeus’u uyarmış ve Zeus’da Metis’i yutmuş, Athena silahlarıyla birlikte Zeus’un başından çıkmıştır. Bu nedenle Zeus’un kişileşmiş aklı olarak da kabul edilir. Zeus’un kızları arasında en çok Athena’yı sevdiği bu nedenle kalkanını ve öldürücü şimşeğini yalnız onun taşımasına izin verdiği söylenir.
İlk şiirlerde ve İlyada’da acımasız, katı yürekli duygusuz bir savaşcı olarak tanıtılır.Ancak İlyada’da Athena’nın sakin ve kendinden emin gücü, savaş tanrısı Ares’in gücünden üstün tutulur.Athena doğru haklı savaşın tanrıçasıdır. Onun için Pallas ve Minerva sıfatları sıkca kullanılmıştır. Yunanca pallo kargı sallamak, atmak kökünden gelebileceği gibi bakire anlamına gelen bir kelimeyle de bağlantılı olabilir. Athena bilgelik tanrıçası olarak Pronoia (Temkinli, ihtiyatlı) sıfatına sahipti.Bu sıfatla tasvir edildiğinde simgesi baykuştur.
Athena tasvirlerinde genellikle baştan aşağı silahlıdır. Başında miğfer, sol elinde, Medusa başına sahip kalkan, göğsünde yine Medusa başlı zırh bulunur. Klasik dönem sanatçılarının en fazla dikkatini çeken tanrıçalardan biridir. Özellikle Phidias’a atfedilen çok sayıda kabartma ve heykelinin olduğu bilinir. Athena tasvirleri oldukça çeşitlidir.Bazen silahları ve giysilerinin yanısıra sol elinde bir Nike figürü tutar. Bazı heykellerinde ise sol elinde bir mızrak vardır.
Athena ülkeyi saldırılardan koruyan bir tanrıçadır. Koruduğu kahramanlara savaşın hilelerini, siyasal beceriyi, doğru düşünüş ve görüşü öğretir. Güzel sanatları ve bilgeliği korur, kentlerin yaşamasını sağlar. Herşeyden önce de bir sanat kenti olan Atena’nın koruyucusudur. Atina Akropolis’i onun tapınımına ayrılmıştır. Başka kentlerde Athena’yı koruyucu tanrıça olarak benimsemişlerdir. Bunlar arasında Troya’da bulunur.
Athena’nın Yunan tanrıçaları arasında iyi vasıfları çoğunlukta olan bir tanrıçadır.Onun Hera’ya benzer düzenbaz ve kindar bir yönü vardır. Kendisine rakip olarak gördüğü Aphrodit ve Ares’e karşı çok acımasızdır. İlyada’da Zeus’un oynadığı rolü Odyssea’da Athena oynar. Odysseus ve ailesinin kaderi onun elindedir. Ancak burada İlyada’daki tutumunun aksine adaletin üstünlüğünü ister. Odysseus’a acır, bu yiğit adamın çabalarının boşa gitmesini önler, ona yardım eder.
Ölümlü bir kadın olan Medusa güzellikte Athena ile boy ölçüşmeye kalkışınca Athena Perseus’a emrederek kafasını kestirmiş, kalkanının üzerine takmıştır. Diğer bir olayı ise dokumacılıkta kendisiyle boy ölçüşmeye kalkışan Arakhne’yi bir örümceğe çevirerek sonsuza kadar lüzumsuz dokumalar ve örgüler yapmaya mahkum etmiştir.

Hebe, Yunanca gençlik demektir. Zeus’la Hera’nın kızı. Olympos’ta her işe yatkın bir çeşit ev kızıdır. Asıl görevi tanrılara içki (ambrosia) sunmaktır. Bu görevi güzel delikanlı Ganymedes’e bıraktı.
Hebe’nin kendine özgü bir efsanesi yoktur, yalnızca Herakles efsanesinde adı geçer. Hebe ile Herakles evlenmiştir.
Hebe Yunan öncesinde de tapınılan bir tanrıçadır. Hebe Hitit yazıtlarında Hepa, Hepat yada Hepatu diye adlandırılan büyük güneş tanrıçası Arianna’nın Yunancalaştırılmış adı olsa gerek. Hitit metinlerinde bu tanrıçaya sedir ağaçlarının ülkesinde yani Lübnan, Filistin’de tapınıldığı söylenir. Hepa/Hebe ise Tevrat’ta ilk insanın yani Adem’in eşi ve bütün insanların anası olarak gösterilen Havva’nın ta kendisidir.
Bu bakımdan Hepa/Hebe ile Ana tanrıça arasında doğrudan bir ilişki kurulabilir ve Hepa/Hebe adının Kybele’nin çeşitli adlarından biri olduğu anlaşılır.


Dionysos, Olympos’a giren tanrıların en sonuncusudur. Dionysos, Yunan mitolojisine dışarıdan gelen bir tanrıdır. Yunanistan’da başlangıçta bu tanrıya karşı büyük bir tepki olduğu bu konudaki efsanelerden açıkca anlaşılmaktadır. Ancak daha sonra kabul görerek en önemli tanrılardan biri olmuştur. Roma’da eski İtalik tanrı Liber Pater’le özdeşleştirilmiş olan, aslında klasik dönemin bağ, şarap ve mistik vecd tanrısıdır. Homeros onu tanrı olarak kabul etmemiştir. Buna karşın Hesiodos’ta bir tanrı olarak karşımıza çıkar.Dionysos’la ilgili asıl bilgiler, MÖ 5.yy’da yaşayan ünlü yazar Euripides’in “Bakkha’lar” adlı tragedyasından edinilmektedir.
Dionysos, Yunan tanrıları içinde en fazla sayıda ada sahip olanıdır. Bakkhos, Bromios, Euhios, Dithyrambos, İakkhos ve İobakkhos gibi çeşitli isimlerle çağrılır. Dionysos’un bütün isimleri anlamlıdır. Ancak bir bölümünün etimolojileri konusunda ortak bir sonuca ulaşılamamıştır, bir kısmı ise birden fazla anlama sahiptir.
Mitolojiye göre Dionysos, Semele (Kadmos ile Harmonia’nın kızı) ile Zeus’un oğludur. Semele, Zeus’un aşık olduğu kadınların en talihsizidir. Tanrı Zeus, Semele’ye öylesine tutulur ki onun her isteğini yerine getireceğine kutsal ırmak Styks üstüne yemin eder. Bu ilişkiyi haber alan Hera, Semele’nin dadısı kılığına girerek onu, Zeus’u gök tanrısı sıfatıyla görmesi konusunda ikna eder. Ettiği yemin üzerine Zeus, yıldırım ve şimşekleriyle görünür ve Semele yakıcı ışık ve ısıya dayanamayarak ölür. Semele’nin karnındaki yedi aylık bebeği alan Zeus onu baldırında büyütmüş, zamanını tamamlayıp doğunca Hermes’e vermiştir.Hermes küçük Dionysos’u büyütmeleri için Orkhomenos Kralı Anthamas ile Semele’nin kız kardeşi olan ikinci karısı Ino’ya vermiştir. Hermes bebek Dionysos’un, Hera’nın hışmına uğramaması için kız giysileri giydirilmesini söylemiştir. Ne var ki Hera bu oyuna gelmemiş ve Ino ve Anthamas’ı delirtmiştir. Daha sonra Hermes, Dionysos’u Nysa vadisindeki nymphelere bakmaları için götürmüştür. Hera’nın zarar vermesini engellemek için Zeus, Dionysos’u bir oğlağa dönüştürmüştür. Bu olay Dionysos’un ritüel sıfatı olan “oğlak” sıfatını açıklamakta ve Nysa adıyla da, Dionysos adının yaklaşık bir etimolojisini vermektedir.
Dionysos’un doğuş efsanesinin geçtiği yer bazı hikayelerde Thebai’dır[1]. Dionysos ismi bu sebepen dolayı iki kere doğan anlamına gelmektedir. Ancak Euripides’in efsanesinde Dionysos’un asıl kaynağı ayrıntılı olarak işlenmiştir. Dionysos bir Lidya-Frigya tanrısıdır. Bakkhalar korosunun ilk sözü olan “Ben Lidya’nın altın ovalarından geliyorum, vatanım Lidya’dır” deyimi tanrının kendini tanıtmasına da uygundur
Dionysos, kılığı, kıyafeti ve karekteri ile de bölgenin özelliklerini taşır. Bu nedenle Pentheus[2], kadınca gördüğü Dionysos’un tutumunu yadırgayarak şöyle der; “Yabancı bir sihirbazdan bahsediyorlar, Lidya’dan gelmiş. Kokulu saçları, sarı perçemleri, mor yanakları varmış, siyah gözlerinde Aprodite’nin sihri parlıyormuş”. Yine aynı tragedyada davul, dümbelek, tef ve flütün Manisa-Sardes yöresindeki Dionysos törenleri sırasında kullanılan Anadolu kaynaklı sazlar olduğu anlaşılmaktadır. Dionysos dininin özünde bulunan vecd, kendinden geçme, coşku, taşkınlık Kybele törenlerinde de karışımıza çıkmaktadır. Bu Dionysos’un Anadolu kaynaklı bir tanrı olduğunun en önemli kanıtıdır.
Yunan mitolojisinde Dionysos, nympheler tarafından büyütüldükten sonra Hindistan ve Arabistan yarımadası olmak üzere pek çok uzak ülkeye gitmişve buralarda bulduğu asma dalını gittiği heryere taşıyarak insanlara şarap yapmasını, kendisine tapınılmasını öğretmiştir. Halikarnas Balıkçısına göre Dionysos’un asma için bu kadar uzaklara gitmesine gerek yoktur. Yabani üzüm asmaları, yalnızca Güney Anadolu ve Kuzey Suriye’de yetişmektedir. Asma buradan Anadolu göçmenleri tarafından Yunanistan, İtalya, Güney Fransa ve İspanya’ya taşınmıştır. Balıkçı’ya göre Bakkhos (Dionysos) yalnızca şarap tanrısı değildir.İvriz’deki Hitit kabartmasında Bakkhos bir elinde üzüm salkımı, diğer elinde arpa yada buğday başağı tutmaktadır. Çünkü insanoğlu şaraptan önce bira yapımının sırrını bulmuştur[3].
Bakkhalar; Tanrı Dionysos-Bakkhos’un dinsel törenlerini kutlayan kadınlar alayı. Çıplak bedenlerini nebris denilen benekli ceylan postlarıyla örter, başlarını sarmaşık çelenkleriyle süslerlerdi. Ellerinde, ucunda bir çam kozalağı bulunan (thyrsos) sarmaşık ve asma yaprakları sarılı değnekler ve Promethus’un Olympos’dan ateşi çalarken kullandığı dalları taşırlar. Geceleri ormanların karanlık köşelerinde, dağlarda koşarak kendilerinden geçerler, bu sırada doğayla birleşip üstün bir güç haline gelerek önlerine çıkan vahşi hayvanları parçalarlar. Bu kadınlara vecd (olgun ermişlik) anlarında Thyas, çılgınca kendilerinden geçtikleri anlarda Mainas denir. Tapınakları yoktur, yumuşak serin çimenlerde yatar, açık havada gökyüzüne doğru tapınırlardı. Sonra Dionysos’un verdiği otları, böğürtlenleri yer, yaban keçisinin sütünü içer, kanlı avlara çıkarlardı. Bakkhaların bu çılgınca tavırları Kybele törenlerinde kendini hadım eden Pessinus rehiplerinin tutumunu çağrıştırır.
Yunan mitolojisinde Dionysos efsanesi şöyle devam eder; uzak ülkelerden dönen Dionysos sonunda kendi kültünü yerleştirmek için Thebai’a gelir.Yanında ellerinde sarmaşıklarla, şarkı söyleyen kadınlar vardır. Pentheus gelenleri görür ama yanlarındakinin Dionysos olduğunu bilmez. şehrin orta yerinde bağırıp, çağırıp şarkı söyleyen bu kalabalığı sevmez, nöbetçileri çağırarak hepsini yakalatmak ister. Ama askerlerden biri onun Semele’nin oğlu Dionysos olduğunu ve Demeter’le birlikte yeryüzünde insanları koruduğunu söyler. Ancak Pentheus onu dinlemez ve Dionysos’u yakalatarak şehre getirir. Ancak Bakkhalar dağlara kaçmışlardır. Dionysos, Pentheus’a kendisini yakalayıp zindana kapatamayacağını; zira bir tanrı olduğunu söylemesine rağmen Pentheus onu iki kez bir hücreye atmaya çalışmıştır. İkisinde de Dionysos oradan çıktı. Pentheus’a çok kızarak Bakkhalar’ın peşine düşmüştür. Onları bulduğu zaman, kendi annesi ve kız kardeşileri olmak üzere pek çok Thebai kadınının Bakkhalar’ın yanında olduğunu görür. İşte o zaman Dionysos kutsal gücünü kullanarak bütün kadınları çıldırttır. Çıldıran kadınlar Pentheus’u yabani bir dağ aslanı zannederek üzerine atlayıp parçaladılar.Onu öldürenler arasında kendi annesi de vardır. Thebai kralı Pentheus, Dionysos’un tanrı olduğunu ancak ölürken anlamıştır. Dionysos bir süre sonra kadınların akıllarını başlarına getirmiştir. Pentheus’un annesi ve Thebai’lı kadınlar yaptıklarını anlayıp çok üzülmüşlerdir.

Şarap tanrısı Dionysos, iyi yürekli ve yumuşak başlıydı fakat bazen çok kötü de olabiliyordu.Dionysos tapınımı, birbirine karşı bu iki davranışın ortasında gelişmiştir. Kendisine tapanlara sevinç ve özgürlük verebildiği gibi yabanıl yıkımı da getirebiliyordu. Çünkü şarap iyi olduğu kadar kötüdür de. İnsanların içini ısıtır, onları neşelendirir ama çok içilirse sarhoş eder.Yunanlılar şarabın bu iki özelliğini bildikleri için Dionysos’a yalnız iyilikler değil, kötülükler de yaptırmışlardır. Ama yine de şarabı her zaman sevmişlerdir.
Dionysos’un bütün hastalıkları iyileştiren bir kadehi (kantharos) vardı. O kadehten içki içen korkuyu unutur, cesaretlenirdi. İnsanlar bundan dolayı şarap tanrısını diğer tanrılardan daha çok sevmişlerdir. Ama ona tapanlar arasında hiç şarap içmeyenler de vardı. Çünkü Dionysos yalnız içki yoluyla değil esin yoluyla da özgürleşmeyi kabul ederdi.
Dionysos törenleri, insanlara yalnız mutluluk içinde yaşamayı değil iyi bir umutla ölmeyi de öğretmiştir. Yunanistan’da hiçbir bayram ve törenle karşılaştırılmayacak olan bu şölenler asmalar yeşermeye yüztutunca başlar ve beş gün sürerdi. Bir barış ve kardeşlik havası eser, tutsaklar salıverilirdi. Halk açık havada, bir tiyatroda toplanır, oynanan oyunları izlerdi. şairler, oyuncular ve şarkıcılara tanrının uşağı gözünde bakılırdı. Dionysos’un rahibi de tanrı adına bu şenliklere katılırdı.
Dionysos tiyatrosunda komediler de oynanırdı ama trajediler daha fazlaydı. Mitolojideki her olay gibi bu da bir nedene dayanmaktadır. Dionysos da Demeter gibi aslında acı çeken bir ölümsüzdü, ancak acısı doğrudan kendinden kaynaklanmaktaydı. Asma, meyva veren diğer ağaçlardan çok farklıdır; hepsinden daha çok budanır, kışın yapraksız, çıplak ve eğri büğrüdür. Kışın gelişiyle Dionysos Persephone gibi ölürdü. Ama onunki çok daha korkunç bir ölümdü.Bazı öykülere göre Hera’nın, bazı öykülere göre de Titanların buyruğuyla paramparça edilirdi. Aylar geçer yeniden canlanır ve yeniden ölürdü. Tiyatrosunda onun yeniden hayata dönüşünü kutlarken öleceğini de unutmazlar, o yüzden tragedyalar oynarlardı. Dionysos trajik yanları olan bir tanrıdır.
Dionysos bu yanıyla bir taraftan da ölümün son olmadığını gösterirdi. Ona inananlar ölümün ötesinde bir hayatın olduğunu bilirlerdi. şarap tanrısı dirilen bir ölü değil, ölen bir diriydi.
Dionysos her bakımdan doğaya yöneliktir. Ancak simgelediği asıl güç doğanın kendisi değil, insanla doğa arasındaki bir ilişki, insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü bir güçtür. Doğa sırlarına ve gücüne ermek, yani tanrılaşmak insanoğlunun ulaşmayı istediği bir aşamadır. Dionysos bu aşamaya ulaşmanın yolunu herkese açar. Bu yol, şarap ve sarhoşluktur. İnsan yaratacılığının kökeninde bulunan gücü, şarabı elde ettikten sonra kazanmıştır.

Dionysos bu nitelikleriyle Yunan yazınının en önemli kolu olan tragedyayı doğurmuştur. Özellikle V.yy. sonlarında Yunanistan’da son derece yaygınlaşmıştır. Hıristiyanlığın bu bölgelerde hızla yayılmasında bu dinin önemli katkısı olmuştur. Dionysos’un mistik akımlar ve tarikatler üzerindeki etkisi Anadolu’da da açık bir şekilde hissedilir. Bektaşiliğin ve günümüze dek önemini yitirmeyen başka tarikatlerin kaynağında Dionysos dininin bulunduğu artık herkesce kabul görmektedir.
Dionysos tasvirlerinde çoğu kez genç bir adam olarak gösterilir. Kabarık, dalgalı saçları arasında üzüm ve asma yapraklarından oluşan bir çelenk, elinde kantharos vardır. Diğer elinde ise ucu çam kozalağı ile sonuçlanan, üzerine sarmaşıklar sarılı thyrsos tutmaktadır.

Hermes, Zeus ile Titanlar soyundan gelen Maia’nın oğludur.Bir başka adı Argiphontes’tir.
Doğduğu günün akşamı kundağını çözüp beşiğinden çıkar. Mağaranın önündeki kaplumbağayı öldürüp içini boşaltarak yedi tel takar ve bir kithara haline getirir. Sonra Apollon’un sürüsünden 50 inek çalarak onları bir mağaraya saklar. Gerçeği öğrenen Apollon, Hermes’in mağarasına gelir, orada beşiğinde uyuyan Hermes inekleri çaldığını inkar eder. Bunun üzerine Zeus’un yargıçlığına başvurulur. Zeus’un kararı Hermes’in inekleri Apollon’a geri vermesidir.Ancak mağarada kitharayı gören Apollon sazı alıp karşılığında inekleri vermeyi kabul eder. Hermes bundan sonra Pan kavalını içat eder. Apollon Syrinks denilen bu kavalı da ister ve karşılığında kerykaion denilen sihirli altın değneğini verir. Hermes bu değnekle habercilerin ve hırsızların tanrısı olur. Zeus da çocuklarının arasında en akıllısı ve kurnazı olan Hermes’i kendisine haberci olarak seçmiştir.

Hermes, Zeus’un buyruklarını ölümlülere ve tanrılara iletir.Hermes Olymposlu diğer tanrılar arasında da haberleşmeyi sağlar.Haberci tanrı Hermes efsanelerde daima kanatlı ayakkabıları ve başlığıyla anılır. Hermes Yunan tanrıları içinde en renkli kişiliklerden biridir, tanrı olarak nitelikleri çok fazladır.
1.Sürülerin tanrısıdır. Arkaik dönem Yunan sanatında çoğu kez omuzlarında bir koçla tasvir edilir. Odysseus’un karısı Penelope ile Arkadia dağlarında birleşmelerinden çobanların tanrısı Pan doğmuştur.
2.Hile ve hırsızların tanrısıdır. Bu konudaki öykü, Hermes’e ait efsanelerin en ilginçlerinden biridir. Hermes doğduğu gün olağanüstü işlere girişmiş ve aklı va yetenekleriyle tanrıların hepsinden daha üstün ve kurnaz olduğunu kanıtlamıştır:
3.Güzel ve inandırıcı konuşur. Bu özelliğiyle hatiplerin tanrısıdır.
4.Hermes yolları, yolcuları, tüccarları ve ticareti korur. Yollara dikilen Herme denilen heykelleri, İlkçağın kilometre taşlarıdır. Bunlar bir tanrı büstü ve fallos simgesini taşıyan yuvarlak veya dörtgen kaidelerdir.
5.Hermes yeraltı ile yerüstü arasında habercilik yapar, ölenlerin ruhunu yeraltı ülkesine, Hades’e götürür.
6.Zeus’un gönderdiği uykuyu ve rüyaları insanlara iletmek onun görevidir.Bunu Apollon’un kendisine verdiği değnekle yapar.
Hermes’in pek çok önemli efsanede rolü vardır. Homeros’un destanlarında Zeus’un habercisidir. Üç güzeller efsanesinde Hera, Athena ve Aphrodite’yi İda Dağı’na götürür, Paris’e altın elmayı o verir. Odysseus’u Kalypso’nun elinden kurtarır. Hero’nun Io’nun başına diktiği Argos’u Zeus’un emriyle o öldürür. Dionyssos’u Hera’nın hışmından kurtarmak için kaçırır ve büyütür.

Zeus’un güzel saçlı Leto’dan olan oğlu ve Artemis’in ikiz kardeşidir. Yunan mitolojsindeki en önemli tanrılardan biridir.Kıta Yunanistan’a özgü bir tanrı olarak kabul edilirken, yapılan araştırmalar Apollon’un artık Anadolu kökenli bir tanrı olduğunu ortaya koymuştur.Apollon kelimesi de Yunanca değildir. Azra Erhat, Apollon’un asıl doğum yerinin Anadolu kıyıları yani Lykia ve özellikle doğduğu kentin Patara olduğunu belirtmektedir. İlyada’nın bazı bölümlerinde Apollon, Lykegenos sıfatıyla da anılmaktadır. Likyalı anlamına gelen bu sıfat onun Likya bölgesiyle bağlantısını gösterir.
Efsanelerinde okçu, gümüş yaylı ya da hedefi vuran anlamında değişik sıfatlarla da anılmaktadır.Bazı efsanelerde onun için parlak, ışık saçan anlamına gelen Phoibos sıfatı kullanılır. Ancak Apollon güneş ya da ışık tanrısı değildir. Asıl güneş tanrısı Helios’tur. Apollon’un sıfatlarından biri de sarışındır. Bu sıfat Apollon’un yaydığı ışığa işaret edebileceği gibi doğrudan doğruya onun saç rengi ile de bağlantılı olabilir.
Apollon çok iyi bir okçudur, hedefini hiç bir zaman şaşırmaz.Kardeşi Artemis ile paylaştığı bu okçuluk yeteneği Apollon’a büyük bir üstünlük sağlar.Apollon ve Artemis’in oklarıyla ölmek tatlı, acısız, uykuya dalar gibi huzurlu bir ölüm demektir.

Aletlerden ok, yay ve lir; hayvanlardan kurt, yunus balığı, kuğu, karga; bitkilerden defne, palmiye ve zeytin ağacı tanrının simgeleridir.
Bir tanrı olarak Apollon’un nitelikleri çok fazladır.
1) Ekin-tarım tanrısıdır.
2) Çobanların tanrısıdır.
3) Sağlık ve ceza tanrısıdır.İnsanları iyileştirir, onları suçlarından arındırır (bu niteliği oğlu Asklepios’a geçmiştir).Ama aynı zamanda oklarıyla etrafa veba ve ölüm de saçar (İlyada’da Troya savaşı sırasında Akha ordularına oklarıyla veba salmıştır).
4) Geleceği haber verir. Apollon bilicilik tanrısıdır. Apollon tarafından esinlenen insanlar bilici, kahin veya falcı olurlar.Bilicilik İlkçağ’da son derece önem verilen adeta bir sanattır.Yunan efsanelerinde Delphoi önemli bilicilik merkezi olarak geçer. Efsaneye göre;
Gaia, Python adında bir ejder doğurmuş, Python, Delphoi’da bulunan bilicilik merkezine bekçi olmuştur.Başlangıçta buranın adı Python imiş.Apollon doğduktan 4 gün sonra Hephaistos’un oklarıyla silahlanarak Delphoi’a gitmiş, Python’u öldürerek aynı yere kendi bilicilik merkezini kurmuştur.
Ancak ne var ki İlk Çağın ilk ve en önemli bilicilik merkezleri Anadolu’dadır. Anadolu’daki en önemli ve en eski merkez Didim’dir (Apollon’un doğum yeri olan Patara’da önemli bir merkezdir).Didim’deki bilicilerin çoğu kadındır. Ellerindeki kutsal bir değnekle kuyunun başında oturur, sularda gördükleri ışıltıları yorumlar, rahiplere bildirirler.Bilici kadınlar arasında en ünlüsü Troya kralı Priamos’un kızı Kassandra’dır.
5) Kent kapılarındaki bekçiliğinden dolayı yeni kurulan şehirlerin koruyucusu, günlük yaşamın düzenleyicisidir.Yol ve kapılar tanrısıdır.
6) Güzel sanatların bilim ve müziğin koruyucusudur. Musalar korosunun yöneticisi olarak ün yapmış, bu konuda pek çok efsane oluşmuştur. Kimi yetenekleri konusunda Apollon son derece kıskançtır. Bu, özellikle Phrigya’lı Marsyas’a karşı öfkesini konu eden bir mitosta çok belirgindir. Marsyas iki delikli kavalın bulucusu sayılır.Ancak bu kavalı asıl bulan tanrıça Athena’dır.
Athena bir gün kavalını çalarken derede yansımasını görür.Kavalını, yanaklarını şişirip çirkinleştirdiği için dereye atar.Marsyas kavalı bulur ve çalmaya başlar.Giderek ustalaşır ve musalar korosunun yöneticisi olur. Kendine olan güveni onu, Tanrı Apollon’nun liriyle yarışmaya cüret ettirir. Apollon yarışmayı tek bir koşulla kabul eder.Yenen yenilene istediği cezayı verebilecektir.Hakem, Musalar ve Phrigya kralı Midas’tır.Musalar Apollon’u, Kral Midas Marsyas’ı birinci seçer.Çok sinirlenen Apollon, Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirir.Marsyas’ı da bir çam ağacına bağlayıp diri diri derisini yüzer.Ancak daha sonra buna çok pişman olur, lirini kırarak bir daha hiç çalmaz. Marsyas’ı bir ırmak (Çine Çayı) haline getirir.
Apollon çeşitli özelliklere sahip olsa da tasvirlerde genellikle tek bir biçimde gösterilir. Güçlü ve ideal fiziğiyle genç erkek güzelliğini temsil eder ve genellikle çıplaktır.
Efsanelerde Apollon’un aşkları da önemli yer tutmaktadır. Bunların en ünlüsü Daphne’dir.Ancak Daphne ona yüz vermez.Apollon’dan korkup kaçar ancak ondan hızlı olan Apollon koşarak kızı yakalar. Athena gibi bakire kalmaya yemin eden Daphne bunun üzerine kendisini saklması için toprağa yalvarır, bu isteği kabul edilir.Vücudu bir defne ağacına, saçları güzel kokulu yapraklara dönüşmüştür. Bu duruma çok üzülen Apollon defneyi kutsal ağacı yapmış, ünlü ozan ve savaşçıları defne yapraklarından yapılmış taçlarla onurlandırmıştır.


Artemis, Yunan mitolojisine göre Leto ile Zeus kızı, Apollon’un kız kardeşidir.Doğum yerinin Efes olduğu kabul edilir. Adı, Apollon7un adı gibi Yunanca değildir. Dokunulmamış, bozulmamış anlamına gelen ‘artemes’ sıfatından türetilmiş olması mümkündür.
Artemis ok, yay ve arabayla yakından ilgilidir. Onun için “hedefi vuran”, “gümüş yaylı” sıfatları da kullanılmıştır. Yayını sadece avlanmak için değil kardeşi Apollon gibi insanları cezalandırmak ve öldürmek, için de kullanır. Örneğin bir kerede 14 çocuk doğurduğunu söyleyerektanrıçaya nisbet yapan Manisalı Niobe’nin çocuklarını oklarıyla öldürmüştür. Çocuk doğururken ölen kadınlardan da Artemis sorumludur. Tanrıçanın zalimliği ile bir başka hikayede avcı Aktaion’la ilgilidir; Kentavros Kheiron’un yetiştirmesi Aktaion öyle yaman bir avcıdır ki, Thebai bölgesinde onun üstüne kimse yoktur. Gurura kapıldığı için Artemis’ten daha üstün bir avcı olduğunu söylemiştir. Bundan başka bir de tanrıçayı derede çıplak yıkanırken gözetlemiştir. Bu küstahlığa dayanamayan Artemis’te Aktaion’u geyiğe dönüştürmüş ve elli köpeğini de üstüne salmıştır. Parçaladıkları geyiğin kendi efendileri olduğunu anlamayan hayvanlar uluyarak Aktaion’u aramaya koyulmuşlar, sonunda Kheiron da onları avutmak için Aktaion’un heykelini yapmıştır.
Bazı efsanelerde Artemis doğa güçlerini ve özellikle hayvanları elinde tutan Potnia Theron olarak gösterilir. Bazı destanlarda avcılık ve bakire nitelikleri de yer almaktadır. Artemis, Efes Artemis’inde olduğu gibi kişiliğinde dişiliğinin 3 aşamasını; yani kızlık, kadınlık ve analık aşamalarını birleştirir.

Yunan mitolojisinde Apollon güneşle, Artemis’de ayla bağlantılıdır. Bu nedenle Artemis, Phoibe ve Selene (latince Luna) adlarını da almıştır. Artemis Olympos tanrılarıyla ilişkisi olmayan ve hiç bir efsaneye karışmayan Efes Artemis’inin pek çok özelliğini yansıttığı için Anadolulu olarak kabul edilmiştir.Bazı şairler tarafından gökte Selene, yeryüzünde Artemis ve yeraltında karanlığa büründüğü zaman bu güçlere egemen kılan Hekate ile bir tutulur.
Efes Artemisi; Efes, İlkçağın en önemli merkezlerinden biridir. Ününü çok üstün bir uygarlık seviyesine sahip olmasının yanı sıra iki dinin merkezi olmasından da kaynaklanır. Daha sonra Artemis’e dönüşecek olan Anadolu’nun ana tanrıçası Kybele’nin dini ve daha sonra ki Hz.İsa dini.Hıristiyanlığın ilk yıllarında kurulan yedi kiliseden ilki Efes’te kurulmuştur. Efes’te kazılarda ortaya çıkartılan üç Artemis heykeli çok memeli Artemis motifinin kaynağının Efes olduğunu gösterir. Efes’in çok memeli Artemis heykelleri tanrıçanın doğaya hakimiyetini ve her türlü uygarlığın koruyucusu olduğunu simgeler. Heykellerden birininin başında 3 katlı kule biçimli tapınak vardır. Bu şehirlerin koruyucusu olduğunun sembolüdür. Ensesi dolunay biçiminde bir diskle çevrilidir, bu onun bakireliğinin işaretidir (bozulmamış ay). Alnındaki hilal ise ay tanrıçası olduğunun işaretidir. Diskin iki yanında beşer grifon, yani kartal başlı aslan vardır. Boynuna burç işaretlerinin yer aldığı kalın bir gerdanlık takmıştır.Gerdanlığın altında 4 sıra halinde, sayısı 17 ile 40 arasında değişen memeleri vardır (Polymastos yani çok memeli). Bunlar tanrıçanın bolluk ve bereket simgeleridir. Altı kat halindeki eteği, dörtgen biçimli plakalara bölünmüştür. Her dörtgenin içinde aslanlar, boğalar, keçiler,grifonlar, sfenksler ve arılar kabartma olarak gösterilmiştir. Bunlar Artemis’in doğa üstündeki egemenliğinin simgeleri olmalıdır. Efes Artemis heykelinin değişmez kutsal simgelerinden biri de üç sayısıdır. Bu sayı ile Artemis’in üçlü karekteri dile gelmektedir; bakire, kadın ve anne.
MÖ 5.yy.da yapılmış olan Efes Artemis Tapınağı, dünyanın yedi harikasından biriydi. İlkçağ’da Efes’te Artemis kültü son derece güçlüydü bu sebeple Efes, Anadolu’da Hıristiyanlığa karşı en büyük direnci gösteren kent olmuştur.Ancak Hıristiyanlık çok köklü bir şekilde yerleşmiştir. Efesliler Hıristiyanlığı Meryem sayesinde benimsemişlerdi. Tanrıça Artemis’in pekçok özelliği Meryem’e aktarılmıştır.Bu açıdan bakılınca Efes’te, Kybele, Artemis ve Meryem Ana kültleri hiçbir kesintiye uğramamıştır.



Kronos ile Rheia’nın kızı. Ocağı simgeleyen ateş tanrıçası. Soyut bir kavram olan Kutsal ateşi simgeler. Poseidon ve Apollon ona talip olduğu halde hiç evlenmemiştir. Her tapınakta ve her evde sunağı vardı.
Roma mitolojisinde, Yunandan daha çok önem kazanmıştır. Roma’da onun adına tapınak yapılmıştır. Buradaki rahibelere Vesta rahibeleri denmiştir. Bu rahibelerde Hestia/Vesta gibi bakiredir.

Homeros destanlarındaki güzel saçlı, güzel örgülü kraliçe. Toprak ve bereket tanrıçası. Hesiodos’a göre Kronos ile Rheia’nın kızı, yani ikinci kuşak tanrılar soyundandır. Ekinleri ve özellikle buğdayı simgeler. Zeus ile birleşmesinden Persephone doğmuştur.
Demeter’in yatağına girdi Zeus
Canlıları doyuran, tarlalar tanrıçasının.
Ak kollu Persephone’yi doğurdu Demeter,
yer altı tanrısı Aidoneus
kaçırdı onu anasının koynundan
ve bilge Zeus bıraktı kızını ona.(Hesiodos, Theogonie, 911 vd.)

Demeter ekinleri ve özellikle buğdayı simgeler. En çok tapınım gördüğü yerler İtalya, Girit ve Trakya’dır. Onun tek efsanesi mevsimlerle ilgilidir. Bu efsane Yunan dünyasının daha çok buğday üreten bölgelerinde gelişmiş ve tutulmuştur. Hem efsanede, hem de tapınımında kızı Persephone ile birlikte anılır, bunlara “iki tanrıça” denir. Efsaneye göre Persephone bir gün oyun arkadaşlarıyla birlikte çayırda çiçek toplarken toprak yarılmış ve Hades arabasıyla çıkarak kızı yeraltı ülkesine kaçırmış ve orada ona nar yedirmiştir.İnanışa göre ölüler ülkesinde bir şey yiyen Hades’ten geri çıkamaz. Çok üzülen Demeter kızını aramak için yollara düşmüş ancak hiç bir yerde bulamamıştır. Bunun üzerine yaşama küserek ıssız bir köşeye çekilmiştir. Demeter’in küsmesiyle toprağın bereketi uçup gitmiş, kıtlık başgöstermiştir. Tanrı Zeus duruma müdahale ederek sorunu çözümlemiştir.Bundan sonra Persephone kışı kocası Hades’in, bahar ve yazı Demeter’in yanında geçirmeye başlamış ve toprağa yeniden bereket gelmiştir.
Demeter’in çeşitli sevgilileri ve bu ilişkilerinden pek çok çocuğu olmuştur.Bunların içinde en ünlüsü, ölümlü bir erkek İasion’dan olan oğlu Plutos (Servet ve zenginlik tanrısı)’tur.
Zeus’la Demeter’in kızı olan Persephone, Kore yani genç kız olarak ta anılmaktadır. Önceleri bereket ve toprağı simgelerken Hades tarafından kaçırılmasından sonra ölüler ülkesinin tanrıçası olmuştur.

Zeus yeryüzünün hakimiyetini kardeşleri arasında bölüştürürken yeraltıda Hades’in payına düşmüştür. İnsanların ve tanrıların hiç sevmedikleri sert, zalim tanrı Hades, karısı Persephone ile birlikte, gölgeler halinde dolaşan ölülere hükmeden yer altı ülkesindeki saraylarında yaşarlar.
Hades kelimesi görünmeyen anlamına gelir. Başındaki sihirli başlık onu görünmez kılar. Hades yalnız yer altı, ölüler ülkesinin tanrısının adı değil, aynı zamanda ölüler ülkesinin adı da olmuştur. Tanrı Hades ölüler ülkesinden ayrılmaz, diğer tanrıların katıldıkları şölenlere katılmaz. Sadece bir kez Olympos’taki Paian adındaki doktoru ziyaret etmiştir. Efsanelerde adı sıkça geçmez. Onunla ilgili tek efsane Persephone’yi kaçırmasıyla ilgili olandır. Hades çok sık tasvir edilen bir tanrı da değildir. Genellikle Persephone ya da atribusu da olan Kerberos adındaki üç başlı köpekle birlikte tasvir edilir.

Homeros Hades’i gölgelerin yaşadığı belirsiz bir yer olarak düşünür. Ona göre Hades’te herşey bir hayaldir. Ölüler ülkesinin asıl ayrıntılı tanımını Vergilius yapmıştır. Vergilius Hades’in haritasını çıkarmış ve şöyle tanıtmıştır. Hades ülkesi Tartaros ve Erebos olarak ikiye ayrılır. İnsanlar ölünce önce Erebos’a, oradan da yeraltının en derin bölümü olan Tartaros’a gider. Erebos’da bekleyen ihtiyar kayıkçı Kharon ölülerin ruhlarını kayığa bindirerek karşı kıyıya, Tartaros’un kapısına götürür. Tartaros’un kapısı önünde gelenleri içeri alan, ancak dışarı bırakmayan üç başlı, ejder kuyruklu köpek Kerberos vardır. Ölüler önce üç yargıcın önüne çıkarılır. Orada kötüler sonsuz acı çekmeye, iyiler de mutluluk içinde yaşamaya Elysion kırlarına gönderilir. Hades’te yeraltını dünyadan ayıran üç ırmak vardır; Phlegeton (ateş ırmağı), Lethe (unutuş ırmağı) ve tanrıların adına yemin ettikleri kutsal ırmak Sytks bulunur.
Uyku ve kardeşi ölüm de Hades’te yaşar. Zeus gibi tanrı Hades’te insanlara rüyaları gönderir. Düşler yer altı dünyasından çıkarken iki kapıdan geçerler. Boynuz kapıdan çıkanlar güzel, iyi rüyalar, fildişi kapıdan çıkanlar kötü rüyalardır.
Homeros’tan başka Roma döneminde Vergilius ve Ortaçağ’da da Dante Ölüler Ülkesini eserlerinde betimlemişlerdir.
Hades’in bir diğer adı da Pluton’dur. Zengin anlamına gelen bu sıfatla yer altındaki tüm hazinelerin Hades’in olduğu belirtilmek istenmiştir.

Yunanlıların dünya görüşüne göre, yeryüzü yuvarlak ve yassı bir diske benziyordu. Okeanos’ta bu diski çepeçevre saran aslında bir deniz değil, evrensel bir ırmak ve ırmakların babası olarak tasarlanır. Okeanos anaforlu, dalgalı bir su olarak düşünülür. Coğrafya bilgilerinin artmasıyla birlikte Okeanos büyük denizlere özellikle de Atlantik Okyanusu’na verilen isim olmuştur.

Hesiodos’a göre Gaia’nın Uranos (Gök) ile birleşmesi sonucu, altısı kız altısı erkek Titanlar (Devler) oluşur. Okeanos, Titan olmasına karşın tanrı olaylarına karışmayarak dünyanın ucuna çekilip oraya yerleşmiştir. Hesiodos’un Theogonie’sinde Okeanos yine bir Titan olan denizin doğurgan gücünü simgeleyen Tethys ile evlenmiştir. Bu evlilikten sayısı 3000′i bulan bütün ırmaklar ve yine 3000 deniz kızı (Okeanos Kızları) doğmuştur. Bu kızlar dereleri ve su kaynaklarını temsil ediyorlardı. Bu deniz kızları arasında Styks, Asia, Metis, Dione, Filira tanrı ya da kahramanlarla birleşmişlerdir.
Okeanos ile Tethys tanrılardan uzak, kendilerine göre bir hayat sürerler. Pek çok tanrıyı saraylarında konuk etmişlerdir. İlyada da Hera şöyle demektedir;
Gidiyorum bol besi veren toprağın bir ucuna, Tanrıların atası Okeanos’la, ana Tethys’i görmeye.
Onlar almışlardı beni Rheia’nın elinden, saraylarında iyice beslemişler, büyütmüşlerdi.

Zeus’un kardeşidir. Zeus ona denizlerin, deniz canlılarının ve tüm akarsuların hakimiyetini vermiştir. Poseidon’a yer altında yürüyen denir. Depremler yaratır ve karaları sarsar. Aynı zamanda atlarında tanrısıdır. Tunç nallı atların çektiği arabası ile hem denizin altından hem de üstünden gidebilir. Yunus balığının yanısıra Poseidon’un elinde taşıdığı üç çatallı yaba onun simgesidir (atribu). Bu yabayı fırlattığı zaman, denizde fırtınalar ve korkunç dalgalar yaratabilir. Görünüşü Zeus’a benzer, orta yaşlı ve sakallıdır. Poseidon, Zeus ve Athena ile devamlı mücadele halindedir. Özellikle Atina kentinin baş tanrısının belirlenmesi için mücadele vermişlerdir. Poseidon kente at, Athena da zeytin ağacı bağışlamıştır. Atinalıların Athena’nın bağışını seçmeleri üzerine kızan Poseidon yabasını yere vurmuş kentin de içinde bulunduğu yarım adanın tuzlu sular altında kalmasını sağlamıştır.
Poseidon, Nereidlerden (su perisi) Amphitrite ile evlidir. Bu tanrı çiftinin Triton adındaki çocuklarının vücudunun üst yarısı insan, alt yarısı balık şeklindedir. Birleşme yerinde de bir çift at bacağı vardır. Daha sonraları bu tür deniz canavarlarının hepsine birden Triton denmiştir.

Triton deniz kabuğundan (deniz minaresi) borusunu öttürerek, denize hükmeder. Tatlı ve güzel nağmelerle denizin azgın dalgalarının yumuşamasına neden olur. Poseidon’un başka sevgililerinden çocukları da olmuştur. Bunlardan biri de insan yiyen bir dev olan Polyphemos’tur. Odysseus arkadaşlarını yiyen devi sarhoş edip, tek gözünü kör etmiştir. Bu nedenle de Poseidon’un düşmanı olmuştur.

Baş tanrı Zeus’un karısı ve kız kardeşidir. Yunanlılara göre Zeus ile Hera’nın düğünleri, yeryüzündeki her türlü bolluk ve verimliliğinin simgesidir.Bu evliliğe Hieros Gamos (Kutsal evlilik) adı verilir. Zeus ile Hera’nın evliliğinden Ares, Hebe ve Hephaistos doğmuştur.
Zeus ile Olympos’a yerleşen tanrıça Zeus’un saltanatını paylaşmıştır. Onun gibi hayata, dünya düzenine, fırtına, rüzgar ve yağmurlara, mevsimlerin değişmesine hükmetmiştir. Her şeyden önce kadınları gözetir, onların hayatını düzenler, analığı ve doğumu koruyan bir tanrıça olmuştur. Evliliğin kutsal düzenini bozan herkes özellikle de Zeus’un sevgilileri ve çocukları en büyük düşmanlarıdır. Simgeleri tavus kuşu, nar ve zambaktır. Hera daima dolgun vücutlu, gür saçlı güzel bir kadın olarak tasvir edilmiştir
Hera aynı zamanda geçimsiz, hırslı, kindar ve tutkulu bir kadındır. İşlerini çoğunlukla düzen kurarak yürütür. Hera tipik Yunan tanrıçası olarak Yunan yarımadasının ırk, soy, din ve dünya görüşlerini, çıkarlarını Anadolu’ya ve Ege’ye karşı savunmuştur. Argos Hera’nın kutsal ilidir. En ünlü tapınağı Samos adasında bulunur.
Üç güzeller yarışmasında birinciliği Afrodit’e kaptırması Paris ve Troya’ya karşı bitmez bir kin duymasına neden olmuş ve Troya’nın yokedilmesini istemiştir. Savaş boyunca hep Akhaları tutmuş, savaş Troyalıların lehine döndüğü zaman İda Dağı’nda savaşı seyreden Zeus’un yanına gelerek onunla sevişip, oyalayarak diğer tanrılarla birlikte Akhalara yardım etmiştir.
Hera, Afrodit’ten sonra en güzel tanrıça olduğu halde bunu hiç bir zaman kullanmamış, kendisine aşık olan erkekleri hep reddetmiş, Zeus’a hep sadık kalmıştır. Güzelliğini hep Zeus’a sunmuş, her yıl Kanathos Irmağının kutsal sularında yıkanarak bekaretini geri almıştır.

Tanrılar tanrısı ve Olympos tanrıların en güçlüsüdür. Yunanlılar Zeus’u Balkan yarımadasına göçleri sırasında getirdiler. Göçmen Yunanlıların Zeus ile yerli tanrılar arasında bazı ilişkiler kuruldu. Yerli Argos tanrısı Zeus’un karısı oldu. Eski tanrılar Hera, Hades ve Poseidon onun kardeşleri sayıldı. Girit ve Trakya’nın tanrıları Athena, Apollon, Artemis, Ares ve Dionysos ise Zeus’un çocukları olarak kabul edildi.
Gökyüzü tanrısı olan Zeus’ta, gökle ilgili doğal güçlerin hepsi kişileşir. Işık, aydınlık, bulut, gök gürlemesi, şimşek, yıldırım Zeus’un emri altındadır. Gökteki nesnelerin uyumu, yeryüzündeki düzen, bilgelik Zeus’a bağlıdır. Ölümlüler ve ölümsüzler onun buyruğu altındadır. Zeus’un adına her zaman Kronosoğlu ve Olymposlu sıfatları eklenmiştir. Olympos’ta taht kuran tanrılar tanrısı Zeus, demirci tanrı Hephaistos’un yaptığı krallık asasını taşır.

Jupiter & Thetis( Ingres, Jean-Auguste-Dominique )
Tasvirlerinde orta yaşlı, güçlü, uzun ve gür saç ve sakalı olan bir görünümdedir.Elinde Kykloplar’dan aldığı yıldırım demetini tutar. Yanında kutsal kuşu olan kartal vardır. Krallık gücünü simgeleyen asasını kime verirse o kral olur. Bütün krallar Zeus’tan doğma ve onun yetiştirmesi olarak kabul edilirler.Bu nedenle güç ve yetkilerini iyi kullanmazlarsa Zeus onları cezalandırır. En sevgili oğlu, geleceği bildiren tanrı Apollon, en sevdiği kızı ise akıl ve savaş tanrıçası Athena’dır.

Zeus iyiliksever ve konukseverdir, zorda kalanlara, gariplere sevgi ve saygı gösterilmesini ister. Bu nedenle adalete dayanan insanca bir düzenin kurucusu ve koruyucusudur. Ulusların bağımsızlığının koruyucusudur.
Zeus güçlü bir tanrı olmasına rağmen ölümlülere özgü zaafları ve tutkuları vardır. Karısı Hera’dan çekinmesine rağmen yasak aşklar yaşamaktan ve serüvenlere atılmaktan kaçınmamıştır. Bu ilişkilerinden bazılarında şekil değiştirdiği de görülür. Örneğin Zeus, Hera’ya soğuktan titreyen guguk kuşu şeklinde yanaşmıştır. Boğa kılığına girerek de Europe’yi kaçırmıştır. Leda bir kuğu biçiminde, Antiope’ye satir kılığına girerek yanaşmıştır. Babasının yer altındaki tunç kaplı bir odaya hapsettiği Danae’e altın damlası şekline girerek ulaşmıştır. Evli bir kadın olan Alkmene’yle de kadının kocasının görünümünü alarak birleşmiştir. Troya Kralının oğlu olan Ganymedes’i kartal biçimine girerek kaçırmıştır. Bu çapkınlıkların sonucu Apollon, Artemis, Athena, Ares, Hermes, Dionysos ve Persephone gibi ölümsüz (tanrı-tanrıça), Perseus, Herakles ve Dioskurlar gibi ölümlü çok sayıda çocukları olmuştur.

Evrenin oluşumu en eski çağlarda bile çok merak edilmiş konulardan biridir. Homeros başlangıç olarak suyu kabul eder. Bir disk şeklinde olan yeryüzünün çevresini Okeanos denilen bir ırmağın kuşattığını söyler. Hesiodos’un evrenin oluşumuyla ilgili açıklaması antik çağda daha çok kabül görmüştür. Tanrıların yaratılışı (Theogonie) adlı eserinde dünyanın oluşumunu şöyle açıklar; “Evren yaratılmadan önce, başlangıçta Khaos denilen boşluk ya da şekil verilmemiş bir adam vardı. Khaos’tan Gaia yani toprak meydana geldi. Gaia kendi kendine kocasız olarak (Parthenogenesis), Pontos (deniz) ve Uranos (gök)’u meydana getirdi. Bundan sonra da Gaia, Eros’un etkisiyle kendinden olma Uranos ve Pontos ile birleşmiştir.
Pontos ve Gaia’nın birleşmesinden Nereus, Thaumas, Phorkys ve Keto doğmuştur. Tanrıların atası sayılan Uranos’un Gaia ile birleşmesinden Tepegözler de denilen Kyklop’lar, yüzer kolları olan Hekatonheir’ler ve Titanlar meydana geldi.
Başlangıçta en büyük tanrı Uranos’tur. Uranos kendi çocukları Kyklopların çok kuvvetlendiklerini görünce onları yeraltının en karanlık yeri olan Tartaros’a hapsetmiştir. Analık duyguları kabaran Gaia, diğer çocukları olan Titanları yardıma çağırmış, bu çağrıya yalnız en küçük oğul Kronos yanıt vermiştir. Toprağın altında demir madenini yetiştiren Kronos bu madenle kendine bir orak yapmıştı. Yaptığı orakla babası Uronos’un cinsel organını kesmiştir.
Tahtından düşen Uranos, oğlu Kronos’a “senin bana yaptıklarını çocuklarında sana yapacak” demiştir.
Bundan böyle evrenin sahibi olan Kronos’un kızkardeşi Rheia ile evliliğinden Zeus, Hades, Poseidon, Hestia, Hera ve Demeter olmak üzere altı çocuğu olmuştur. Evrenin yönetimini tek başında elinde tutan Kronos’ta (Satürn) egemenliği başka biriyle paylaşmak istemediğinden doğan çocuklarını yutuyordu. Rheia en son doğan Zeus’u babasına vermedi ve onun yerine bir kaya parçası yutturdu. Zeus Girit’te bir mağarada Rheia’nın rahipleri Kuret’ler tarafından büyütüldü. Amaltheia adlı keçi onu sütüyle besledi. Zeus büyüdükten sonra kardeşlerini babasının midesinden kurtarmıştır. Onlarla beraber titanlar savaşı başlamıştır. Zeus, Tartaros’tan Kyklopları ile Hekatonkheir’ları da kurtarmıştır. Kykloplar ona gökgürültüsünü ve şimşeği hediye etmişlerdir.
Zeus yeraltını kardeşi Hades’e, denizleri Poseidon’a vermiştir. Kendisi de gökler tanrısı olmuştur.
(Poseidon konuşur)
Dünya üçe bölündü, üçümüzde aldık payımızı,
Kura çekildi, köpüklü deniz düştü bana…
Sisli karanlıklar ülkesi düştü Hades’in payına…
İnanca göre Yunan tanrıları, Yunanistan’da Teselya ve Makedonya arasında yer alan Olympos Dağı’ndaki Hephaistos’un inşa ettiği muhteşem saraylarında yaşar, Nektar içip Ambrosia yiyerek beslenirlerdi. Zeus’un kardeşleri, ölümlü ve ölümsüz kadınlardan olan çocuklarına Olymposlu Tanrılar Kuşağı olarak adlandırılmışlardır.

Homeros: Yunan mitolojisinin ilk ve en önemli kaynağı Homeros’tur. Homeros’un kim olduğu henüz tam olarak ortaya çıkmış değil. Pek çok açıdan bizler için hala bir sır. Nerede doğduğu ve yaşadığı konusunda hayli yazılmış ve çizilmiş ama bunların pek çoğu birbirini tutmamaktadır. Onu ölümsüzlüğe ulaştıran iki eseri ile tanınmaktadır. Bunlar İlyada ve Odysseia’dır. Ancak bu iki eserde de kendi yaşamıyla ilgili bilgi yoktur, ozan kendinden söz etmemiştir. Homeros hakkında bilinen en kesin şeyler MÖ.850 civarında yaşadığı ve İzmirli olduğudur.
Homeros’un destanları gerçek bir dünyayı anlatır. Bu dünya iki tarih tabakası üzerine yayılır; kendi yaşadığı çağ ve eski çağlar üzerine bildikleri. Homeros sözlü geleneği sürdüren bir ozandı. Daha sonra ki ozanlar gibi O da muhtemelen saraydan saraya dolaşıp destan okurdu. Yaşadığı 9.yy.ın İonyası’nda 400 yıl önce yapılmış olan Troya Savaşı (MÖ.1200) anıları hala çok canlı ve çok iyi bilinen bir konuydu. Ne var ki bu savaşta Troya yenilmiş ve efsanenin süslediği bu olay Yunanistan’dan gelen Akhaların zaferiyle sonuçlanmıştı. Homeros’un sevgisi Troya’ya olsa bile dinleyicilerine yani efendisi olan Yunanlılar’a karşı kendisini beğendirmesinin koşulu Akhaları kahraman ve üstün görmekti.
Hem İlyada hem de Odysseia sözlü geleneğin ürünleridir. İlk kez yazıya geçirilişi İlk Çağ’da, Yunanistan’da olmuştur.
Homeros’un Troyası Schliemann’ın 1870′lerde ortaya çıkardığı bölüm değildir. Schliemann öyle olduğunu zannetmişti, ancak onun bulduğu kent, 9 katlı yerleşimin ikinci katmanı yani Anadolu’nun Tunç Çağı’na ait olan katmandır.Homeros’un Troyası ise altıncı katmandır.
İlyada; Homeros’un Yunanca İlias adını taşıyan destanı, İlyon ya da Troya olarak anılan kentin destanıdır. Konusu Troya Savaşı olmakla beraber, savaşın ancak kısa bir dönemini kapsar ve Troya efsaneleri diye andığımız büyük efsane ve masal çemberinin küçük bir bölümünü içine alır.
Troyalılar ile Akhalar arasınadaki Troya Savaşı, öncesi ve sonrasıyla 30 yıl sürmüştür (savaşın kendisi ise 10 yıl).24 bölüm ve 16.000′i aşkın dizeden oluşan bu büyük destan ise savaşın tamamını değil, 9.yılında son 51 günlük süreyi kapsar. İlyada aslında Troya’nın değil Akhilleus’un destanıdır.
İlyada destanının konusu sınırlıdır. Destan Akhilleus ile Yunan ordusunun başkomutanı Agamemnon arasında, Troya kenti önünde çıkan bir kavgayla başlar. Agamemnon, Akhilleus’un güzel gözdesi Briseis’i onun elinden almıştır. Buna kızan Akhilleus savaştan çekilir. Annesi Thetis’in yalvarmaları üzerine Zeus da savaşın seyrini Troyalılardan yana çevirir. Bunun üzerine Agamemnon Akhilleus’a bir ricacılar heyeti gönderir ve ona Briseis’i geri vermeyi teklif eder. Ancak Akhilleus savaşa dönmeyi reddeder. Bu sırada Troya kahramanı Hektor, Yunan gemilerini yakmıştır. Dostunun ölümü Akhilleus’un savaşa girmesine yolaçar. Yeni silahlarını kuşanarak Hektor’la teke tek bir mücadeleye girişir ve Hektor’u öldürür. Ölüsünü bir arabaya bağlayarak Troya çevresinde sürükletir. Sonunda merhamete gelip Hektor’un cesedini babası Troya Kralı yaşlı Priamos’a verir.
Odysseia; İlyada bir olayın, Odysseia bir kişinin yani Ithaka kralı Odysseus’un destanıdır. Latin dünyasındaki adı Ulisex’tir. 24 bölümden oluşan destan, Odysseus’un Troya’dan ülkesine dönüş yolculuğunu anlatır. Olaylar burada da İlyada’da olduğu gibi belli bir kronolojik sıraya göre anlatılmaz.
Odysseus evinden 20 yıl uzak kalmıştır. Dönüş yolculuğunda gemisi parçalanır ve Ogygia adasında nymphe Kalypso tarafından alıkonur. Destanda Odysseus’un ülkesi Ithaka’da olup bitenlerde ahlatılır.Sadık karısı Penelope sabırla kocasının dönüşünü beklemiş, oğlu Telemakhos büyümüş, babasını aramak için yolculuğa çıkmıştır. Destan, Odysseus’un ülkesine dönüşü ve kendisini bekleyen karısına kavuşmasıyla sona erer.
Yunan mitolojisi hakkında ikinci önemli kaynak Hesiodos’tur. MÖ. 8.yy. da yaşamıştır. O da İonyalı’dır. Foça’nın kuzeydoğusundaki Kyme şehrinde, yoksul bir çiftçinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Buradan Yunanistan’a göç etmiş, Helikon yamaçlarında koyun güderken Musalar yani esin perileri ona şairlik bağışlamışlardır. İşler ve Günler ve Tanrıların Yaratılışı (Theogonie) isimli iki uzun şiiri bulunmaktadır.Bunlar, Homeros destanlarından sonra Yunan mitolojisinin en değerli kaynakları olarak kabul edilir.
MÖ.7.-6.yy.da Lesbos (Midilli) adasında yaşamış ilk Yunan kadın şairi olan Sappho, Pindaros (MÖ 518-446), Kallimakhos (MÖ 310-240) ve Theokritos (MÖ 3.yy başları) Yunan mitoslarını işleyen diğer ünlü Yunan şairleridir. Eserlerinde mitosları işlemiş Latin şairleri de bulunmaktadır. Bunların en ünlüsü MÖ 70-19 yılları arasında yaşamış olan Vergilius’tur. Mitolojiye en geniş şekilde kucaklayan eseri Aeneis Destanı’dır. Lucretius (MÖ.98-55) ve Horatius (MÖ 65-8)’ta mitolojiyi işleyen ünlü Romalı şairlerdir.
Ayrıca Yunan komedi ve özellikle de tragedyalarının tek kaynağı mitoslardır. MÖ 5.yy’da yaşamış olan üç büyük tragedya yazarı Aiskhylos, Sophokles ve Euripides ile komedya türünde yazmış olan Aristophanes, Latin edebiyatında ise Seneca (MÖ 4-MS 65) ile Plautus mitolojik konuları ele alan şairlerdir.

Eski Yunan dilinde söz kavramını veren 3 kelime vardır; mitos, epos ve logos.
Mitos söylenen ya da duyulan sözdür, masal, öykü veya efsane anlamına gelir.Ancak insanlar gördüklerini, duyduklarını anlatırken kendilerinden de pek çok şey eklediklerinden mitoslara pek güven olmaz. Bu nedenle tarihçi Herodot, mitosa tarihi değeri olmayan güvenilmez söylenti demektedir. Platon’da mitosu, gerçekle ilişkisiz, uydurma boş ve gülünç bir masal diye tanımlar.
Epos, mitostan daha değişik bir anlam taşır. Belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen, okunan sözdür ve insana tanrı armağanı olarak görülmüştür. Epos, şiir, destan ve ezgi anlamına gelmiş, ozan ve edebiyatçıların dilinde insanları büyülemiştir. Eskiçağlardan bugüne epik ya da epope olarak tüm Batı dillerine yerleşmiştir.
Mitosla, epos arasında başlangıçtan itibaren bir yakınlık vardır; Mitos eposun içeriğidir ve çekirdeğini oluşturur. Epos ise mitosu biçimlendirir. Böylece epos mitosun aldığı ölçülü, süslü ve dengeli biçim olarak karşımıza çıkar ve epos ne kadar güzel ve başarılıysa mitos o kadar etkileyici olur.
Logos ise epos ve mitostan bütünüyle farklıdır. Logos gerçeğin insan sözüyle dile gelmesidir. Logos insanda düşünce, doğada kanundur. Her yerde ve her şeyde vardır.Ortaklaşa ve tanrısaldır. Düşünürün asıl görevi logosu bulmak ve sözle dile getirmektir. Logosla açılan bu yol doğruca bilime ulaşmıştır. Logos ya da loji (logia) bugün herhangi bir bilim dalını belirtmek için kullanılan ek olmuştur (Arkeoloji (eski bilimi) ), Jinekoloji (kadın bilimi) gibi).
Mitosla epos uyumlu bir şekilde birleştikleri halde, logos ile aralarında gittikçe kesinleşen bir karşıtlık bulunmaktadır. Antikçağ bilginleri insanı ve evreni anlatırken, mitosun uydurduğu eposun dile getirdiği tanrı masallarını zararlı bulurlar. Fakat yine epos (epik) türden yararlanmışlardır. Platon bile Homeros’u tanrılarla ilgili yalan uydurmakla suçlarken, kendisi de tanrılar katındaki gerçeği açıklarken doğaüstü kanıtlara yönelir ve bir mitos uydurur. Aslında bu İlkçağ insanının yazgısıdır ve mitostan ayrı düşünemez.

Yunancada söz, öykü anlamına gelen mitos (mythos), ilkel insan topluluklarının evreni, yeryüzünü ve tabiat olaylarını kişileştirerek yorumlama ve henüz sırrını çözemedikleri yaşamla ilgili her türlü oluşumu anlamlı bir biçimde açıklama gereksiniminden doğmuş öykülerdir. Eski çağ insanlarında doğa güçlerinin fizik ve etik etkilerini yansıtan mitoslar, dinlerin de başlangıcıdırlar. İlkel insanın fizik atılımlarına ek olarak metafizik ve psikolojik davranış ile yer yer tarihsel ve sosyolojik unsurları da içerirler. Örneğin; Homeros’un ünlü İlyada ve Odysseia adlı iki eserinin çıkış noktasını Akhalar ve Troyalılar arasındaki ünlü savaş oluşturur. İlyada’da savaşın son günleri, Odysseia’da ise savaşın sona ermesinden sonra evine dönmeye çalışan Odysseus adlı kahramanın hikayesi anlatılır.
Mitoslar taşıdıkları sezgi gücü, insanın doğasında var olan zaaf ve tutkuları ortaya koymasıyla çağlar üstü bir kesinliğe, çok yönlü bir kullanışa imkan verir. Bunun sonucu olarak mitoslar, günümüze değin sanatın yararlandığı bir ilham ve kültür kaynağı olmuştur.
Mitoloji, mitoslar bilimi ve mitosların sistemli bir şekilde toplamı demektir. Mitos çok tanrılı bir dinin tanrıları üzerine anlatılan efsane, mitoloji de bu efsanelerin bir araya geldiği kitap olduğuna göre mitoloji ilkçağın din kitabı olabilir mi? Olamaz, çünkü bu efsaneler tek tanrılı dinlerde söz konusu edilen inanç düzeyine hiçbir zaman ulaşmamıştır. İlkçağın mitosu laiktir ve din adamının değil sanatçının uğraşıdır. Sözlü ya da yazılı edebiyat ve sanat kollarının hepsinde konu edilen ve işlendikçe değişen mitoslar ne kadar ozan, yazar ya da sanatçı varsa o kadar biçim almış hiçbir zaman tek tanrılı dinlerin kutsal kitapları gibi değişmez ve mutlak bir hale gelmemiştir. Öylesine bir çeşitlilik ve özgürlük vardır ki Tanrıça Artemis Batı Anadolu’da başka, Yunanistan’da başkadır. Bölge bölge tanrıların özellikleri değişir. Daha eski yerel bir inancın etkilerini, yeni inanca aktarılmış olarak bulmak mümkündür. Örneğin eski adı Kilikia olan Silifke-Adana arasındaki bölgede yoğun bir biçimde tapınılan Zeus Olbios bir fırtınalar tanrısıdır. Oysa başka hiçbir yerde Zeus’un bu özelliği bu denli vurgulanmamıştır.
Mitosun gerçekle ilişkisi olup olmadığına gelince, mitosun gerçeği kendi içinde aranmalıdır.
Çok sayıda kent devletine ayrılmış olan Yunanistan’ın her bölgesi kendi yerli mitosunu yaratmıştır. Helenistik dönemde çoğalan ve karmaşık bir hale gelen efsaneleri toplama ve derleme işine girişilmiştir. Bu dönem İskenderiye ve Bergama kitaplıklarının kurulup, çalışmaya açıldığı ve elyazmalarının çoğaldığı eleştirel bir dönemdir. Efsane oluşturma Roma döneminde de devam etmiştir. Roma, Yunan mitolojisinden etkilenerek kendi din ve mitolojisini kurmak ister.Yunan tanrılarını kendi tanrılarıyla bir tutarak isimlerini değiştirir, efsanelerinin kimini benimser, kimini atar ve kimini de yerli efsaneleriyle karıştırır.
Mitoloji denince akla ilk gelen Yunan-Roma mitolojisidir. Bu hatalı bir anlayıştır. Aslında bir Akdeniz çevresi efsaneler topluluğu vardır. Onun Yunan ve Roma’ya mal edilmesi, bu efsanelerin Yunan ve Romalı yazarlar tarafından yazılmasından kaynaklanır. Bu efsanelerin çıkış yeri Anadolu, Girit, Mısır ve Mezopotamya’dır.

Antropolojinin, “kültürel antropoloji” dalı ve sosyoloji; toplumsal örgütler, davranışlar ve ilişkiler konularında ortak bir alanı paylaşır.
Sosyologlar, sanayileşmiş batı toplumları üzerinde yoğunlaşırlarken; antropologlar sanayileşmemiş toplumları da ele almışlardır. Bu türden farklı toplumsal yapılan incelenmesi, farklı bilimsel çalışma yöntemleri gerektirmiştir. Bu bağlamda antropoloji ve sosyoloji, birbirinden ayrılmıştır. Örneğin sosyoloji için çok önemli sayılan verilerden “istatistiki bilgiler”, antropoloji için pek de bir anlam ifade etmemektedir.
Sonuç olarak antropoloji ve sosyoloji, temelde kimi aynı konular üzerinde yoğunlaşmış olsalar da bu konulara yaklaşım açıları bakımından birbirlerinden ayrılmaktadır.

Hominidlerin ne zaman konuşmaya başladıkları bilinmemektedir ve dilbilgisel olarak karmaşık, gelişkin diller binlerce yıldır var olagelmiştir.
Lingüistik antropoloji, dili mekan ve zaman içinde toplumsal ve kültürel bağlamda inceleyen bir alt disiplindir.
Bazıları dilin evrensel hatlarına ilişkin çıkarsamalar yaparak bunları insan beyninin tek biçimliliğine bağlarlar. Bazıları ise çağdaş dillerden hareketle kadim dilleri yeniden kurgulamaya çalışır ve bunu yaparken tarihe ilişkin bulguları ortaya koyarlar.
Dilsel farklılaşmanın toplumsal bağlamda incelenmesine, sosyolingüistik denir. Bu, konuşmanın toplumsal farklılıkları nasıl yansıttığını gösterebilmek için, tek bir dil içindeki çeşitlilikleri inceler.
Betimleyici lingüistik, tikel dillerdeki sesleri, grameri ve anlamı inceler. Tarihsel lingüistik, zaman içindeki farklılaşmaları inceler.
Dilsel farklılaşmanın bir nedeni bölgesel lehçe ve ağızlarda olduğu üzere coğrafi farklılıklardır. Lingüistik farklılaşma toplumsal bölünmelerle de bağlantılıdır. Etnik grupların çift-dilliliği ve tikel toplumsal sınıflarla ilintili konuşmaları buna örnektir. Dil ile kültürün öbür veçheleri arasındaki bağların incelenmesinde lingüistik ve kültürel antropoloji beraber uğraş verir.

Fiziksel antropolojinin konusu, insanların zaman ve mekan içinde gösterdikleri fiziksel çeşitliliktir. Bu çeşitlilik, büyük ölçüde genetik ve çevresel etkilerin karışımıyla meydana gelmektedir. İşte bu biyolojik çeşitlilikler, fiziksel antropolojiyi 5 farklı ilgi alanına yöneltmektedir:
- Paleoantropoloji,
- Genetik,
- Büyüme ve gelişme,
- Biyolojik esneklik,
- İnsan olmayan hominidlerin (maymunlar, goriller vb.) biyoloji, davranış ve toplumsal yaşamı.
Fiziksel antropoloji, bu ilgi alanlarıyla beraber; biyoloji, zooloji, jeoloji, anatomi ve tıp gibi başka bilim alanlarıyla da bağlantılı duruma gelmektedir.
Fiziksel antropoloji, primatolojiyi de kapsamaktadır. Primatlar, en yakın akrabalarımızı; yani maymunlar ve gorilleri içermektedir. Primatologlar bu hayvanların evrimini, doğasını ve çevresini incelerler.Birçok antropolog, primatların davranışının insanların doğasına ışık tuttuğunu düşünmektedir.

Arkeolojik antropoloji; insanların kültürel örüntülerini ve davranışlarını, maddi kalıntılar aracılığıyla açıklar ve yorumlar.
Arkeologların ana ilgi alanı, tarih öncesinin incelenmesidir. Arkeologlar; tarihsel kültürleri ve yaşayan kültürleri de incelerler.
Maddi kalıntıları birincil veri olarak kullanan arkeologlar, kültürel süreçleri bu kalıntılar üzerinden irdelerler.
Arkeologlar, belirli yerleşim merkezlerinden kazı yaparak kültürel süreçleri buna göre belirlerler. Özellikle verimli topraklarda farklı dönemlerde farklı kültür imparatorlukları kurulmuş ve yok olmuştur. Arkeolojik kazılar, bu kültür imparatorluklarının toplumsal, ekonomik ve siyasal faaliyetlerini ve bunlarda zaman içinde meydana gelen değişiklikleri belirleyebilirler.

Kültürel antropoloji, toplumu ve kültürü inceler; toplumsal ve kültürel benzerlik ve farklılıkları tanımlar.
Kültürel antropolojinin iki yönü vardır ve bunlar; etnografi ve etnolojidir. Etnografi, daha çok alan araştırmaları ve alan çalışmaları üzerine temellenmiştir. Etnoloji ise kültürler arası karşılaştırmaları temele almaktadır.
Etnografi: Bir grup, toplum ya da kültürün ana niteliklerini, o toplumun içinde var olarak anlamaya ve açıklamaya çalışan antropoloji alanıdır. Alan çalışması sırasında veriler toplanır ve bunlar kitap, makale, film vb. şekillerde sunuma hazırlanır, tanımlanır, tahlil edilir ve yorumlanır. Etnograflar küçük toplulukların içinde yaşayıp onların yerel davranış, inanç, toplumsal yaşam ve din gibi faaliyetlerini incelerler.
Etnoloji: Etnografik araştırmaların sonuçlarını analiz edip karşılaştırır. Kültürel farklılık ve benzerlikler tanımlanıp açıklanır; bunların genelliğini ya da özgünlüğünü ayırt eder.

Sosyal (toplumsal) Bilim dallarından bir tanesi de antropolojidir. Sosyal bilimlerin en genci olan ve geniş anlamıyla insan bilimi olarak tanımlanan antropoloji portfolio’suz hümanizma’nın en kapsamlı disiplini olarak ortaya çıktı. Bu disiplin kapsam, konu ve yöntemle ilgili savlarını belirlemek için çok uğraş vermek zorunda kaldı. Kendisine bırakılan konuları ele aldı (diğer alanların incelemediği) ve hatta zorunlu olarak daha eski bazı alanlara da girdi. Şimdi onun kapsadığı incelemeler şunlar: prehistorya, folklor, fıziksel antropoloji ve kültürel antropoloji. Bunlar öbür toplumsal ve doğal bilimlerin, psikoloji, tarih, arkeoloji, sosyoloji ve anatominin meşru araştırma alanlarına tehlikeli biçimde yaklaşıyorlar. (Malinowski 1990:11)
Antropoloji en geniş anlamı ile insan bilim demektir. Ancak bu tanım kapsamı son derece geniş olup, insanı konu almış olan diğer disiplinlerle, antropolojinin farkına işaret etmez. Bu nedenle antropologlar kendi disiplinlerini daha kesin çizgilerle sınırlamaya çalışırlar. İlk olarak disiplinin ismini ele alalım: Antropoloji kelime yapısı olarak iki Yunanca kelimenin birleşimidir. İnsan anlamına gelen Anthropos ile düzenli bilgi anlamında olan logos. Böylece kelime anlamı olarak antropoloji, insanla ilgili düzenli bilgi anlamındadır. Antropoloji birey olarak insanla ilgilenmez. İlgisi grup içinde yaşayan insan ve bu insanın yaptıkları ve davranışlarıdır. (Saran, 1993:21) “İnsanlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları göz önüne alarak insanları karşılaştırmalı bir görüşle inceler. İnsanoğlunun evrimi, fiziksel ve toplumsal gelişiminin kurallarını ortaya çıkarır. Başka bir deyimle kültür ile ilgilidir. İnsan topluluklarının fizik yapı, kültür ve davranış bakımından farklılıklarını ele alır.” (Tezcan 1996: 1) Konuyu biraz daha açacak olursak antropoloji biz insanları inceler. (Wells 1994: 9) “İnsanoğlu’nun yaşamı ve töreleriyle ilgili hiçbir konu ya da soru antropoloji’nin inceleme alanı dışında değildir. Bu yüzdendir ki, bilimsel disiplinlerin en ilgi çekici en heyecan verici olanı antropolojidir. İlgi alanımız ne olursa olsun hepimiz için özel, ilginç bir şeyler vardır antropolojide.” (Wells 1994: 9) “Çeşitli ilimleri düzenli bir biçimde ait oldukları yere koymak isteyenler, sıra antropolojiye gelince bu ilmin yeri hususunda kolayca karar veremezler. Gerçekten antropolojinin bölümlerini meydana getiren fiziki antropoloji, kültürel antropoloji, sosyal antropoloji, arkeoloji, etnoloji, etnografya ve linguistik insanla ilgili tüm çalışmalarla sıkı sıkıya ilişkilidir.” (Saran 1971: 9) Antropoloji çeşitli özelliklerinden dolayı bazı bilim adamları tarafından taç bilim olarak kabul edilirken, bazılarınca artık bilim olarak nitelendirilmektedir. Antropoloji incelediği konular ve kendisine özgü olan yöntemleri ile diğer sosyal bilim dalları arasında özel bir yere sahiptir. Antropolojinin tanımlarında bir tanesi de antropologların sahada yaptıklarıdır. Bir antropolog antropologun ayakkabıları çamurlu olmalıdır demiştir. Bu bilim dalını diğerlerinden ayıran en önemli özellik saha çalışmalarına (alan araştırması) verdiği önemdir. Antropoloji aradığımız doğru yanıtları bulmamıza yardımcı olacaktır. Tüm bilimsel kuramlar tarihsel süreç boyunca deneme yanılma ve yeniden formülleştirme sonucu ortaya çıkmaktadır. Yeni yeni ortaya çıkan verilerin birikmesi bu süreçte önemli bir yer tutmaktadır. Mekanizmalara –bu durumda, toplum biyolojisi ve evrim mekanizmaları dahil olmak üzere- ilişkin olan düşüncelerdeki değişikliklerde aynı şekilde gündeme gelir. Bu tür değişiklikler eldeki kanıtların yorumlanmasını etkileyebilir. Böylelikle kuramların gelişmesi yeni kanıtlar olmaksızın sürebilir. Antropolojide var olan kuramı belirginleştiren unsur toplumbilimsel bir nitelik taşıması ve biz insanları konu edinen çalışmanın kavranmasıyla ilgilidir. (Lewin 1998:1)
Antropoloji insanı dolayısıyla insan toplumlarını ve kültürü incelemektedir. Fakat antropolojik çalışmalar yapılırken belirli bir çerçeveden bakılmak sureti ile araştırma yönlendirilir. Burada yapılan bir yerde antropolojinin sınırlarını belirlemektir. Antropolojinin üzerinde durduğu ve halen günümüzde geçerliliğini koruyan bazı sorular bulunmaktadır:
1-) İnsanlar ve toplumlar neden birbirlerine benziyor ?
2-) İnsanlar ve toplumlar neden birbirlerine benzemiyor ?
3-) İnsanlar ve toplumlar neden ya da nasıl değişiyor ?
Bu üç soru, antropolojinin bugünde geçerli olan temel sorunlarıdır. Ancak bu sorulara verilecek olan cevaplar günden güne değişmekte ve gelişmektedir. Yaşanan sosyo – kültürel değişme, toplumun kendi iç dinamiğindeki etkileşimlerin bir sonucu olabileceği gibi, dıştan gelen etkilerin bir ürünü, daha doğrusu iç ve dış dinamiğin bir bileşkesi olarak ortaya çıkmaktadır. Doğa nasıl biyolojik evrimin en zengin bilgi arşivini içinde bulunduruyorsa, kültürde sosyal değişmenin en güvenilir belgelerini elinde saklamaktadır. (Güvenç 1994:38) İlkel olsun, gelişmiş olsun hiçbir toplum durgun hareketsiz ve statik olarak nitelendirilemez. Her toplumda sürekli bir dinamizm, bir değişme görülür. İlkel toplumlar bile yavaşta olsa değişmektedir. Çağımız hızlı kültür değişmesi çağı olup, dünya kültürleri sürekli olarak değişmeye uğramaktadır. Fakat bu tür değişmelerin hızı farklı zamanlarda ve farklı yerlerde değişiklik göstermektedir. Antropoloji bu tür kültür değişimlerinin nedenlerini, bağlı olduğu diğer konuları ve sonuçlarını karşılaştırmalı olarak inceleyerek sosyal değişme yasaları ile ilgili sonuçlara ulaşmaya çalışır. (Tezcan 1984:1)
Antropolojiyi genel olarak iki kısma ayırabiliriz: Fiziksel Antropoloji ve Kültürel Antropoloji.
1-) Fiziksel Antropoloji: İnsanoğlunun fiziksel gelişimini, evrimini inceler. Yani, insanın biyolojik gelişmesinin tarihi ile ilgilidir. İnsanın insan olabilmek için geçirdiği aşamaları ele alır. Çeşitli insanların fiziksel özelliklerini inceler. İnsan ırklarını, insanın doğuşundan modern hale gelinceye değin geçirdiği biyo – fizyolojik değişiklik ve aşamaları, ırk karışımlarını ele alır. Irkların karşılaştırılması ve ırk ilişkileri belli başlı konularıdır. İnsanların hayvanlarla farklılıkları, iskelet ve kaslarında karşılaştırılması da diğer konulardır. (Tezcan, 1996:1) Fiziki antropoloji insan biolojisinin araştırılmasıdır fakat sadece bioloji konu edinmez. Atalarımızdan kalan fosilleri, dünyanın başlangıçtaki nüfusu boyunca çeşitli genlerin dağılımını, gen mirasının mekanizmasını, farklı bölgelerdeki insanların şekil ve renk farklılığını ya da insanların ve yakın akrabalarının davranış şekillerini inceler. Fiziki antropologlar tüm bu soruların cevabını ararken, nesnelerin yaşadığı tabii ve sosyal hayatla ilgilerini araştırılar. Yani fiziki antropolojinin gerçek çalışma alanı insanların ve onların yakın akrabalarının tabii ve sosyal durumları ya da tabiatları içerisindeki biolojik gelişimi üzerinedir. (Hunter; Whitten 1987:3)
2-) Kültürel Antropoloji: “Antropolojinin bu kolu, çeşitli alt disiplinlere ayrılmıştır. Bu disiplinler yaklaşık 100 yıllık bir geçmişe sahiptirler.” (Saran, 1993:22) Bu alt disiplinleri şöyle sıralayabiliriz.
Arkeoloji : “Bazılarına göre bu bilim kolu başlı başına, antropolojiden bağımsız bir disiplindir. Ancak, antropoloji alanında özel bir faaliyet kolu olarak düşünülmesi, disiplinin bünyesi bakımından daha uygundur.” (Saran, 1971:10) “İnsanın maddi kültürünü ve bu kültürün yazılı belgelerden önce incelenmesi prehistoryanın ya da prehistorik arkeolojinin konusudur. Bu disiplin, maddi kültürün prehistorik devirlerden bu yana, gelişimini kazılarda elde edilen bulgulara dayanarak inceler.” (Saran, 1993:22) Arkeoloji hem insan bedeninin kalıntılarını, hem de insanın yaptıklarını, ürettiklerini ve kullandıklarını inceler. Arkeologlara antropolojinin tarihçileri denebilir. (Tezcan, 1996:2)
Etnoloji: Yunanca halk anlamına gelen ethnos sözcüğünden türetilen etnoloji özellikle ilkel diye nitelenen halkları ve onların kültürlerini inceler. (Örnek, 1971:80) Etnoloji kültürler arası farklar ve benzerliklerle ilgilenmiş, kültürün tarihsel gelişimini ve çeşitli kültürlerin birbirleriyle ilişkisini konu almıştır. Bir topluma has örf ve adetlerin ya da belirli bir toplumun kültürünün incelenmesi ise etnoğrafyanın konusu olmuştur. (Saran, 1993:22)
Linguistik: “Dillerin yapısal özelliklerini, konuşma biçimlerini inceler. İnsanların düşünce ve görüşlerini belirtmek için kullandıkları çeşitli kalıpları, yani dillerini inceler. Hem dillerin belirli gruplarının tarihini, hem de bugün konuşulan dillerini inceler. Dilin rolü ve kültürün diğer yönleriyle ilişkilerini ele alır. İnsana özgü iletişim ve ifade etme sistemlerinin incelenmesi, linguistiğin temel uğraşı alanıdır.” (Tezcan, 1996:2)
Sosyal Antropoloji: Antropolojinin önemli bir dalı da yirminci yüzyılda gelişen Sosyal Antropoloji’dir. Avrupa’da özellikle İngiltere’de 1908 – 1910 yılları arasında gelişen Sosyal Antropoloji; insan davranışlarının karşılaştırmalı incelenmesi olarak tanımlanabilir. Araştırmalarında toplumsal yapıya ağırlık veren; toplumsal kurumların ve formların sistematik ve karşılaştırmalı araştırmalarını yapan sosyal antropoloji Radcliffe Bronw ve Bronislaw Malinowski tarafından kurulmuş ve geliştirilmiş olup difüzyonizme ve evrimci kurama bir tepki olarak doğmuş; kısmen Durkheim sosyolojisini izlemiş kısmende sosyolojideki yapısal fonsiyonalist görüşün öncüsü olmuştur. (Örnek 1971:212) Bu terim Birleşik Amerika’da bazen etnoloji sözcüğünün yerine kullanılırsa da genellikle insan davranışlarına yaklaşımın bir boyutunu oluşturur. Ayrıca belirli problemlerin kültür, toplum ve kişilikle ilgili yönünü de inceler.(Saran, 1993:22, 23) “Kültür Antropolojisinin toplumsal olguyu inceyen bölümü ise Sosyal Antropoloji olarak adlandırılır. Toplumsal olgu denildiğinde genellikle şunlar kastedilir: Sosyal örgütlenme, evlilik adetleri ve örfleri, adetler ve ahlaksal amaçlar, folklor, inanç sistemi, din, dil ve dille düşüncenin ilişkileri vb.” (Saran, 1996:143) Bu dal önceleri ilkel toplumları ele alırdı. Bugün yaşayan kültürleri de inceler. (Tezcan, 1996:3) Sosyal antropolojinin inceleme sahası sosyal davranışlar ve sosyal gruplarda organizasyon ve kültür üniversalleridir ve sosyal antropoloji kültürün teşekkülüne ve değişimine hakim olan kanunları arayacaktır. (Saran, 1971:16) “Sosyal antropologlar diğer konulardan çok, insan toplumlarının sosyal organizasyonunu tayin eden evlilik ve akrabalık ile ilgilenmişlerdir.” (Kırımlı, 1998:2)

Antropoloji Latince anthropos (insan-adam) ve logos (bilim) kelimelerinden oluşan, insanın dünü, bugünü ve yarınını sosyo-kültürel, biyolojik, morfolojik ve fiziksel açıdan ele alan multidisipliner bir bilim dalıdır.
Antropoloji, kültürler arasında farklılıklar olmakla birlikte, genel olarak; Biyolojik antropoloji ya da Fizik antropoloji (Adli antropoloji, Primatoloji ve Paleoantropoloji) ve Sosyal/Kültürel antropoloji olmak üzere iki alt alana ayrılabilir.
Biyolojik antropoloji (ya da fizik antropoloji), biyolojik evrim, kalıtım, uyum ve varyasyon, primat morfolojisi ve insan evrimine ilişkin fosil kayıtları inceleyen bir bilim dalıdır.
On dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan bu bilim dalının kurucusunun Paul Pierre Broca olduğu kabul edilmektedir.
Alt alanları;
Primatoloji
Populasyon genetiği
Paleoantropoloji (osteoloji, paleopataoloji, paleoekoloji)
Adli antropoloji
Kültürel Antropoloji, “Antropolojinin bu kolu, çeşitli alt disiplinlere ayrılmıştır. Bu disiplinler yaklaşık 100 yıllık bir geçmişe sahiptirler.” (Saran, 1993:22)
Alt disiplinler;
Arkeoloji
Etnoloji
Linguistik
Sosyal Antropoloji

Dizel motorlarda silindire sadece hava doldurulur ve yanma sikistirilmis havanin üzerine enjektörden yakit püskürtülmesiyle saglanir.
Dizel motorlarin yakit sisteminde günlük yapilacak islerden biri mazot-su ayiricisi veya filtre ya da yakit deposundan yakit sisteminin suyunun alinmasidir.
Dizel motorlarda yanma enjektörden yakit püskürtmekle olur. Enjektörler kendilerine enjeksiyon pompasindan gelen mazotu silindirlerdeki sikistirilmis havanin içine püskürterek yanmayi saglarlar.
Enjeksiyon pompasi, besleme pompasi ile depodan gelen yakiti basinçli olarak enjektörlere yollar.
Dizel motorun çalismamasinin bir nedeni, hava yapmis olmasidir.
Hava yapmanin nedenleri:
-yakitin bitmesi,
-boru ve rekorlarin gevsemesi,
-yakit borularinin sökülmesi,
-filtrenin temizlenmesi veya degismesidir.
Dizel motorlarda egzost dumani siyah çikiyorsa yakit pompasina, enjektöre ve hava filtresine bakilir. Ayrica dizel motorlarda mars yapildiginda mars motoru dönüyor ancak motor çalismiyorsa yakit filtresi de takili olabilir.
Özellikle soguk havalarda dizel motoru kolay çalistirabilmek için kizdirma bujileri kullanilir.

Günlük bakimda motorun yagina, suyuna, fren hidroligine, yakitina, lastik hava basinçlarina, isik ve ikaz sistemlerine bakilir.
Haftalik bakimda vantilatör kayisi gerginligi, akü bakimi yapilir.
Akü bakimi yaparken akü dis yüzeylerinin ve kutup baslarindaki oksitlerin sodali su ve sicak su ile temizlenmesine, plakalarin 1 cm üzerine kadar saf su ilave edilmesine, eleman kapak deliklerinin açik tutulmasina, kisin akü donmasin diye akü tam sarj ettirilir, dijital göstergeli araçta asla akü takviyesi yapilmaz.
Akü kendiliginden bosaniyorsa akünün üst kisminda pislik birikmistir.
Kisa devreden dolayi yangin olursa akü kutup baslari çikarilir.
Akü 2 kutup basi arasinda her iki kutup basina degen bir madeni parça konsa akü kisa devre olup patlar.
Yagli tip hava filtresinin bakimi yapilirken sökülen parçalar gaz yagi ile temizlenir.
Yeni bir araçta 0-2000 km arasi ilk kullanim süresine rodaj denir. Rodaj süresi çalisan parçalarin birbiriyle alisma süresidir. Rodaj süresince asiri sürat yapilmaz, ani durus kalkis yapilmaz, motor tam güç konumunda çalistirilmaz, uzun süre sabit hizda gidilmez.

Süspansiyon sistemi, araç tekerlerinin aracin sasi ve gövdesiyle birlestirildigi sistemdir. Yaylar (helezon yay), yaprak yaylar (makaslar) ve amortisörlerden olusur.
Helezon yaylar otomobil türü araçlarda makaslar ise genellikle agir hizmet araçlarinda kullanilir.
Yaylar, yoldan gelen darbe titresimleri üzerine alir. Yaylarin salinimini amortisör kontrol eder.

Ön düzen sistemi, aracin dönüsünü saglar. Direksiyon simidi, direksiyon mili, sonsuz disli, sektör disli, rot, egri rot, kisa rot, rot basi bu sistemin bazi parçalaridir.
Direksiyon kutusu yagi kontrol edilmelidir. Araçta çekme, gezme vs. varsa servise gidilmelidir. Kamber/ Kaster/ King-pim/ rot ve direksiyon kutusu ayarlari gibi ayarlari vardir. Ayarsizlik ve dislilerin asinmasi, direksiyon boslugu artirir.
Ön düzen sistemi kontürolünde rotil ve rot baslari kontrol edilir
Ayrica rot baslarinin asinmasi ile direksiyon kutusu arizalari da direksiyon boslugunu artirir.
Ön düzen ayarlari bozuksa ön lastikler içten ve distan asinir ve araç bir tarafa çekmeye baslar
Direksiyon zor dönüyorsa lastik hava basinci normalden azdir.

Araçta el freni duran araci sabitlemek için kullanilir. El freni kopmus ise el freni tutmaz. El freni çekili durumda unutulup yola devam edilirse kampanalar isinir ve fren tutmaz.
Araç üzerinde 3 tip fren bulunur:
-Motor freni (kompresyon freni)
-Ayak freni
-El freni
Ayak freni 3 tiptir:
-Hidrolik fren
-Havali fren
-Karma fren
Fren sisteminin bazi parçalari sunlardir:
-Fren pedali
-Merkez pompasi
-Fren borulari
-Tekerlek silindirleri
-Fren diski(ön frenler)
-Fren balatasi
-Kampanalar(arka frenler)
-Fren ayar sistemleri
Havali frenli bir araçta üsttekilere ilaveten hava tüpü ve kompresör bulunur.
ABS frenin avantajlari, frenlerken direksiyon hakimiyetini bozmamasi ve fren mesafesini kisaltmasidir.
Diskli fernin avantaji;frenleme etkisinin iyi olmasi,çabuk sogumasi ve her türlü ortamda çalismasidir.
Fren yapilmasina ragmen aracin hizi azalmiyorsa, fren hidroligi yok veya azalmis hatta fren ayarlari gevsek olabilir. Fren sistemine yag sizmis olabilir. Fren sisteminde kaçak olabilir. Fren sistemindeki hidrolik yagin bakimi günlüktür.
Fren ayrlari siki ve ayarsizsa motorda yakit sarfiyati olur.
Soguk havalarda el freni çekil durumda birakilirsa fren balatalari donarak yapisir.
El freni teli koparsa el freni tutmaz.
Fren sisteminde hidrolik azalmissa hidrolik yagi ile takviye edilir.
El freni çekili halde araç kullanilirasa balatalar isinir ve yanar.
Ayak frenine basildiginda ön ve arka tekerlekler birlikte durur.
Araç çalisiyor fakat hareket ettirilemiyorsa el freni çekik olabilir.
Aracin kampanalari asiri isinmissa fren ayarlari bozuk olabilir.
Westinghause fren sistemli araç hareket halindeyken motor stop ettirilirse fren tutmaz
Frene basildiginda bir tarafa çekme varsa, çekmenin oldugu tarafta ayar bozulur.
Frene basildiginda pedalda titreme varsa disk veya kampana yüzeyleri bozulmustur.
Ön lastiklerin biri yeni biri eskiyse frenlerken araç bir tarafa çeker.
Westinghouse tipi frenli bir arabada hareket halinde iken motor stop ettirilirse asla fren tutmaz.
Hava frenli araçta hava basinç göstergesi basinç göstermiyorsa araç oldugu yerden kaldirilamaz.

Lastiklerin yeri, her alti ayda bir ya da her 10.000 km.de yer degistirilerek asinmalar denklenmelidir.
Lastiklerdeki agirlik dengesinin bozuklugu demek olan balans olusursa araçta titresim olusur. Bu titresimler en çok direksiyon simidinde hissedilir.
Lastik degistirilirken kriko takilinca el freni çekili olmalidir.
Lastiklere normalden az hava basilirsa lastikler sürekli olarak ortadan asinirlar ve araç titrer. Aracin lastikleri araca binilecegi zaman kontrol edilir.
Dubleks lastik iç lastigi olmayan lastiktir.
Karli havalarda zincir çekici tekerlerin ikisine de takilir.
Isinmadan dolayi lastik hava basinci artmissa hiçbir sey yapilamaz.
Lastiklerin üzerindeki rakamlar lastik ebatlarini belirtir.
Bir tekere dubleks, diger tekere samyelli lastik takilirsa araç bir tarafa çeker.
Bijonlarin temizligi kuru bezle yapilir.

Güç aktarma organlari sirasiyla: Debriyaj, vites kutusu, saft, diferansiyel, akslar, tekerleklerdir. Diferansiyelin görevi, gücü arttirmak, kendine gelen hareketi 90 derece kirip akslar yardimiyla tekerleklere iletmek, virajlarda içteki tekerlegi az, distakini fazla döndürerek kolay ve rahat viraj almayi temin etmektir. Kavrama (debriyaj) motorla vites kutusu arasindaki irtibati keserek vites degistirme olanagi saglayan aktarma organidir. Akslar, diferansiyelin hareketini tekerleklere iletirler. Vites kutusu, aracin hizini ve gücünü ayarlar. Araç hareket halindeyken ayagimiz debriyaj pedali üzerinde devamli durursa debriyaj balatasi asinir. Aracin ilk çalismasi esnasinda bir miktar gaz verildikten sonra debriyaj pedalina sonuna kadar basmanin faydasi vardir. Debriyaj balatasi yaglanirsa debriyaj kaçirir. Debriyaj teli koparsa araç vitese geçmez. Vites degistirirken debriyaj pedalina basilir. Araç geri vitese takilmak istendiginde takilmiyorsa, debriyaj pedalindan ayak çekilip yeniden basilir. Aktarma organlarinda yag olarak, disli yagi kullanilir. Vites degistirirken ses geliyorsa, debriyaja tam basilmamistir. Ani ve sert durus kalkis yapmak debriyaj balatasini siyirabilir. Vites kutusu bakimi yapilirken yaga ve yag kaçagina dikkat edilir.

Aydinlatma sisteminde, sigortalar, kablolar, farlar, park lambasi, sis lambasi, plaka lambasi, gösterge lambasi, iç aydinlatma lambasi, bagaj aydinlatma lambasi, gibi lambalar vardir.
Ikaz sisteminde, sinyaller, fren ikaz lambalari, geri vites lambasi, korna bulunur.
Her elektrik elemani gibi araçlarda bulunan aydinlatma ve ikaz sistemi gibi elektrikli devrelerde de:
akü, kablolar, kablo baglantilari, sigortalar, açma kapama dügmeleri ya da kollari, ve alici olarak da ampuller bulunmaktadir.
Bu sistemlerin en önemli arizalari:
kisa devre,
kablo kopuklugu,
akü bitmesi,
akü kutup basi oksitlenmesi veya akü kutup basi gevsekligi,
ampul yanmasi,
sigorta atmasi,
anahtarlarin arizalanmasidir.
Fren müsiri( NOT:yag müsürü, hararet (isi)müsürleride vardir) ikaz sisteminin bir parçasidir.
Farlardan bir kismi ya da hiçbiri yanmiyorsa, sigortasi atik olabilir.
Flasör arizalaninca sinyal lambasi yanmaz.
Sigortalar atiksa bunun yerine ayni amperde sigorta takilir.
Far anahtari bozuksa farlar yanmaz.
Isi göstergesi çalismiyorsa, isi göstergesi müsiri arizali olabilir.
Aracin fren lambalari yanmiyorsa, fren müsiri arizali olabilir.
Fren lambalarindan biri yanmiyorsa, yanmayan lambanin ampulü yanmis olabilir.
Farlarin bakimi yapilirken, far ayari yapilir.
Farlardan biri sönük yaniyorsa far kablo baglantisi gevsemis veya paslanmis olabilir.
Sigortanin görevi, kisa devre oldugunda sistemi korumaktir.
Gece sürüslerinde göstergede sürekli yanan mavi isigin anlami uzun farlar yaniyodur.

Sarj sistemi, motor çalismaya basladigi andan itibaren aracin elektrik ihtiyacini karsilar ve aküyü sarj eder.
Sarj sisteminin parçalari:
alternatör,
konjektör (regülatör),
sarj lambasi,
vantilatör kayisidir.(hareketini krank mili kasnagindan alir)
Alternatör, krank mili kasnagindan vantilatör kayisi ile aldigi mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çevirir. Diger adi (sarj dinamosu).
Konjektör (regülatör), alternatörün ürettigi elektrigin volt ve akimini ayarlar. Aracin devri arttikça alternatörden çikan akim ve voltaji ayarlar, tesisata ve aküye gönderir.
Sarj lambasi, sarj sisteminin çalismadigini ikaz eder. Yani alternatör, konjektör vs. arizasini belirtir.
Bir araç için gerekli elektrik enerjisini sarj sistemi saglar.
Akü, motor çalismazken isik ve özel elektrikli alicilari besler.
Vantilatör kayisi çok siki ise alternatör yataklari bozulabilir.
Vantilatör kayisinin koptugu “ilk olarak” sarj ikaz lambasindan anlasilir.
Motor çalisirken ayagimizi gaz pedalindan çekince far isiklari zayifliyorsa akü zayiflamis olabilir.
Motor çalistigi halde sarj ikaz lambasi yaniyorsa vantilatör kayisi gevsek olabilir ya da alternatör kablo baglantilari gevsek veya alternatör kömürü asinmis olabilir.
Aracin durdurulup kontagin hemen kapatilmasi gereken hallerden bazilari:
- Sarj ikaz lambasinin yanmasi.
- Motordan ani bir sarsinti ya da ses gelmesi.
- Yag lambalarinin yanmasidir.
Konjektör ayari bozuksa akünün su kaybi çok olur.
Araçta ampuller sik sik patliyorsa veya akü su kaybi fazlaysa veya konjektör arizali olabilir.
Marsa basilip motor çalistiginda sarj ikaz lambasi sönmelidir.

Mars sistemi motora ilk hareketi verir.
Parçalari:
-akü,
-kontak anahtari,
-mars motoru,
-volan dislisidir.
Marsa basildiginda mars motorunun bediks dislisi volanin üzerindeki dislilerle kavrasir ve volani döndürür.
Volan da kranki döndürerek, motora gerekli ilk hareketi verir.
Mars durumunda mars motoru hiç dönmüyorsa:
akü bitik,
akü kutup baslari gevsek,
akü kutup baslari oksitli,
mars otomatigi arizali,
mars motoru sargilari arizali ya da sigortasi atik olabilir.
Motor çalisirken mars yapilirsa volan dislisi, mars motoru ve mars dislisi zarar görür.
Marsa basildiginda mars motoru dönmez, korna da çalmaz ise sorun aküde-kutup baslarinda olabilir.
Akü baska bir aküyle takviye yapilacaksa her iki akünün (+) kutup baslari (+) kutup baslariyla, (-) kutup baslari ise (-) kutup baslariyla birlestirilir. Her iki akünün de voltaji ayni olmalidir.
Dijital göstergeli araçlarda akü takviyesi yapilmaz.
Marsa basma süresi 10-15 saniyedir. Fazla basilirsa akü biter.
Mars yapildiginda tik diye bir ses gelip, mars motoru çalismiyorsa akü kutup baslari gevsek olabilir.
Vantilatör kayisi hareketini volan kasnagindan alir ve pervaneyi -devirdaim pompasini- sarj dinamosunu çalistirir. Kayis koparsa vantilatör pervanesi – devirdaim pompasi ve sarj dinamosu hareket.

Su ile sogutma sisteminin bazi parçalari:
Radyatör,
Vantilatör,
Devirdaim pompasi,
Termostat,
Hararet (isi) gösterici,
Hararet (isi) müsiri,
Ilave su kabi,
Fan motorudur.
Radyatör, sogutma suyuna depoluk eder. radyatörün altinda su bosaltma muslugu vardir.
Termostat silindir kapagi su çikisindadir. Motorun sicakligini çalisma sicakliginda sabit tutar.
Devirdaim pompasi vantilatör kayisindan hareket alir. Radyatördeki soguk suyu su kanallarina yollar.
Hava sogutmali motoru, su sogutmali motordan ayiran bir diger özellik hava sogutmali motorda radyatör ve su pompasinin olmamasidir.
Vantilatör kayisi V seklindedir. Kayis gerginligi 1-1,5 cm civarinda olmalidir. Vantilatör kayisi hareketini krank mili kasnagindan alir ve vantilatör kayisi devirdaim pompasi ve alternatörü (sarj dinamosunu) çalistirir. vantilatör kayisi koparsa motor hararet yapar.
Sogutma sisteminde su azaliyorsa
silindir kapak contasi arizali veya radyatör delik,
radyatör kapagi bozuk,
radyatör hortum ve kelepçeleri arizali veya delik,
kalorifer hortumlari delik veya
termostat arizali olabilir.
Motorun hararet yapmasinin nedenleri:
->Radyatör peteklerinin tikanmasi,
->radyatörde suyun azalmasi,
->vantilatör kayisinin gevsek veya kopuk olmasi,
->termostatin arizali olmasi,
->motor yaginin azalmasi,
->motor sogutma suyu kanallarinin tikali olmasi,
->uygun vites ve hizda gidilmemesi,
->otomatik fanin arizali olmasidir
Radyatöre konacak suyun seviyesi peteklerin üzerinde olmalidir.
Çok sicak motora rölantide çalisirken ilik ve kireçsiz su konur.
Motor blogundaki su kanallari pastan ya da kireçten tikanmis ise motor fazla isinir.
Radyatöre konacak suyun içilecek temizlikte ve temiz su olmasi gerekir.
Su oldugu halde motor fazla isiniyorsa, termostat arizalidir.
Donmayi önlemek için radyatöre antifriz ilave edilir.
Termostati sökülmüs motor, gereginden soguk çalisir asinmalar artar ve verim düser.
Motorun çok sicak çalistirilmasi motoru çekisten düsürür.
Motor çok sicakken radyatöre soguk su konursa silindir kapagi ve blok çatlayabilir.
Çok sicak bir motorda radyatör kapagi islak bir bezle tutulup hafifçe gevsetilir ve buhar tamamen atilinca radyatör kapagi açilir.
Araçta isi (hararet) göstergesi çalismiyorsa isi müsiri arizali olabilir.
Motor, çalistiktan sonra çalisma sicakligina gelmiyorsa kalorifer hortumlarinda kaçak olabilir.
Motor isisinin aniden yükselmesinin sebebi kayis kopmasi olabilir.

Yaglama sisteminin parçalari:
Karter-yag pompasi,
Filtre,
Gösterge,
Seviye çubugu,
Yag kanallaridir.
Motorda yagin bazi görevleri:
Sürtünmeyi azaltmak,
Asinmayi önlemek,
Silindir ve segmanlar arasi boslugu doldurup sizdirmazligi saglamak,
Sogutmaya yardimci olmak,
Asinmadan dolayi olusan pislikleri temizlemektir.
Karterin önemli görevlerinden bazilari:
Motor blogunun altini kapatmak ve yaga depoluk etmektir.
Araçta motor yagi kontrol edilirken kontak anahtari kapatilir ve 4-5 dakika beklenir. Yag ölçümü yapilirken araç düz durumda olmalidir. Yag seviyesi yag çubuguyla ölçülür, ve yagin seviyesi yag çubugunun iki çizgisi arasinda olmalidir. Yag seviyesi normalin çok altinda iken motor çalistirilirsa motor isinir ve yanar.
Motor yagi degistirilirken motor sicak olmalidir.
Motorlarda genellikle 20-50 W numara motor yagi kullanilir. Motorun yagi karterin altindaki tapa açilarak bosaltilir. Yeni motoryagi ise sübap muhafaza kapagi üzerindeki kapaktan doldurulur.
Motor yagi ve yag filtresi belli km.lerde mutlaka degistirilmelidir.Yag filtresi yagi temizler,süzer ve yagin basincini artirir.
Motorda yag basinci yoksa,
yag yok,
filtre tikali,
yag pompasi arizali,
ya da yag müsiri arizali olabilir.
NOT:Bu arizalarda göstergedeki kirmizi yag ikaz lambasi yanar.
Motorun yag eksiltmesinin sebeplerinden bazilari:
Karter contasinin yirtilmasi,
sekman ya da silindirlerin asinmasi,
karterin delik olmasi,
tapadan yag sizdirmasidir.
Yag yakan motorun eksoztundan mavi duman çikar.
Marsa basilip motor çalistirildiginda yag lambasinin sönmesi gerekir.
Motor çalistigi sürece yaglamanin olup olmadigi motor yag göstergesinden takip edilebilir.
Motor çalisirken yag göstergesinde anormallik görülürse motor hemen durdurulur.
SÖNMÜYORSA; Karterde yag kalmamistir,filitre tikalidir,yag pompasi arizalidir.yag müsürü arizalidir veya kablosu çikmistir.

Benzinli motorun yakit sisteminin parçalarindan bazilari sunlardir:
yakit deposu, yakit pompasi, yakit göstergesi, karbüratör, hava filtresi, emme manifoltu.
Dizel motorun yakit sisteminin parçalarindan bazilari sunlardir: yakit deposu, besleme pompasi, mazot filtresi, enjeksiyon pompasi, enjektör, isitma kizdirma bujileri, yakit göstergesi.
Hava filtresinin görevi, karbüratöre giren havayi süzmek ve ve sessiz emis saglamaktir. Hava filtresinin tikanmasini önlemek için basinçli hava ile temizlemeliyiz. Öte yandan, hava filtresi tikali olan motor zengin karisimla çalisir. Filtre yine de temizlenmeden motor hala çalistirilirsa motor bogulur siyah egzost dumani çikar.Hava filtresi kullanma klavuzuna göre temizlenir.Yagli hava filtresi gazyagi ile temizlenir.
Karbüratör, emme manifoltu üzerindedir ve sadece benzinli motorlarda olur. Benzin-Hava karisimini ayarlar. Karbüratörün karistirma orani 1/15′tir.(normal karisim)
Jikle devresinin görevi, soguk havalarda motorun çabuk çalismasini saglamaktir. Jikle devresi karbüratörde bulunur. Jikle kelebegi, karbüratörün hava giris deligi önünde bulunur.
Yag filtresi yagi süzer ve temizler.
Silindir içindeki yanmis gazlar egzost manifoldu ile disari atilir.
Egzost susturucusu, basinçli olarak çikan yanlis gazlarin sesini azaltir. Eger aracin egzostundan fazla ses çikiyorsa susturucu patlak olabilir.
Supap ayari, en önemli motor ayarlarindan biridir. Soguk ve sicak ayar olarak ikiye ayrilir.
Bir araci kis sartlarina hazirlarken en önemli noktalardan biri hava filtresini kislik pozisyona almak ve otomatik jikle kislik pozisyonuna çevirmektir.
Araçta yakit ikmali yapilirken motor stop edilir.
Ayagimizi gaz pedalindan çeksek bile motorun hala çalismasini saglayan devre rölanti devresidir.
Yakitin içinde toz-su-pislik vs. varsa motor tekleyerek çalisir.
Yakit sistemi ayarlarindan biri rölanti ayaridir.
Bogulmus bir motoru çalistirmak için gaz pedalina sonuna kadar basilarak mars yapilir.
Motor isinica stop ediyorsa karbüratöre de bakilmalidir.
Araç kullanirken yakit tasarrufu için
hava filtresi temizlenmeli,
Karbüratör ayarlari yapilmali,
Jikle devresi açik unutulmamalidir,
Rölanti yüksek olmamalidir,
Eskimis bujiler temizlenmeli,
Lastik hava basinçlari normal olmalidir,
Fren ayarlarinin siki olmamasi,
Uygun viteste gidilmesi,
Debriyaj kaçirmasi olmamalidir,
Saatte 90/100 km hizin geçilmemesi
gerekmektedir.
Aracin fazla yakit yaktigini anlamak için eksozuna bakilir. Eger egzost rengi siyahsa fazla yakit yakiyor olabilir.

Benzinli motorun atesleme siteminin bazi önemli parçalari sunlardir:
Akü, kontak anahtari, endüksiyon bobini, distribütör, buji ile distribütör içinde bulunan platin takimi, alçak yüksek gerilim kablolari kondansatör, tevzii makarasidir.(Distiribütörün parçalari; platin, tevzi makarasi,meksefe)
Benzinli motorlarda bujinin görevi ateslemeyi saglamaktir. Benzinli motorlarda bulunan distribütörün en önemli görevleri endüksiyon bobininden gelen yüksek voltaji bujilere dagitmanin yani sira, platin ve meksefe yardimiyla yüksek voltajin olusumunu saglamak, ayrica tevzii makarasiyla da elektrik dagitimini saglamaktir.
Endüksiyon bobini aküden gelen voltaji 15.000 – 25.000 volta çikarir.
Bujilere atesleme sirasna göre akim dagitan distribütördür. Motor çalismazken kontak anahtari, atesleme durumunda açik unutulursa platin ya da bobin yanabilir.
Aracin belirli bir km.’sinden sonra bazi parçalari degismelidir. Bunlardan biri platin ve bujidir. Atesleme sistemi ayarlarindan biri buji ayari ve digeri ise platin ayari ile avans ayaridir.
Platin meme yapmis ise meksefe (kondansatör) arizalidir. Platin meme yaparsa zimparayla temizlenir.
Motorun çalismasi sarsintili ise, sebebi buji kablolarindan birinin çikmis olmasi olabilir.
Benzinli bir motorda normal yanma olmamasinin sebeplerinden biri bujilerin normal atesleme yapmamasi,
bir digeri de platin ayarinin bozuk olmasi ayrica bujilerin kurum baglanmis olmasidir.
Bujiler ayarsiz ve asinmis ise motor çekisten düser.
Buji ayarlari yanlis yapilmis bir aracin egzost dumani siyahtir.Yakit sarfiyati vardir.
Motorun egzostundan siyah duman çikmasi durumunda karisim orani da kontrol edilmelidir.Bujiler iyi ayarlanmali, eskimis ise degismeli, kurum baglamissa temizlenmeli veya platin ayarlanmali, miadi(kullanim) dolmussa degismelidir.

Yakittan elde ettigi isi enerjisini mekanik enerjiye çeviren makinelere motor denir.
Yakitlarina göre motorlar, Dizel-Benzin-LPG li olmak üzere ayrilirlar. Benzinli motorun yakiti benzin; Dizel motorun yakiti Mazot (motorin); LPG’li motorun yakiti ise LPG gazidir.
Silindir dizilis sekillerine göre motorlar sira tipi, v tipi, yildiz tipi, boksör tipi seklindedir.
Sogutma sistemine göre motorlar, su sogutmali ve hava sogutmali diye ikiye ayrilir.
Yanma sistemine göre motorlar, içten yanmali ve distan yanmali diye ikiye ayrilir. Araçlardaki motorlar içten yanmali motorlardir. Içten yanmali motorlar ise, mazot, benzin ya da motorin yakarlar.
Motorlar, çalisma zamanlarina göre, iki zamanli ve dört zamanli motorlar diye ikiye ayrilir.
Benzinli motorlarda atesleme, sikistirilmis benzin-hava karisiminin buji ile ateslenmesi ile olur.
4 zamanli motorlarda 4 zaman, sirasi ile söyledir: Emme, sikistirma, atesleme (veya genisleme; is zamani da denir), egzost.
Enjektörlerden püskürtülerek atesleme yapilan motorlarda yakit olarak motorin kullanilir.
Katalitik konvertör kullanilan araçlarda yakit olarak, kursunsuz benzin kullanilir.
Bir motorun bazi parçalari sunlardir: mars motoru, piston, segman, piston kolu, silindir kapagi, supap kapagi, eme manifoltu, egzost manifoltu, silindir gövdesi, silindir gömlegi, karter, conta, külbütör, emme supapi, ekzost supapi, supap itecegi, krank mili, kam mili, volan dislisi, eksantrik dislisidir.
Dizel motorda ise bunlarin disinda, mazot pompasi (enjeksiyon pompasi) ve enjektör de bulunur.
Benzinli motorlarda, üsttekilerin disinda karbüratör, benzin pompasi, buji, distribütör, bobin vardir.
ATESLEME; 2 zamanli motorda krank milinin her devrinde 4 zamanli motorlarda 2 devirde 1 kere meydana gelir.

1) Hususi otomobiller ile bunların her türlü römorkları:
-Trafiğe çıkarışınlan sonra ilk 3 yaş sonunda ve devamında her 2 yılda bir.
-Resmi ve ticari plakalı e bunların her türlü römorkları: İlk trafiğe çıkışıdan itibaren ilk 2 yaş sonunda de vamında yılda 1.
-Lastik tekerlekli traktörler ve bunların her türlü römorkları:
İlk trafiğe çıkışından itibaren ilk 3 yaş sonunda ve devamında her 3 yılda bir.
-Diğer bütün motorlu araçlar ile bunların her türlü römorkları ilk bir yaş sonunda ve devamında her yıl.
periyodik muayeneye tabi tutulur.
2) Motorlu taşıtın muayene süresi dolmamış olsa bile;
-Kazaya karışması sonucu yetkili zabıtaca muayenesi görülen araçlar,
-Üzerinde değişiklik yapılan araçlar
ayrıca özel muayeneye tabi tutulurlar.
3) Araç üzerinde yönetmelikte belirtilen şekilde yapılacak her türlü değişikliğin araç sahibi tarafından 30 gün içinde yetkili tescil kuruluşuna bildirilmesi mecburidir.
4) Uyuşturucu ve keyif verici maddeleri almış olanlar:
-Derhal araç kullanmaktan men olurlar.
-Mahkeme kararıyla para ve hapis cezası ile cezalandırılır, sürücü belgesi süresiz olarak geri alınır.
ASLİ KUSURLAR:
1. Kırmızı ışıkta geçmek. Trafik polisinin dur ikazına uymamak.
2. Şeride tecavüz etmek.
3. Bir araca arkadan çarpmak.
4. Karşı yönden gelen şerit ve yol bölümünden gitmek.
5. Sollama kurallarına uymadan araç sollamak.
6. Dönüş kurallarına uymamak.
7. Daralan yollarda öncelik hakkına uymamak.
8. Şehirler arası yollarda park yapmak.
NOT: Alkollü araç kullanmak, hız limitini aşarak araç kullanmak, ehliyetsiz araç kullanmak ASLİ KUSUR DEĞİLDİR.
ÇEVRE BİLGİSİ:
NOT: Katalitik konvektör; zehirli gazların zehirleyicilik özelliğini azaltır.
NOT: Bir bölgenin bitki topluluğuna flora, hayvan topluluğuna fauna denir.
NOT: Ekzosdan dışarıya %3,5 ile %4,5 arasında karbonmonoksit atılabilir.

Araç sahipleri araçlarını yönetmelikte belirtilen esaslara göre yetkili tescil kuruluşuna tescil ettirmek ve tescil belgesi almak zorundadır.
1- Tescili zorunlu olan ve daha önce tescili yapılmaış bir aracı satın alan veya gümrükten çeken araç sahipleri:
->Satın alma veya gümrükten çekme tarihinden itibaren üç ay içinde gerekli bilgi ve belgelerle birlikte yazılı olarak yetkili tescil kuruluşuna müraacat etmek zorundadırlar.
2- Tescili araçları NOTER senediyle satın veya devir alan araç sürücüleri, aracı adına tescil ettirmek üzere:
->Gerekli bilgi ve belgelerle birlikte bir ay içinde yetkili tescil kuruluşuna müraacat etmek zorundadırlar.
3- Tescil edilerek tescil belgesi alınan araçların karayoluna çıkabilmesi için ayrıca TRAFİK BELGESİ ve TESCİL PLAKALARI’nı alması gerekir.
4- Tescil belgesi, trafik belgesi ve tescil plakaları araç üzerinde hazır ve uygun durumda bulundurmadan araç trafiğe çıkamaz.
5- Tescil işlemleri geciken araçların geçici olarak trafiğe çıkarılıp karayolunda kullanılması için: Geçici trafik belgesi ve Geçici trafik plakaları alınması mecburidir.
6- Tescil plakalarının araç üzerinde ve uygun durumda bulundurulması yanında ışıkların yakılması ile birlikte arka plakaların 20 metra mesafeden okunabilecek şekilde aydınlatılmış ve temiz olmalıdır.
7- Motorlu bir aracın işletilmesi ve herhangi bir kazaya karışması gibi durumlara karşı MALİ SORUMLULUK SİGORTASI yaptırması zorunludur.
8- Motorlu araç sürücüleri: trafik zabıtası (polisi) tarafından yapılacak denetim ve kontrol sırasında,
a)sürücü belgesini
b)tescil belgelerini
c)trafik belgesini
d)mali sorumluluk sigorta poliçesini ve tescil plakalarını göstermek zorundadır.
9- Araç sahipleri ekonomik ömrünün dolması, kaza, yangın, tahrip edilme veya benzeri sebeplerle hurdaya ayırdıkları araçların tescilinin silinmesi için hurdaya ayırma tarihinden itibaren 1 ay içinde ilgili tescil kuruluşuna dilekçe ile müracat etmek zorundadır.

Erişme kontrollü karayolu:
Özellikle transit trafiğe tahsis edilen, belirli yerler ve şartlar dışında giriş ve çıkışın yasaklandığı, yaya, hayvan ve motorsuz araçların giremediği, ancak izin verilen motorlu araçların yararlandığı ve trafiğin özel kontroletabi tutulduğu karayoludur.
Otoyola her yerden giriş veya çıkış yasaklanmıştır. Buralara ancak özel yerlerden girilir veya çıkılır ki buralara girişte “hizalanma şeridi” çıkışta ise “yavaşlama şeridi” denir. Duraklamak, park etmek, geri gitme, geri dönüş YASAKTIR.

Tehlikeli madde taşıyan araçlar, şehir içerisinde 30km. şehir dışında 50km. hızla gidebilir. (Eğer boş ise, kendi sınıfının hızı ile)
NOT: Dolum veya boşaltım sırasında kıvılcım çıkaran nesnelere en fazla 30m. yaklaşır, park anında 20m. takip mesafesi 50m. olmalıdır.
NOT: Tehlikeli madde taşıyan araçlarda 6kg. iki adet yangın söndürme cihazı ve tamizlik anında tanker içindeki aydınlatma feneri de 6 voltluk pil olmalıdır.
NOT: Arıza anında başka bir gözcü bulunmalıdır.

1- Okul taşıtının “DUR” işareti yakıldığında, diğer bütün araçlar duracak, öğrenci indirme bindirme işlemi bitinceye kadar okul taşıtı geçilmeyecektir.
2- “DUR” işareti sadece öğrenci indirme bindirme işlemi sırasında yakılacak, bu ışık frene basıldığında yanan ışıkla birlikte yanmayacak.
3- Okul taşıtlarına, taşıma sınırını aşacak sayıda öğrenci bindirilmeyecektir.
4- Taşıt içi düzenini sağlamak ve taşıta iniş ve binişlerde öğrenciye yardımcı olmak üzere okul taşıtında bir rehber öğretmen veya kişi bulunacaktır.
5- Öğrencilerin kolayca yetiştiği cam ve pencereler sabit olacaktır.
NOT: Okul taşıtlarının arlasında 30cm. çapında kırmızı dur lambası olmalıdır.
NOT: Hatalı park olursa parasını araç sürücüsü ya da sahibi öder.
NOT: Şehir merkezinde kamyon, otobüs ve traktör park yapamaz.

1- Freni arızalı olmayan araçların çekilmesi:
- Çekme halatı, çekme zinciri veya çekme demiri ile çekilir.
- Çekme halatının uzunluğu en fazla 5m. olmalıdır.
- Halatın uzunluğu 2,5m. geçerse kırmızı yansıtıcı bağlanmalı.
- Hız saatte 20km olmalı.
2- Freni arızalı olan araçların çekilmesi:
- Çeki demiri ile çekilmeli.
- Demir uzunluğu en fazla 1m. olmalı.
- Hız saatte 15km. geçmemeli.
NOT: Her iki durumda da yolcu ve yük taşınmamalı.

a) Uzağı gösteren ışıklar (uzun hüzmeli farlar):
Yerleşim birimleri dışındaki karayollarında geceleri seyrederken, yeterince aydınlatılmamış tünellere girerken, benzeri yer ve hallerde uzağı gösteren ışıkların yakılması zorunludur.
b) Yakını gösteren ışıklar (kısa hüzmeli farlar):
Geceleri, yerleşim birimleri dışında karayollarındaki karşılaşmalarda bir aracı takip ederken, bir aracı geçerken yan yana gelinceye kadar ve yerleşim birimleri içinde, gündüzleri ise görüşü azaltan sisli, yağışlı ve benzeri havalarda yakını gösteren ışıkların yakılması mecburidir.
NOT: Kısa farlar 25 m. , uzun farlar 100 m. ileriyi aydınlatır.
Işıkların kullanılmasına ilişkin esaslar:
1- Dönüş ışıklarının “geç” anlamında kulanılması,
2- Sadece park ışıkları yakılarak araç sürülmesi,
3- Karşılaşmalarda ışıkların söndürülmesi,
4- Yönetmeliklerde gösterilen esaslara aykırı ışık takılması ve kullanılması,
5- Sis ışıklarının; sis, kar, şiddetli yağmur halleri dışında ve geceleri yakını ve uzağı gösteren ışıklarla aynı zamanda kullanılması,
6- Yönetmelik esaslarına uygun olarak takılan ışıkların da amaç dışında ve gereksiz kullanılması
yasaktır.

Duraklamanın Yasak Olduğu Yerler
1- Duraklamanın yasaklandığının bir trafik işaretiyle belirtilmiş olduğu yerlerde.
2- Sol şeritte (raylı sistemin bulunduğu yollar hariç).
3- Yaya ve okul geçitleri ile diğer geçitlerde.
4- Kavşaklar, tüneller, rampalar ve bağlantı yollarında ve buralarda yerleşim merkezleri içinde 5 metre , yerleşim merkezleri dışında 100 metre mesafede.
5- Görüşün yeterli olmadığı tepe üstlerine yakın yerlerde ve dönemeçlerde.
6- Duraklayan veya park eden araçların yanında.
7- Otobüs ve taksi duraklarında.
8- İşaret levhalarına, yaklaşım yönünde ve park izni verilen yerler dışında, yerleşim birimi içinde 15 metre, yerleşim birimi dışında 100 metre mesafede.
9- Zorunlu haller dışında, yerleşim yerleri dışındaki karayollarında, taşıt yolu üzerinde duraklamak yasaktır.
Park Etmenin Yasak Olduğu Yerler
NOT: Duraklamanın yasak olduğu heryerde park etmek de yasaktır.
NOT: Kavşaklarda park etme yasağı şehir içerisindeki kavşaklarda 30 metre, şehir dışında 150 metre park etmiş iki araç arasında 1,5 metre olmalıdır.

Görev sırasında, belirli araç sürücülerinin, can ve mal güvenliğini tehlikeye sokmamak şartıyla, trafik kısıtlama ve yasaklamalarına bağlı olmamalarına denir.
1- Ambulanslar
2- İtfaiye araçları
3- Polis araçları
4- Sivil savunma araçları
5- Koruyan ve korunan araçlar
NOT: Geçiş üstünlüğüne sahip araçların 150 metreden görülür lambaları olmalıdır. 150 metreden duyulur sirenleri olmalıdır.
NOT: Sarı tepeli lambalı araçlar geçiş üstünlüğüne sahip değildir. Sarı tepe lambası araçlara kendilerini belli etmek için takarlar diğer araç kullananlar da daha dikkatli araç kullanırlar

Sürücüler;
1. Geçmenin herhangi bir trafik işaretiyle yasaklandığı yerlerde,
2. Köprülerde, tünellerde, kavşaklarda, demiryolu geçitlerinde, görüşün yetersiz olduğu tepe üstü ve virajlarda, önlerindeki araçları geçmeleri yasaktır.
Sağa dönüşler:
1. Dönüş işareti vermeye,
2. Sağ şeride veya işaretle dönüş izni verilen şeride girmeye,
3. Hızını azaltmaya,
4. Dar bir kavisle dönüş yapmaya mecburdurlar.
Sola dönüşler:
1. Dönüş işareti vermeye,
2. Yolun gidişe ayrılmış olan kısmının soluna yanaşmaya,
3. Hızını azaltmaya,
4. Dönüşe başlamadan, varsa sağdan gelen taşıtlara ilk geçiş hakkını vermeye,
5. Dönüş sırasında, karşıdan gelen ve emniyetle duramayacak kadar kavşağaolan araçların geçmesini beklemeye,
6. Gireceği yolun gidişe ayrılan kısmına girmek üzere, arkadan gelen ve sola dönecek diğer taşıtları engellememek için dönüşünü geniş kavisle yapmaya,
7. Dönüş sırasında ilk geçiş hakkını, kurallara uygun olarak karşıya geçen yayalara, varsa bi…let yolundaki bi…letlere vermeye mecburdurlar.
Araç sürücülerinin:
1- Bağlantı yollarında geri gitmeleri,
2- Tek yönlü yollarda, duraklama veya park manevrası dışında geri gitmeleri,
3- İki aracın emniyetle geçemeyeceği kadar dar olan iki yönlü yol kesimlerinde, karşılama ve geçiş kolaylığı dışında, geri gitmeleri,
4- Daha geniş yollarda geriye giderken manevra dışında şerit değiştirmeleri,
5- Trafiği yoğun olan yollarda geriye dönmeleri yasaktır.
Trafik polisi, ışıklı trafik işaret cihazları veya trafik işaret levhaları bulunmayan kavşaklarda;
1- Bütün araçlar geçiş üstünlüğüne sahip araçlara görev anındayken öncelik verir.
2- Bütün sürücüler doğru geçmekte olan tramvay hattı bulunan yoldan geçen araçlara,
3- Bölünmüş yola çıkan sürücüler bu yoldan geçen araçlara,
4- Tali yoldan çıkan sürücüleranayoldaki sürücülere,
5- Dönel kavşak dışındaki sürücüler, dönel kavşak içindeki araçlara,
6- Bir iz veya mülkten karayoluna çıkan sürücüler, karayolundaki araçlara
ilk geçiş hakkını vermek zorundadır.
