
Şu anda etiket sayfasında bulunmaktasınız, madde ile ilgili araçlara erişebilmek için konu başlığında ki bağlantıyı takip ediniz.

![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
| indir | .doc | 41kb | indir | .doc | 39kb | indir | .doc | 40kb | indir | .doc | 41kb |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
| indir | .doc | 33kb | indir | .doc | 41kb | indir | .doc | 41kb | indir | .doc | 40kb |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
| indir | .doc | 26kb | indir | .doc | 28kb | indir | .doc | 56kb | indir | .doc | 67kb |
![]() |
![]() |
||
| indir | .doc | 26kb | indir | .doc | 28kb |

I. BİTKİSEL DOKULAR
Yüksek yapılı bitkilerdeki dokular; sürgen (meristem) doku ve değişmez doku olmak üzere iki grupta incelenir.
A. SÜRGEN (MERİSTEM) DOKULAR
Meristem dokunun kökeni embriyodur.
Özellikleri :
1. Birincil (Primer) Meristem
Bitkiyi meydana getiren ve bitkinin ömrü boyunca bölünme özelliğini kaybetmeyen meristeme denir. Primer meristem, yüksek yapılı bitkilerde kök, gövde ve dallarda yoğunlaşmıştır. Kök ve gövde uçlarındaki bu bölgelere büyüme noktaları denir.
2. İkincil (Sekonder) Meristem
Değişmez doku hücrelerinin, hormonların da etkisiyle sonradan bölünme özelliği kazanmasıyla meydana gelen dokudur. İkincil meristeme örnek olarak, kök ve gövdenin enine büyümesini sağlayan kambiyum ile mantar meristemi (fellojen) verilebilir.
B. DEĞİŞMEZ (BÖLÜNMEZ) DOKULAR
Birincil (primer) ve ikincil (sekonder) meristem dokular, özelliklerini kaybederek veya farklılaşarak bölünmez (değişmez) dokuları meydana getirirler.
1. Parankima (Temel Doku)
Bitkilerde diğer doku ve organların arasını doldurur. Dokuyu meydana getiren hücreler canlı, ince zarlı, bol sitoplazmalıdır. Kofulları küçük ve az sayıdadır.
a. Özümleme Parankiması : Yeşil bitkilerin yapraklarında, genç gövde ve dallarında bulunur. Sitoplazmalarında çok sayıda kloroplast vardır ve organik besin sentezi yaparlar.
b. Havalandırma Parankiması : Oksijen oranının az olduğu ortamlarda yetişen bitkilerin kök ve gövdelerinde bulunur. Hücrelerinin arasında biriken havayı solunumlarında kullanırlar. Bataklık ve su bitkilerinde hava alma ihtiyacını karşılarlar.
c. İletim Parankiması : Özümleme parankimasıyla iletim demetleri arasında bulunur. Bu iki doku arasında besin maddesi taşınmasında görevlidirler.
d. Depo Parankiması : Bitkilerin kök, gövde, tohum ve meyvelerinda bulunur. Örnek : Kaktüste su, cevizde yağ, pancarda şeker, buğdayda nişasta depo eder.
2. Koruyucu Dokular
Bu dokunun hücreleri aralıksız dizilmiş ve klorofilsizdir. Koruyucu dokular epidermis ve periderm olmak üzere ikiye ayrılır.
a. Epidermis : Bitkinin genç bölgelerinin ve yapraklarının üzerini örten çoğunlukla tek tabakalı bir dokudur.
b. Periderm : Bitki yaşlandıkça epidermis iç ve dış etkilerle parçalanır. Bunun yerini periderm denilen mantar doku alır.
3. İletim Dokusu
Bitkilerde maddelerin taşınmasını gerçekleştiren dokudur. İletim dokusu, yapısı ve görevi bakımından ksilem (odun borusu) ve floem (soymuk borusu) olmak üzere iki kısımdan meydana gelir.
a. Odun (Ksilem) Demeti
Dört ayrı hücre çeşidinden oluşur. Bunlar trake, trakeit, ksilem parankiması ve ksilem sklerenkimasıdır. Ksilem (odun borusu) hücreleri ölüdür. Madde taşınması köklerden yapraklara doğru tek yönlüdür.
Su ve suda çözünmüş inorganik maddelerin taşınmasını gerçekleştirir. Madde taşınması hızlıdır. Trake ve trakeit hücrelerinden meydana gelir. Bitkinin odun kısmını meydana getirir.
b. Soymuk (Floem) Demeti
Hücreleri canlıdır. Buradaki hücrelerden kalburlu borular çekirdeksizdir. Fotosentez ürünlerinin yapraklardan diğer kısımlara ve köklerde sentezlenen amino asit gibi organik maddelerin yapraklara taşınmasını gerçekleştirir. İki yönlü madde taşınması görülür. Madde taşınması yavaştır.
Kalburlu borular, arkadaş hücreleri, floem parankiması ve floem sklerenkiması hücrelerinden meydana gelir. Bitkinin kabuk bölgesinde daha çoktur.
4. Destek Doku
Bitkilerin şeklinin korunmasını ve dış etkilere karşı dayanıklılık sağlar. Otsu bitkiler ile odunsu bitkilerin büyümekte olan genç kısımlarında diklik ve sertlik destek dokuyla değil turgor basıncı ile sağlanır.
a. Pek Doku (Kollenkima) : Hücreleri canlıdır. Büyümekte olan genç bitkilerde, yapraklarda, çiçeklerde ve meyve saplarında bulunur.
b. Sert Doku (Sklerenkima): Hücreleri ölü olup çeperleri lignin ve selüloz birikmesiyle kalınlaşmıştır. Sitoplazmaları ve çekirdekleri yoktur. Sklerenkima lifleri ve taş hücreleri olmak üzere iki çeşidi vardır. Kalın çeperli sklerenkima lifleri çok sağlamdır, aynı kalınlıktaki çelik teller kadar yük kaldırabilirler. Taş hücrelerinin sklerenkima liflerinden farkı boylarının uzun olmaması ve yaklaşık olarak boylarının enlerine eşit olmasıdır. Bu hücrelere bitkinin kabuğunda, meyve ve tohumlarında çok sık rastlanır. Armut ve ayvanın meyvelerindeki sert hücreler taş hücreleridir.
5. Salgı Dokusu
Salgı dokusunun hücreleri; bol sitoplazmalı, iri çekirdeklidir ve devamlı canlı kalırlar.
Salgı maddelerinin bitkilere çok önemli faydaları vardır.
Reçine ve tanen gibi maddeler bitkiyi parazitlerden çürümekten ve sıcaklıktan korur.
Isırgandaki yakıcı tüyler korunmayı sağlar.
Böçekçil bitkilerde salgılanan sindirim öz suyu sindirime yardımcı olur.
II. BİTKİLERDE TAŞIMA SİSTEMİ
Tek hücreli bitkilerde özel bir taşıma sistemi bulunmaz. Gerekli maddelerin taşınmasını hücre zarlarıyla yaparlar.
Çok hücreli su yosunları, ciğer otları ve kara yosunlarında da herhangi bir taşıma sistemi yoktur. Bütün vücut yüzeyleriyle madde değişimini sağladıklarından ve küçük vücutlu olduklarından böyle bir sisteme ihtiyaç yoktur. Gerekli taşıma işlemi hücreler arasında difüzyon ve aktif taşıma ile yapılabilmektedir. Bundan dolayı bunlara “damarsız bitkiler” denir.
Yüksek yapılı bitkilerde bunu sağlayan yaprak, kök ve iletim demetleri bulunur. Ayrıca bunların yanında taşıma işini doğrudan yada dolaylı olarak etkileyen yapılar da vardır
A. TAŞIMAYI ETKİLEYEN YAPILAR
1. Yaprak
Bir yaprağın kesitinde şu kısımlar bulunur.
a. Epidermis : Yaprağın alt ve üst yüzeyi epidermis hücreleriyle örtülüdür. Bu hücreler, çoğunlukla tek tabakalıdır. Kloroplast ihtiva etmediklerinden fotosentez yapamazlar ve renksizdirler. Hücreler arasında boşluk yoktur. Yüzeyleri salgıladıkları mumsu kütikula tabakasıyla örtülüdür.
Epidermis hücrelerinin yüzeyini kaplayan kütikula tabakası şu faydaları sağlar. Bitkinin su kaybını önler. Su içinde ve su kenarlarında yaşayan bitkilerde ince, kurak bölge bitkilerinde kalındır. Yaprağın alt tabakalarına ışığın geçmesini engellemez.
b. Mezofil tabakası: Yaprakta iki epidermis arasında kalan çok hücreli tabakaya denir.
Mezofil tabakası, Kloroplastlı parankima hücrelerinden meydana gelir. Yaprağın fotosentez yapan dokusudur.
Bu tabakada palizat ve sünger parankiması olarak adlandırılan iki tip parankima hücresi bulunur. İletim demetlerinin devamı olan yaprak damarları mezofil tabakasında bulunur.
2. Stoma (Gözenek)
Fotosentez ve solunum gazlarının alınıp verilmesiyle, su buharı atılmasında görevlidirler. Epidermis hücrelerinin farklılaşması sonucu meydana gelirler.

Şekil : Stomaların Açık ve Kapalı Durumları
Bu yapılar, herbiri kloroplastlı iki stoma (= kapatma) hücresinden oluşur. Stoma hücreleri fasulye tanesi şeklinde olup aralarında stoma açıklığı bulunur.
Stoma hücrelerinin stoma açıklığına bakan çeperleri diğer çeperlerine göre daha kalındır. Mezofil tabakasının stoma bölgesine bakan kısımlarında solunum boşluğu bulunur.
Stomalar açılıp kapanabilme özelliğine sahiptir. Açılıp kapanma stoma hücrelerindeki turgor basıncının değişimi ile sağlanır.
Bu olayların sırası şöyledir:
Nemli bölgelerde yayılış gösteren bitkilerde stomalar, epidermis yüzeyinden daha yüksekte, epidermisin çıkıntısı üzerinde yer almaktadır.
Kurak ortam bitkilerinde stomalar, epidermis yüzeyinden daha aşağıda bulunur ve üzerleri tüylerle kaplıdır. Kütikula kalındır.
Ilıman bölge bitkilerinde stomalar epidermis ile aynı seviyede bulunur.
3. Lentisel (Kovucuk)
Bitkide mantar doku hücrelerinden meydana gelen basit açıklıklardır. Ölü hücrelerden meydana gelirler. Stomalarda olduğu gibi açılır – kapanır özelliğe sahip değildirler. Genellikle çok yıllık bitkilerin gövde ve dallarında bulunur. O2 alıp, CO2 atarak gaz difüzyonunu sağlarlar.
4. Hidatod (Su Savakları)
Yaprak uçlarında ve kenarlarında bulunur. Terlemenin mümkün olmadığı, havanın neme doyduğu zamanlarda alınan fazla suyun sıvı olarak atıldığı açıklardır. Bu su atma olayına damlama (gutasyon) denir.
B. TAŞIMA SİSTEMİNİN YAPISI
Bitkilerde su, mineral maddeler ve organik maddelerin taşınmasını sağlayan iletim sistemi bulunur. İletim sistemi, ksilem (= odun) ve floem (= soymuk) demetlerinden meydana gelir.
İletim demetleri arasında kambiyum tabakası bulunursa, bu tip iletim demetlerine açık iletim demeti, bulunmazsa kapalı iletim demeti denir. Kambiyum tabakası çift çenekli bitkilerin tek yıllık olanlarında basit yapılıdır.
Bitkilerdeki iletim demetlerinde, floem ve ksilem boruları daima yan yana bulunur.
C. SU VE MİNERALLERİN TAŞINMASI

Bitkiler su ve suda erimiş madensel tuzları kökteki epidermis hücrelerinin dışarıya doğru uzaması sonucu meydana gelen emici tüyler vasıtasıyla topraktan temin ederler. Suyun ve mineral maddelerin geçişi osmoz ve difüzyona göre gerçekleşir.
Bitkiler su ve suda erimiş madensel tuzları kökteki epidermis hücrelerinin dışarıya doğru uzaması sonucu meydana gelen emici tüyler vasıtasıyla topraktan temin ederler. Suyun ve mineral maddelerin geçişi osmoz ve difüzyona göre gerçekleşir.
1. Kılcallık Olayı
Odun borularının kılcal yapıda (mikroskobik borular) olması suyun yükselmesini kolaylaştırır.
2. Kök Basıncı
Suyun taşınmasında ilk etkili olan basınçtır. Kök hücrelerindeki su, çevresindeki toprak suyuna oranla daha çok yoğunluğa sahip olduğu için, osmotik basınç farkı kök basıncının meydana gelmesine neden olur.
3. Kohezyon Kuvveti
Bitkilerin stomaları aracılığıyla su kaybetmesine terleme (transpirasyon) denir. Terleme sonucu kaybedilen su yapraklarda osmotik basıncın artmasını sağlar. Kökler az yoğun ortamda bulunduklarından, kökten yapraklara doğru büyük bir emme kuvveti doğar.
Su, odun borularında köklerden ağacın tepesine kadar devamlı bir su sütunu meydana getirir. Su molekülleri, hidrojen bağları ile birbirini çekerek birarada bulunma özelliğindedir. Buna kohezyon kuvveti denir. Suyun yükselmesinde en etkili faktördür.
4. Terleme (Transprasyon)
Suyun stomalardan buhar olarak atılmasına terleme denir. Bu olayla bitkiler şu faydaları sağlarlar.
Fazla ısı vücuttan uzaklaştırılır.
Metabolizma sonucu oluşmuş fazla su atılır.
Topraktan minerallerin emilimi devam ettirilir.
Terleme hızını iki grup faktör etkiler.
a. Çevresel Faktörler : Işık, nem, sıcaklık, rüzgâr, topraktaki su miktarı.
b. Bitkisel Faktörler : Stomaların yapısı, büyüklüğü ve dağılışı, yaprak alanı ve yapısı, kütikula tabakasının kalınlığı, yapraktaki tüy miktarı, yaprak hücrelerinin osmotik basıncı, stoma hücrelerinin turgor basıncı, vs
D. ORGANİK MADDELERİN TAŞINMASI
Organik maddeler soymuk borularının canlı hücrelerinde difüzyonla ve gerektiğinde aktif taşıma ile taşınır.
Soymuk borularında taşınmayı açıklamaya çalışan en iyi teori bitkinin farklı kısımlarındaki sıvı basıncının farklı olması esasına dayanmaktadır. Bu teoriye göre; yaprakta, fotosentez sonucu meydana gelen glikoz ve diğer organik maddeler soymuk hücrelerine geçer. Bu durumda hücrenin yoğunluğu artacağından, hücrenin içine su molekülleri de girer. Böylece soymuk hücrelerindeki su basıncı da artmış olur. Bitkinin diğer kısımlarındaki soymuk borularında glikoz dışarıya çıkarken, suyu da beraberinde çıkarır ve sıvı basıncı düşmüş olur. Yapraktaki soymuk hücrelerinde sıvı basıncı yüksek olduğundan, sıvı basıncının yüksek olduğu yerden az olduğu bölgeye doğru organik madde akışı olur. Köklerde bulunan amino asitler, fosforlu ve azotlu organik bileşikler yapraklara aynı yolla taşınır.
III. BİTKİLERDEKİ DİĞER OLAYLAR
Bitkilerde solunum, boşaltım, sindirim, endokrin, sinir gibi sistemler bulunmadığından, bunların görevini gerçekleştiren bazı küçük yapılar vardır.
A. BİTKİLERDE GAZ DEĞİŞİMİ
1. Stoma (Gözenek)
Gündüzleri CO2 alıp O2 vermeyi, geceleri ise O2 alıp CO2 vermeyi gerçekleştirirler. Ayrıca ortam sıcaklığına göre farklı oranlarda terleme de yapabilirler.
2. Lentisel (Kovucuk)
Çoğunlukla O2 alıp CO2 verirler. Çünkü odunsu gövdeler solunum yaptığı halde fotosentez yapmaz.
3. Kökler
Toprak partikülleri arasındaki oksijen, az da olsa kök hücreleri tarafından difüzyonla alınabilir ve aynı şekilde karbon dioksit toprağa verilebilir.
B. BİTKİLERDE SİNDİRİM
Bitkilerde genellikle özelleşmiş bir sindirim sistemi bulunmaz. Saprofit mantarlar kloroplastları olmadığı için besinlerini sentezleyemezler. Bunun için hücre dışı sindirimi gerçekleştirebilirler. Ekmek küfleri bunlara örnektir. Bazı tam parazit bitkiler ise sindirilmiş besinleri konak bitkinin dokularından emerler.
Azotça fakir, kumlu ve bataklık yerlerde yaşayan bazı yeşil bitkiler ise protein kaynağı olarak böcekleri yakalayıp sindirebilecek yapılara sahiptirler.
Dionea klorofilli olduğu ve kendi besinini yapabildiği halde, açılıp kapanan özel yapraklarıyla böcekleri de yakalayabilir. Salgıladığı sindirim enzimleri yardımıyla böceğin proteinli yapılarını amino asitlere kadar parçalar. Amino asitler yaprak hücreleri tarafından emilerek bitkiye alınır.
C. BİTKİLERDE DESTEK YAPILAR
Basit yapılı bitkilerde ve yüksek yapılı bitkilerin genç dokularında desteklik vazifesini yapan, diklik ve sertliği sağlayan turgor basıncıdır.
Yüksek yapılı bitkilerde diklik ve sertliği pek doku ve sert doku sağlar.
Pek doku; gelişmekte olan otsu ve odunsu bitkilerin gövde, kök ve yapraklarında diklik ve sertliği sağlar. Hücreleri canlıdır.
Sert doku; gelişmesini tamamlamış bitki kısımlarında bulunur. Ölü hücrelerden oluşur.
D. BİTKİLERDE BOŞALTIM
Kara bitkilerinde üç farklı organ sayesinde boşaltım gerçekleştirilebilir.
1. Yapraklarda boşaltım: Bitkiler yapraklarıyla üç farklı şekilde boşaltım yapabilmektedir.
Stomalar vasıtasıyla solunum ve fotosentez gazlarının (O2 ve CO2) fazlası ve su buhar halinde terleme yoluyla bitkiden uzaklaştırılabilir.
Yapraklarda biriktirilen fazla tuzlar yaprak dökümüyle bitkiden uzaklaştırılmış olur.
Yine yapraklarda bulunan hidatodlardan (su savağı) su sıvı halde gutasyon (damlama) denilen olayla atılabilir.
2. Gövdede boşaltım: Gövdede lentiseller vasıtasıyla fazla CO2 dışarıya atılabilir.
3. Köklerde boşaltım: Bazı bitkiler CO2 ve bazı organik maddeleri kökleriyle toprağa boşaltırlar.
E. BİTKİLERDE HORMONAL DÜZENLEME VE DUYARLILIK
Bitkilerde sinir sistemi ve vücudu sürekli dolaşan daimi bir sıvı (kan) yoktur. Organlar ve dokular arasındaki düzenleme işi ve duyarlılığın sağlanması sadece hormonlarla yapılır.
Bitkisel Hormonlar ve Görevleri
Oksin hormonları normal miktarlarda üretildiği zaman kök tomurcuk ve gövdede büyümeyi artırdığı gibi çok fazla üretildiği zaman gelişmeyi durdurucu olabilir.
Giberellinler: Gövde uzaması, meyve vermesi, tohumun çimlenmesi.
Sitokininler: Tomurcuk gelişmesi, tohum çimlenmesi, yaprakların geç yaşlanması.
Absisik Asit: Tomurcuk ve tohum uykusunun sağlanması (dormansi).
Etilen: Bir hidrokarbon olup, sadece üretildiği yerlerde etkilidir. Yaprak dökümü, meyve olgunlaşmasını sağlar.
Bu hormonlardan bazılarının diğer bir görevi de bitkisel hareketlere neden olmalarıdır. Bitkilerde, duyarlılığı sağlayan başlıca bitkisel hareketler üç grupta toplanır.
1. Tropizma (Yönelim) Hareketi
Uyartının yönüne bağlı olarak meydana gelen yönelme hareketidir. Özellikle uç meristem bölgesindeki oksin hormonunun eşit olmayan dağılımından kaynaklanır.
Yönelim hareketi uyarana doğru ise (+) tropizma, uyaranın aksi yönünde ise, (–) tropizma adını alır.
Uyaran – Tropizma Adı
Işık – Fototropizma
Sıcaklık – Termotropizma
Nem ve su – Hidrotropizma
Kimyasal madde – Kemotropizma
Yerçekimi – Geotropizma
Yaralanma – Travmatropizma
2. Nasti (Irganım) Hareketleri
Uyaranın yönüne bağlı olmaksızın yapılan irkilme hareketidir. Olay, turgor basıncındaki ani değişmelerden kaynaklanır. Uyartının yönüne bağlı olmadığından (+) ve (–) nastiden söz edilemez.
Uyaran – Nasti Adı
Dokunma - Tigmonasti
Sarsıntı - Sismonasti
Sıcaklık – Termonasti
Işık – Fotonasti
3. Taksi (Yer Değiştirme) Hareketleri
Uyaranın yönüne bağlı olarak, özellikle tek hücreli bitkilerin yer değiştirme hareketidir. Uyaranın yönü önemli olduğu için (+) ve (–) taksi hareketinden söz edilir.
Uyaran – Taksi Hareketi
Işık – Fototaksi
Sıcaklık – Termotaksi
Kimyasal madde – Kemotaksi

· Kişiselcilik, soyut düşüncülükle özdekçiliğin karşısına tinsel gerçekliği, sözü geçen iki bakış açısının da parçala-ra böldüğü birliği yeniden yaratacak sürekli çabayı koyar. Kişiselcilik, Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” (Cogito ergo sum) geleneği içinde yer alır. Kişiselciliğin ana yapısı şöyle özetlenebilir: Kişilik, bilinç, kendi yargısını özgürce belirleme, amaçlara yönelme, zamanın akışına karşı öz kimliğini sürdürme ve değerlere bağlanma gibi temel özellikleri nedeniyle, bütün gerçek-liğin doku-sunu oluşturur.
Felsefi yönden Gottfried Wilhelm Leibniz bu akımın kurucusu, George Berkeley de başlıca kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Edebiyatta en önemli savunucusu Emmanuel Mounier’dir.

· Öncülüğünü Romen asıllı şair Isidore Isou’nun yaptığı, 2’nci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir akımdır. Şiirde en küçük birim olarak sözcükleri değil harfleri temel alır. Bu yolla da yeni bir şiir ve yeni bir müzik yazmayı amaçlayan bir karşı-akım niteliğindedir. Isou’ya göre, “harf olmayan ya da harf olmayacak hiç bir şey tinsel olarak da var olamaz.” Harfçilik, edebiyatın yanı sıra sinemayı, dansı, müziği ve resmi de etkilemiştir. Çıkış noktaları, “sesleri, sözcükleri, imgeleri aynı anda topluca bir araya getirecek yeni anlatım yollarının araştırılması”dır. Francois Dufrene, Maurice Lemaitre gibi şairler bu akımın önemli isimleridir.

Yaşamda her şeyin sürekli hareket durumunda olduğundan yola çıkarak, sanatında bu harekete uyması gerektiğini ileri süren bir akımdır.
Fütürizmde geçmişin tüm sanat kuralları bir yana bırakılarak, hayatın dinamizmine, yaşamın sürekliliğine uygun yeni biçimler aranmıştır. Dinamizmi, hızı, makineyi, şiire sokmak amacı güdülmüştür. Atılganlık, gözü peklik ve çalışmanın kutsallığı savunulmuştur. Şiirde geleneğe bağlı tüm öğeler, şiir birimi, ölçü, uyak atılmış; özgür şiir biçimi kullanılmıştır.
· MARİNETTİ
· VİLADEMİR MAYAKOVSKİ (1894-1930)
Toplumcu ve fütürist bir şairidir. Halk diliyle biçime önem vererek şiirler yazmış, Rus şiirinde yeni bir dönem açmıştır. Bizde Nazım Hikmet, Mayakovski’den çok etkilenmiştir.
Türk Edebiyatı’nda Nazım Hikmet’in kimi şiirlerinde etkileri görülür.

Var olmanın özden önce geldiğini ileri süren egzistansiyalizmin tarihsel kökleri oldukça eskilere gider. İnsanın kendi varlığını, kendisinin yarattığını ileri süren bir öğretidir bu. Varoluşçuluğun bir sanat akımı olarak biçimlenişi, bu öğretinin etkisiyledir.
Egzistansiyalistlere göre tüm varlıklar var oluşlarından önce gerçekleştirilmişlerdir. Bu nedenle örneğin ağaç ağaçlığını yapamaz artık; ama insan kendini yapabilir. İnsan kendi özünü oluştururken yalnızdır ve özgürdür. Bu özünü oluşturma süreci seçeneklerle doludur. İnsanın karşı karşıya kaldığı bu seçme durumu ona yoğun sorumluluklar yükler ve bu da kişiyi bunalıma düşürür.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra J.Paul Sartre ile gittikçe güçlenen bu akım, Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” görüşünü tersine çevirerek “Var olduğum için düşünüyorum” tezine ulaşır ve özgürlüğü kısıtlayan hiçbir engeli tanımaz.
İnsana büyük değer veren varoluşçular insana yapılan haksızlıklardan herkesi sorumlu tutarak egzistansiyalizme toplumcu bir özellik kazandırırlar.
· J.P.SARTRE (1905-1980) ROMAN, ÖYKÜ, OYUN
BULANTI, AKIL ÇAĞI(ROMAN), SİNEKLER,
MEZARSIZ ÖLÜLER(OYUN)…
· ALBERT CAMUS (1913-1960) ROMAN, ÖYKÜ, OYUN
YABANCI, VEBA, DÜŞÜŞ, MUTLU ÖLÜM
· FRANZ KAFKA (1883-1924) ROMAN, ÖYKÜ
Çekoslovak yazardır. Ölüm, intihar gibi temaları çok işler.
DAVA, ŞATO, YİTİK, DEĞİŞİM, ÇİN SEDDİ…
· ANDRE GİDE (1869-1951)
Fransız edebiyatının ünlü deneme ve roman yazarıdır. 1947 Nobel kazanmıştır. Sanat eserlerinde biçime önem vermez.
ECİNNİLER, KALPAZANLAR, DAR KAPI, DÜNYA NİMETLERİ…
· KARL JASPERS

Dilimize “gerçeküstücülük” terimiyle çevrilen sürrealizm sanata, gerçeğin üstünü, ötesini, dışını değil; üst gerçeği (sanatçının daha önemli bulduğu bir gerçeği, gerçekliği) anlatmaya çalışır.

19. yy sonlarında “ Klasisizm” e dönüş eğilimleri şeklinde belirmiştir.
Bizde Yahya Kemâl’de etkisi görülür. ( Şiirlerinin biçimce eski, öz yönünden yeni oluşu ile dikkati çeker. )

(19. yüzyılın sonları)
19. yüzyıl sonlarında resim sanatında egemen olmuş bir akımdır. Akımın etkileri edebiyat ve müzik sanatında da görülmüştür, sembolizmin bir aşaması olarak kabul edilir.
Özellikleri
· Duyuların, nesnel gerçekliğin, dış doğanın olduğu gibi algılanmasını engellediğinden hareketle, algılanan
· Duyuların, nesnel gerçekliğin, dış doğanın olduğu gibi algılanmasını engellediğinden hareketle, algılanan durumların gerçek ve dış dünya değil, onun hayallerle süslenmiş izlenimleri olduğu sonucuna varılmıştır.
· Doğanın tüm ayrıntılarıyla anlatılmasının olanaksızlığı nedeniyle, ancak doğadan edinilen izlenimlerin anlatılabileceği savunulmuştur.
· İnsanın çevresini saran evrene ve sosyal çevreye ilgisiz kalınmış, sanatçılar kendi iç dünyalarını dile getirmeyi amaçlamışlardır.
· Bu nedenle “sanat eseri, onu yaratanın tam kişiliğini belirtir” düşüncesi öne çıkmıştır.
· T.S. ELLİOT ( 1888-1965)
Amerikan asıllı şair; şiir, oyun, deneme ve eleştiri yazarıdır.
ÇORAK ÜLKE, BOŞ ADAMLAR, KATEDRALDE CİNAYET, KUTLU ÇARŞAMBA…
· JAMES JOYCE (1882-1941)
İrlanda asıllı şair, roman ve öykü yazarıdır. “ULYSESS” adlı romanı dünya çapında üne sahiptir.
DUBLİNLİLER, SÜRGÜNLER, ON PARALIK ŞİİRLER…
· RİLKE
· HOPKİNS
* SAMUEL BECKET ( 1906-1989)
Hem İngilizce hem Fransızca romanlar ve oyunlar yazmıştır. 1969’da Nobel almıştır; fakat reddetmiştir.
GODOT’YU BEKLERKEN, OYUNUN SONU, MOLLOY…
Türk Edebiyatı’nda sembolizmin en önemli temsilcisi Ahmet Haşim birçok kaynakta empresyonist olarak da nitelenmiştir.

(19.yy’ın sonları)
Sembolizm, 19. yüzyılın sonlarında parnasyen şiire tepki olarak doğmuş bir akımdır. Sembolizm kendisinden sonra ortaya çıkan şiir akımlarının çoğunu etkilemiştir.
Realist ve natüralist edebiyatın egemen olduğu dönemde iyice belirginlik kazanan karamsarlık ve bezginlik, “gelişen bilimin insana beklenen mutluluğu getirmediği” düşüncesini beslemiş; “Dünya bir tasarımdır, bir hayalden ibarettir,” biçimindeki “idealizm”in Fransa’da yaygınlaşmasına yol açmıştır.
Öte yandan Almanya’da Shopenhauer’un her olayı “hayali ve esrarlı olgular” biçiminde açıklayan idealist felsefesi, ruhsal bunalım içindeki genç kuşağın “geleneğin dışında yeni bir yol bulmak” isteğini güçlendirmiştir.
Böylece edebiyat, bilimden ve aydınlıktan uzaklaşarak, yarı karanlık ve belirsiz sezgilere, fizyolojiden psikolojiye, gözlem ve deneyden duygu ve bilinçaltına, nesnellikten öznelliğe yönelmiştir.
Fransa’da sembolizmin öncüsü olan Charles Baudelaire, bu akımın ilkelerini “Kötülük Çiçekleri” adlı şiir kitabında uygulanmıştır.
Özellikleri
· Parnasizmin kovduğu duygu ve hayal şiire geri dönmüştür. Ancak bu romantizme dönüş değildir.
· Anlam açıklığını düzyazıya özgü bir özellik olarak görmüşler, şiirde kapalılığı savunmuşlar; herkesin
kendine göre yorumlayabileceği bir şiiri amaçlamışlardır.
· Şiirde ritme önem vermişler,sözcüklerin müziğine dayanan bir iç ahenk kurmaya çalışmışlardır.
· Şiirin, gerçeği değil, gerçekliğin (doğanın) şairdeki izlenimlerini anlatması gerektiğini savunmuşlardır.
· Nesneler birer sembol olarak ele alınmış; sem-bollerde, iç dünya ile dış dünya arasında bağlantı kurulmuş; bu nedenle mecazlı anlatıma ve imgeye sık sık başvurulmuştur.
· Gerçeğin çıplaklığına karşı olduklarından, akşam saatleri, mehtap, yarı karanlık ve loş ortamlar şiirde dekor olarak seçilmiştir.
· En çok, ölüm düşüncesi, sessizlik, durgun sular, sararmış yapraklar, güneşin batışı, kimsesiz kırlar, uzak ülkeler anlatılmıştır.
· Toplum sorunlarından uzak kalınmış, “sanat sanat içindir” anlayışına yakın durulmuştur.
· Sembolizm, çağdaş şiiri en çok etkileyen akım olmuştur.
· CHARLES BAUDELAİRE (1821-1867) ŞİİR
Sembolizmin ilk temsilcilerindendir. Şiirde biçim kusursuzluğuna önem vermekle birlikte daima kendi izlenimlerini anlatması, şiirde kapalılığa önem vermesi, duyguları sözcüklerin açık anlamlarıyla anlatmaktan çok ahenkleriyle sezdirmeye çalışması bakımından tam bir sembolisttir.
KÖYÜLÜK (ELEM) ÇİÇEKLERİ…
· STEPHANE MALLERME ŞİİR
· PAUL VERLAINE (1844-1896) ŞİİR
Şiirlerinde kapalılığa ve müziğe önem vermiştir.
· MAURICE MAETERLINCK TİYATRO
· ARTUR RİMBAUD (1854-1891) ŞİİR
· PAUL VALERY ŞİİR
• EDGAR ALLAN POE (1809-1849) ŞİİR, HİKAYE
ANNABEL LEE VE KUZGUN şiirleri ünlüdür
Bizde sembolistler : Servet-i Fünûn’da Cenap Şahabettin’in Elhân-ı Şitâ şiirinde sembolist özellikler görülür. Tevfik Fikret’in Çınar şiir örneği sayılabilir. Asıl uygulayıcı Ahmet Hâşim’dir. Yahya Kemâl, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas sembolist özellikli şairlerimizdir.

( 19.yy’ın sonraları )
“Bilimsel gerçekçililik” demek olan natüralizm realizme bir tepki olarak değil, onun bir ileri aşaması olarak 19.yüzyılın sonlarında Fransa’da biçim-lenmiştir.
Bu biçimlenişte, Hippolyte Taine’in “determinizm” (gerekircilik), Claude Bernard’ın “deneysel uygulama” ve Darvin’in “evrim” ve “soyaçekim” düşüncesi natüralizmin düşünsel, bilimsel alt yapısını oluşturmuştur.
Çünkü C. BERNARD, doğa olaylarında aynı nedenlerin aynı koşullarda aynı sonuçları doğuracağını ileri süren determinizmden yararlanarak deney yönetiminin fizyoloji ve hekimlikte canlı varlıklar üzerinde uygulanabileceği kanıtlamıştır.
Emile Zola da “deneysel yöntem”in edebiyatta da uygulanabileceğini ileri sürerek natüralizmin gözlemine “bilimsel deney” i de eklenmiştir. Natüralizmin ilkelerini Zola “Deneysel Roman“ adlı yapıtında açıkla-mıştır.
Özellikleri
· İnsanın duyguları, tutkuları, düşünceleri, davranışları soyaçekim ve toplumbilim yasalarıyla açıklanmıştır.
· İnsan ve toplum, bilimsel determinizm yöntemiy-le incelenmiştir. (gerekircilik)
· Yaşam, her türlü yönüyle ele alınır; iyi-kötü ayrımı yapılmaz.
· Kişiliğin oluşumunda çevrenin etkisi kabul edildiğinden, sosyal çevreyle ilgili betimlemelere geniş yer verilmiştir.
· İçgüdü insanı yönlendiren bir etken olarak gösterilmiş, bu nedenle gerçeğin yansıtılmasında, çirkin, kaba ve ayıbın sınırları kaldırılmıştır.
· Yaşam bir laboratuvar, insanlar da deney aracı olarak görülmüştür.
· Yazar bir bilim adamı tarafsızlığıyla kişiliğini gizlemiş, üslupçuluğa karşı çıkılmış ve kişiler sosyal düzeylerine uygun hareket ettirilip konuşturulmuştur.
· Çevreyi ve insanı, yaşadıkları dönemin sosyal çöküntüleri içinde ele aldıklarından eserlerine bir kötümserlik havası egemen olmuştur.
· Sanatı, toplum sorunlarını yansıtarak bu sorunların çözümünde bir araç olarak görmüşler ve sanattan toplumsal yarar bekleyen anlayışın içinde olmuşlardır.
· Tiyatroda dekor, kostüm, ve aksesuara önem vermişlerdir.
FRANSA’DA
• EMİLE ZOLA (1840-1902) ROMAN
MEYHANE, GERMİNAL, NANA, GERÇEK, EMEK
• ALPHONSE DAUDET (1940-1897) ROMAN, ÖYKÜ
DEĞİRMENİMDEN MEKTUPLAR (ÖYKÜ)
PAZARTESİ HİKÂYELERİ(ÖYKÜ), KÜÇÜK ŞEYLER (ÖYKÜ), JACK(ROMAN), TARASCONLU TARTARİN (ROMAN)…
• GONCOURT KARDEŞLER (Edmond ve Jules ) ROMAN
• GUY DE MAUPASSANT (1850-1893) ÖYKÜ, ROMAN
Klasik olay öykü türünün ustasıdır.
ÖYKÜ: AY IŞIĞI, TOMBALAK
ROMAN: BİR HAYAT, GÜZEL DOST…
NORVEÇ’TE
•HENRİK IBSEN (1828-1906) TİYATRO
Hürriyet, aile, ahlak ve benzeri konularda, keskin üsluplu dramlar yazmış. Danimarka’nın ve tüm İskandinav ülkelerinin birliğini ve yükselişini sağlamayı ülkü edinmiştir.
HORTLAKLAR, HALK DÜŞMANI, PEER GYNT, NORA…
Türk Edebiyatı’nda natüralizmin bilinçli uygulayıcısı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Ondan önce Tanzimat Edebiyatı’nda Nabizade Nazım’ın “Karabibik” adlı uzun öyküsünde natüralizmin kimi özelliklerine Türk Edebiyatı’nda ilk kez rastlanır.

(19. yüzyılın ikinci yarısı)
Şiir ile düzyazının oluşum süreçleri farklıdır.Bu nedenle, öykü, roman, ve tiyatroda realizmin uygulanışıyla şiirde uygulanışı farklı olmuştur. Parnasizm, şiirde realizmdir. 19. yüzyılına ikinci yarışmada Fransa’da romantik şiire bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Kuşkusuz, realizmin sosyal, düşünsel ve sanatsal dayanakları, parnasizmin de dayanaklarıdır.
Realistler gibi “sanat sanat içindir” düşüncesinde olan parnesyenler de sanatla güzelliğe güzel biçimlerde ulaşacağını düşünmüşler, realistlerden farklı olarak toprak sorunlarına uzak durmuşlardır.
Özellikleri:
· Romantizmde terk edilen Eski Yunan ve Latin Edebiyatı ‘na, mitolojisine tekrar dönülmüştür. Bu özelliğiyle klasizme yaklaşır.
· Tarihi olaylar, efsanevi kişiler, eski uygarlıklar konu edinilmiş; Hint, Mısır, Filistin gibi uzak ve yabancı ülkelerin efsanelerinden yararlanılmış; şiire egzotik (yabancı) bir hava getirilmiştir.
· Duygu hayalden, düşünce ve nesnelliğe açılmıştır şiir. Betimleme önem kazanmış, kişilikler gizlenmiş, dış doğa yansıtılmıştır.
· Biçim ve söyleyiş güzelliği önem kazanmış; bu nedenle ölçü ve uyak öne çıkmış; şiirde konuya uygun bir ritm yaratılmak istenmiştir.
· Felsefeyle ilgili düşünceler, bilimsel ve teknik konular şiire girmiştir.
NOT 1
Parnasçılar, plâstik (görme duyusuna seslenen; mimar-lık, heykelcilik, resim gibi) güzelliğe tutkun olup egzotik temalar (yabancı memleketlerle ilgili konular) üzerinde çalışmaktan zevk duymuşlardır.
NOT 2
Parnasçılar, uyak ve ölçüye sıkı sıkıya bağlanmışlar, hatta “Biz, nazım sanatı denince ölçü ve uyaktan başka bir şey anlamıyoruz.” diyecek kadar ileri gitmişlerdir.
NOT 3
Parnasyen şair, âlimane şiir yazar. İçinde kendi duygula-rı bulunmaz. Üslubu, betimlemeleri mümkün olduğu kadar canlı, renkli ve parlaktır. Gelenek haline gelmiş nazım şekillerini altüst etmeyi düşünmez. Aksine bütün nazım kurallarını harfi harfine uygulamak ister. Roman-tiklerin lirizminden mümkün olduğu kadar kaçar. Kısaca ressam ve heykeltıraşın yaptığını, o şiirde yapmak ister.
· JOSE MARIA DE HEREDİA ( 1842-1905)
En önemli eseri “ GANİMETLER “dir. Bizde Yahya Kemâl bir süre onun etkisinde kalmıştır.
· FRANÇOİS COPPEE (1842-1908)
Tevfik Fikret Coppee’den etkilenmiştir.
· THEODERE BANVİLLE
· LECONTE DE LİSSE
· THEOPHİLE GAUTIER (1811-1972)
· SULLY PRUDHOMME
Türk Edebiyatı’nda bütün özellikleriyle olmasa da Tevfik Fikret’in şiirlerinde ve Osmanlı tarihinin görkemli dönemlerine özlem duyması ve sese, ahenge önem vermesi nedeniyle Yahya Kemal’in şiirlerinde parnasizmin kimi özellikleri gözlenebilir.

(19. yüzyılın ikinci yarısında)
Romantizmin hayal ve duyguya yaptığı vurguya bir tepki olarak doğan realizm, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra dünya edebiyatını geniş ölçüde etkilemiştir.
18. ve 19. yüzyıl Avrupası’nda görülen toplumsal hareketlilik, toplumsal sınıfları, mücadele içinde yeni çalkantılara, aydınları da yeni arayışlar içine itmiştir. Bu arayışlarda temel yönseme, toplum gerçekliğinin tanınması olmuştur.
Bu nedenle, Auguste Comte’un pozitivizm (olguculuk) felsefesi, realizmin düşünsel temelini oluşturmuştur.Çünkü pozitivizm, doğa olaylarının (gerçekliğin) doğa ötesi görüşlerle (metafizik) değil; olgular (olaylar) arasındaki bağlantının gözlem ve deneylerle bulunacak yasalarıyla açıklanabileceğini ileri sürer.
Öte yandan müspet bilimlerdeki (fizik, kimya, biyoloji) gelişmelerin, varlıkların ve olayların, duygu ve hayallerle değil; maddi gerçekliklerle açıklanabileceğini ortaya koyması, pozitivizmin edebiyata yan-sıması olan realizme üstünlük kazandırmıştır.Böylece, duygu ve hayallerden yola çıkan sanatçının toplumsal beklentilere yanıt veremeyeceği, sanatçının bir ahlak-çı gibi değil, bir bilim adamı gibi gördüklerini anlat-mak zorunda olduğu kabul edilmiştir.
Realizmin yaygınlaşmasından önce, romantik kuşak içinde yer alan Balzac, Stendhal gibi öncü realistleri de unutmamak gerekir. Ancak realizmin romantizm-den asıl kopuşu, Gustove Flauber’in “Madam Bovary” adlı romanı (1857) ile gerçekleşmiştir.
Özellikleri
· Sanatçı, anlattıklarını gözlemlerine dayandırır; duygu ve imgelerin yerini insan ve toplum gerçekleri alır.
· Sanatçı; kendi duygu ve düşüncelerini gizler; yapıtında tarafsız bir gözlemcidir.
· İnsan ve toplum, klasiklerde “olması gerektiği gibi”, romantiklerde “istedikleri gibi” realistlerde “olduğu gibi” yansıtılır.
· Olgu ve olayların ortaya çıkışındaki sosyal nedenler araştırılır.
· Kişiliğin oluşumunda çevrenin önemini kabul ettiklerinden, kişilerin yaşadıkları ortam, sosyal çevre bütün ayrıntılarıyla tanıtılır.
· İşlenen olaylar güncel yaşamdan, kişiler halk tabakalarından alınır.
· Toplumsal konuları işlerler; ama toplum sorunları karşısında tarafsız kalırlar. Sanatı, toplumsal mücadele de bir araç olarak görmediklerinden “sanat sanat içindir” anlayışındadırlar.
· Anlatıma önem verip özen gösterdiklerinden birer üslupçudurlar. Bu nedenle, örneğin kişiler, sosyal düzeylerine uygun değil; sanatçının üslubuna uygun konuşturulur.
· Konu kadar, biçim güzelliği de önemlidir. Bu nedenle dil ve anlatım süsten, abartıdan, özentiden uzaktır.
· Realizm, daha çok roman, öykü ve tiyatro türlerinde etkili olmuştur.
FRANSA’DA
• BALZAC (1799-1850) ROMAN, ÖYKÜ, TİYATRO Realist romanın kurucusu olarak bilinse de eserleri romantik özellikler de taşır
ORİOT BABA, VADİDEKİ ZAMBAK, EUGENİE GRANDET, KÖY HEKİMİ TILSIMLI DERİ, İNSANLIK KOMEDYASI (DİZİ ROMANLARININ GENEL ADI)
• STENDHAL (1783-1842) ROMAN
KIRMIZI VE SİYAH, PARMA MANASTIRI…
• GUSTAVE FLAUBERT ROMAN Eserlerinde romantizmle realizmi ustaca birleştirir.
MADAME BOVARY, SALAMBO …
İNGİLTERE’DE
• DANIEL DEFOE (1659-1731) ROMAN
ROBİNSON CRUSOE
• CHARLES DICKENS (1812-1870) ROMAN
Gösterişsiz fakat güçlü bir anlatımı vardır. Kendini belli etmeyen ince bir mizah anlayışıyla yazar.Öyküler ve gezi notları da yazmıştır.
DAVID COPPERFIELD, ANTİKACI DÜKKÂNI, OLİVER TWIST, İKİ ŞEHRİN HİKÂYESİ
• JONATHAN SWİFT (1667-1745) ROMAN
GULLIVER’İN GEZİLERİ
RUSYA’DA
• TOLSTOY (1828-1910) ROMAN
SAVAŞ VE BARIŞ, ANNA KARENİNA, DİRİLİŞ,
HACI MURAD, YAŞAYAN ÖLÜ, İVAN İLYİÇ’İN ÖLÜMÜ…
• DOSTOYEVSKİ (1821-1881) ROMAN
SUÇ VE CEZA, BUDALA, KARAMAZOV KARDEŞLER, EZİLENLER, KUMARBAZ, ECİNNİLER, İNSANCIKLAR…
• MAKSİM GORGİ (1868-1936) ROMAN
ANA, ÇOCUKLUĞUM, ARKADAŞ, EKMEĞİMİ
KAZANIRKEN, BENİM ÜNİVERSİTELERİM
• GOGOL (1809-1852) ROMAN, TİYATRO
ÖLÜ CANLAR, MÜFETTİŞ(OYUN),
PETERSBURG HİKÂYELERİ, TARAS BULBA…
• ANTON ÇEHOV (1860-1904) ÖYKÜ, TİYATRO
OYUN: MARTI, VANYA DAYI, VİŞNE BAHÇESİ,
ÜÇ KIZKARDEŞ, HİKÂYELER
• TURGENYEV (1818-1883) ROMAN
BABALAR VE OĞULLAR, AVCININ NOTLARI, BAHAR SELİ, TAŞRALI KADIN…
• ŞOLOHOV (1905-? ) ROMAN
VE DURGUN AKARDI DON, DONDA HASAT
AMERİKA’DA
• JACK LONDON ROMAN
MARTİN EDEN, KURT KANI, UÇURUM İNSANLARI, VAHŞETİN ÇAĞRISI…
• MARK TWAIN ( 1835-1910) ROMAN, ÖYKÜ
TOM SAWYER’İN MACERALARI,
HUCKLEBERRY FINN’İN BAŞINDAN GEÇENLER, MİSSİSİPİ’DE HAYAT…
• JOHN STEINBECK (1902-1968) ROMAN
FARELER VE İNSANLAR, GAZAP ÜZÜMLERİ, BİTMEYEN KAVGA, SARDALYA SOKAĞI, KENAR MAHALLE
• ERNEST HEMINGWAY (1898-1961) ROMAN
Yazar ve gazetecidir. Eserlerini Paris’e yerleştikten sonra yazmıştır. 197’te Nobel ödülünü almıştır.
SİLAHLARA VEDA, ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR, İHTİYAR BALIKÇI
• HERMAN MERVILLE (1819-1891) ROMAN
MOBY DICK (BEYAZ BALİNA)
İRLANDA’DA
• OSCAR WİLDE (1854-1900)
Şair eleştirmen, oyun yazarı ve eleştirmendir. Nüketli, alaycı, iğneleyici bir dili vardır. Realist akıma yakındır.
DORİAN GREY’İN PORTRESİ, MUTLU PRENS, SALOME
• BERNARD SHAW ( 1856-1950)
Toplumcu gerçekçi bir yazardır. 1925’te Nobel aldı. Roman ve oyunlarında mizah ve hiciv önemli bir yer tutar.
Türk Edebiyatı’nda realizmin ilk etkileri Tanzimat Edebiyatı’nın kuruluş döneminden sonra ortaya çıkmaya başlar. Sami Paşazade Sezai’nin öykülerinde, Recaizade Mahmut Ekrem’in romanlarında ve Nabizade Nazım’ da realizmin ilk etkilerine rastlanır. Öte yanlan Batılı anlamda realizmin, Türk Edebiyatı’nda Servet-i Fünun döneminde uygulanır: Halit Ziya Uşaklıgil. Milli Edebiyat ve Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı’ndan geçerek realizmin, çeşitli uygulamalarıyla günümüz edebiyatına dek ulaşmıştır.

(19. yüzyılın yarısı)
Toplumsal ve yaşamdaki değişmelerden kaynaklanan romantizm, klasisizmin dayandığı kurallara karşı bir tepki olarak doğmuştur. 18. yüzyılda İngiltere’de başlayan romantizm, Fransız edebiyatını da etkisine alarak 19. yüzyılın ilk yarısında klasisizme egemen olmuştur.
Romantizmin gelişmesinde, hiç kuşkusuz “Aydınlanma Çağı” düşünürlerin ve Krallığa karşı Cumhuriyetçiliğin güçlenmesinin etkisi temel belirleyicidir. J.J Rousseau, Voltaire, Montesquie, Diderot gibi Aydınlanma Çağı (18. Yüzyıl) düşünürlerinin geliştirdiği “özgürlük”, “demokrasi”, “insan hakları” gibi kavramlar romantizmin düşünsel temelini oluşturmuştur.
1789 Fransız İhtilali’yle güçlenen Cumhuriyetçilik de romantizmin siyasal ortamını belirlemiştir
İngiliz edebiyatında ilk örnekleri görülen romantizm, Fransa’da bulduğu düşünsel ve siyasal ortam içinde bir sanat akımı olarak belirginleşmiş ve ilkeleri de Victor Hugo’nun Cromwell adlı dramının önsözünde açıklanmıştır.
Özellikleri
· Klasisizmin biçime öze ilişkin tüm kuralları reddedilmiştir.
· Aklın, mantığın ve sağduyunun yerini, bireysel duygu, hayal ve heyecanlar almıştır.
· Klasik tragedya ve komedyanın bütün bağlayıcı kuralları bırakılmış bu iki tür dram türünde bütünleştirilmiştir. (Öncüsü Shakespeare’dir)
· Duygulu ve coşkulu olan romantikler yapıtlarında Kişiliklerini gizlemezler, anlattıkları olaylar karşısındaki tavırlarını açıkça ortaya koyarlar.
· Dış dünyayı, doğayı renkli, abartılı betimlemelerle anlatmışlar, doğayı sanatçının esin kaynağı olarak değerlendirmişlerdir.
· Klasisizmdeki evrenselin, genelin ve tipin yerini; ulusal, yerel ve karakter almıştır.
· Ulusal tarihe, dinsel konulara yönelmiştir; ölüm, acı, aşk, intihar temalarına ağırlık vermişlerdir.
· Eski Yunan ve Latin mitolojisi yerini, Hıristiyanlık mucizelerine, ulusal destanlara, efsanelere bırakmıştır.
· Dil ve anlatımda klasikler gibi disiplinli ve özenli değildirler.
· İşledikleri konular, iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin karşıtlıkları içinde ele alınmıştır.
· Toplumsal olumsuzluklara karşı çıkılmış ve “toplum için sanat” anlayışı benimsenmiştir.
FRANSA’DA
• CHATEABRIAND (1768-1848) ROMAN Gezgin ve yazardır. ATALA, MEZAR ÖTESİNDEN, ANILAR…
• VİCTOR HUGO (1802-1885) ROMAN, TİYATRO, ŞİİR :SEFİLLER, NOTRE DAME’IN KAMBURU, CROMWELL,HERNANİ, KRAL EĞLENİYOR, RUY , BLAS…
• A.DUMAS PERE (1802-1870) ROMAN:ÜÇ SİLAHŞÖRLER, MONTE KRİSTO KONTU
• ALFRED DE MUSSET ROMAN, ŞİİR: BİR ZAMANE ÇOCUĞUN İTİRAFLARI,GECELER
• LAMARTİNE (1790-1869) ŞİİR, ROMAN:GRAZİELLA, RAPHAEL(ROMAN),ŞAİRANE DÜŞÜNCELER(ŞİİR)
• GEORGE SAND (1804-1876) ROMAN: PEMBE VE BEYAZ, İNDİANA, BİR YOCUNUN MEKTUPLARI
ALMANYA’DA
• GOETHE (1739-1932) ŞİİR, TİYATRO, ROMAN:FAUST(OYUN), GENÇ WARTHER’IN ACILARI (ROMAN)
• SCHILLER ( 1759-1806) TİYATRO:HAYDUTLAR, DON CARLOS, WİLHELM TELL
İNGİLTERE’DE
• LORD BYRON (1788-1824) : ŞİİR
• SHELLEY : ŞİİR
• SIR WALTER SCOTT (1771-1832) TARİHSEL ROMAN TILSIM, MANASTIR, TEHLİKELİ ŞATO…
RUSYA’DA
• ALEKSANDR PUŞKİN (1799-1839) ŞİİR, TİYATRO,: HİKÂYE, YÜZBAŞININ KIZI(HİKÂYE), ÇİNGENELER(ŞİİR)
Türk Edebiyatı’nda romantizm Batı’daki önemini yitirdikten sonra etkili olmuştur. En çok Tanzimat Edebiyatı’nı etkisi altına alan romantizmin özellikleri, Namık Kemal, Ahmet Mithat ve Abdülhak Hamit’in eserlerinde gözlenebilir.

(16.yy’ın 2.yarısı – 17.yy)
17. yüzyılda,”hümanizm” kaynaklı Rönesans hareketi Fransa’da klasisizme dönüşmüştür.
Bu yüzyılın ilk yıllarında Fransa bir kargaşa döneminden yeni çıkmıştır. “Ülkeye çeki düzen verecek tek güç krallık” düşüncesi aydın sanatçılar üzerinde etkili olmuştur. Topluma “mutlak monarşiyle” sanat ve edebiyata da “belli kurallar”la egemen olunmuştur. Kral ve çevresinin ideal yaşamı sanatçıya esin kaynağı olmuştur. Bu çağın sanatındaki insan soylu ve seçkindir. Soyluların sanat beğenisi, klasisizmin belirleyici ölçüsü olmuştur. Demokratik ilişkilerin hak ve özgürlükleri monarşiyle kesildiği bu dönemde sanat ve edebiyatta toplumsal eleştiride söz konusu değildir.
Öte yandan Descartes’in akılcılık felsefesi, klasizmin düşünsel temelini oluşturmuştur. Aşk, kin, sevinç, … gibi duygular yanıltıcıdır, gerçek ve doğru yalnızca akıl yoluyla bulunabilir: “Düşünüyorum öyleyse varım”
Eleştirmen Boileau, “Şiir Sanatı” (L’ art Poetique) adlı yapıtında klasisizmin temel ilkelerini ortaya koymuştur.
Özellikleri
· Akıl ve sağduyu önemlidir, duygu ve hayal dışlanmıştır.
· Dış dünyanın, doğanın betimlenmesinden kaçınılmıştır. Doğa olarak, insanın doğası, iç dünyası, değişmeyen yanı ele alınmıştır.
· İdeal insan tipleri yaratılmıştır. Bu nedenle kahramanlar halk içinden değil, soylu sınıftan seçilmiştir.
· Karakteristik ve yerel olan değil, evrensel ve kalıcı olan seçilmiştir.
· Eserler ahlaka uygun oluşturulmuştur, aşırı tutkular akılla denetim altına alınmış ve erdem vurgulanmıştır.
· Olayların gerçek olması değil, gerçeğe uygun olması önemsenmiştir.
· Konudan çok, konunun işleniş biçimine önem verilmiştir.
· Sanatçılar eserlerinde kişiliklerini gizlemişlerdir.
· Kaba halk konuşmalarına yer verilmemiş, seçkin kişilerin dili yeğlenmiştir.
· Anlatım, her çeşit süsten, yapaylıktan uzak, açık ve yalın kılınmıştır.
· Sosyal ve fiziksel çevreye yer verilmemiştir.
· Eski Yunan ve Latin Edebiyatı örnek alınmıştır. Bu edebiyatın konuları kimi zaman aynı adlarla yeniden işlenmiştir.
· Tüm edebi türler için geçerli olan akım, etkisini daha çok tiyatroda göstermiş, bu türde üç birlik kuralı uygulanmıştır.
• MALHERBE (155–1628) ŞİİR
• CORNEİLLE (1606–1690) TREGEDYA: HORACE, LE CİD, CİNNA
• RACİNE (1639–1690) TRAGEDYA: ANDROMAK, PHEDRE, IPHEGENİA
• MOLİERE (1622–1673) KOMEDYA, Dünya edebiyatının en önemli komedi yazarlarındandır. “Güldürürken düşündüren komedi” çığırının öncüsüdür.
CİMRİ, TARTUFFE, HASTALIK HASTASI DON JUAN, KİBARLIK BUDALASI, ZORLA EVLENME GÜLÜNÇ KİBARLAR, ZORAKİ HEKİM, KOCALAR MEKTEBİ, KARILAR MEKTEBİ, ADAMCIL, GEORGE DANDİNİ, SCAPİN’İN DOLAPLARI, BİLGİÇ KADINLAR…
• LA FONTAINE (1621–1685) FABL
• LA BRUYERE (1645–1696) PORTRE: KARAKTERLER
• DESCARTES (1596–1650) FELSEFE
• BOILEAU (1636–1711) Şair ve eleştirmendir.ŞİİR SANATI
• PASCAL (1623–1662) FELSEFE
DÜŞÜNCELER
• Mme DE LA FAYETTE – ROMAN
• FENELON -ROMAN: TELEMAK
• Mme DE SEVİGNE – MEKTUP
• SAIN SİMON -ANI
• BOSSUET – HİTABET
Türk Edebiyatı’nda edebiyatın öykü, roman, tiyatro gibi türleri ortaya çıktığında Batı’da klasisizm çoktan bitmişti. Bu nedenle Türk Edebiyatı’nda bir klasik dönemden söz edilemez. Ancak klasizmin konuya değil, konunun işlenişine (biçimine) önem veren anlayışıyla Divan şiiri arasında benzerlikler görülür. Öte yandan, Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Âli Bey ve Yusuf Kâmil Paşa gibi Tanzimat’ın birinci dönem sanatçıları, batılı klasik sanatçıların yapıtlarını Türkçeye çevirerek, uyarlayarak bu akımı Türk edebiyatına taşımıştır.

Sanat ve edebiyatın yüzyıllar boyu süren gelişmesine bakıldığında bu gelişmenin içinde yeşerdiği toplumun yapısındaki gelişme ve değişmelerle sıkı bir ilişki içinde olduğu görülür.
Düşünce sistemleri de toplumsal gelişmeye denk düştü-ğü zaman bu gelişmenin önünü açan, onu hızlandıran bir rol oynar. Bu nedenle sanat ve edebiyatın iki ayağı vardır: Düşünce sistemi ve toplumsal yapı.
Bu iki ayağın denk basması, sanat ve edebiyatta ortak duyarlıklar, görüşler ve anlayış sistemleri oluşturur. İşte, sanat ve edebiyatımızdaki bu ortak sistemlere akım denir.
Toplum yaşamındaki gelişme ve değişmeler düşünce sistemine (felsefeye) ve oradan sanat-edebiyata yansır ve sanatçılar yeni anlayışlara yönelir. Her akım böyle bir arayışın sonunda ortaya çıkmış, değişen değerler sistemi, akımların birbirini çoğunlukla tepmesini, bazen de aşmasını getirmiştir.
Avrupa kaynaklı belli başlı sanat ve edebiyat akımlarının belirgin izleri, en çok şiir, öykü, roman ve tiyatroda görülür.
Ortaya çıkış sırasına göre edebiyat alanında görülen akımları şöyle sıralayabiliriz;

Ekolojik piramitler ekosistemlerdeki komüniteyi oluşturan birey sayısı (Biyokütle) veya enerji dikkate alınıp hazırlanır.
Biyokütleye ve enerjiye dayanan piramitler
· Piramidin tabanını üreticiler oluşturur
· Tepe basamağı yırtıcılar oluşturur
· 2. ve 3. basamağı tüketiciler oluşturur
Tüketiciler
a- Birincil tüketiciler (Herbivorlar)
b- İkincil tüketiciler (Karnivorlar)
c- Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar)
· Taban üreticilerden oluşur
· Biyokütle tepeye doğru gittikçe her basamakta 10 kat azalır
· Enerji tepeye doğru her basamakta 10 kat azalarak aktarılır
· Biyolojik birikim (Kimyasal zehirler,radyoaktivite vb.) tepeye doğru gittikçe artar

Canlılar bulundukları yaşam ortamında canlı ve cansız faktörlerle etkileşim halindedirler. Canlıyı etkileyen:
Biyotik faktörler:
1) Üreticiler
2) Tüketici
3) Ayrıştırıcılar
Abiyotik faktörler: İkiye ayrılır.
1) İklimsel faktörler: a) Işık b) Isı c) Su
2) Toprak faktörler: a)Toprak yapısı b) Mineral ve tuzlar c)Toprak ph’sı
BİYOTİK FAKTÖRLER
Üreticiler: Fotosentez ve kemosentez mekanizmaları ile inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilen ototrof bakteriler,mavi yeşil algler,kloroplast taşıyan protistalar ve bitkilerdir. Enerji ve maddenin canlıların kullanabileceği hale dönüşümünü sağlayan canlılardır.
Tüketiciler: İhtiyacı olan besinleri diğer canlılardan hazır olarak alan hayvanlar, protistalar, parazit bitki ve mantarlar,hetotrof bakterilerdir.
Tüketiciler üç grupta incelenir:
1- Bitkilerle beslenen: (1.Tükticiler)
2- Hayvanlarla beslenen: (2.Tüketici)
3- Yırtıcılar: ( 3.Tüketiciler)
Ayrıştırıcılar: Bitki,hayvan ölüsü ve artıklarını besin olarak kullanan saprofit bakteri ve mantarlardır.
ABİYOTİK FAKTÖRLER
1-İklim faktörleri: Canlılar yaşamlarını sürdürürken güneş ışını,ısı,basınç,nem,hava hareketleri gibi iklim faktörlerden etkilenirler.
A) Işık:
a) Işığın kalitesi,şiddeti,süresi önemlidir
b) Canlıların temel enerji kaynağıdır
c) Fotosentez için gereklidir
d) Bitkide çimlenme,büyüme,yönelme. klorofil sentezi için gereklidir
e) Işık bitkilerin yaşam alanını belirler
f) Hayvanlarda üreme,göç,pigmentasyon,bazı vitaminlerin sentezi ,sucul hayvanlarda solunum üzerine etkilidir
B) Isı:
Canlılarda yaşamsal olaylar belirli ısıda gerçekleşir. Yüksek ve düşük ısıda yaşamsal olaylar azalır hatta durur.
Bitkilerde : a) Çimlenme b) Köklerle su alınımı c) Fotosentez
Hayvanlarda : a) Üreme b) Gelişmenin devamı
c) Değişken ısılı hayvanlarda (Omurgasızlar,Balıklar , Kurbağalar , Sürüngenler ) metabolizmanın devamı
C) Su:
a) Organik maddelerin sentezlenmesi
b) Maddelerin çözülmesi ,emilmesi,taşınması
c) Biyokimyasal olayların gerçekleşmesi
d) Fazla ısının uzaklaştırılması
e) Boşaltım maddelerinin dışa atılması
f) Bitkilerde çimlenmenin gerçekleşmesi ,hayvanlarda embriyonun gelişmesi
g) Bazı canlılar için yaşam ve hareket alanıdır
Canlılar yaşadıkları ortam ve suya duydukları ihtiyaç farklıdır. Özel adaptasyonları ile en iyi uyumu yapmışlardır.
Hayvanlarda:
1) Deride su kayıbını önleyen plaka,tüy ,kitin dış iskelet gibi yapıların oluşması.
2) Solunum yüzeyinin vücud içine alınması
3) Boşaltımla su kayıbını önleyen mekanizmaların gelişimi
4) Yaşam alanı olarak suya yakın çevrelerin seçilmesi
Bitkilerde:
1) Su kayıbının sağlandığı stomalarına açılıp kapanmasının kontrol edilebilmesi (Terlemenin fazla olduğu zamanlar ve suyun az olduğu zamanlar stomalar kapanır)
2) Köklerin suya yönelimi vardır
3) Kurak ortam bitkilerinde gövde ve yapraklar su kayıbını önleyecek değişikliklere sahiptir.
Canlıların ihtiyacı olan suyu şu şekillerde karşılarlar:
1) Suyun doğrudan alınması. ( Sindirim sistemi, kökler)
2) Deri ile su almak (Kurbağalar, Bazı omurgasızlar)
3) Besinlerin yapısındaki sudan karşılamak
4) Metabolik su kullanmak

Besin zincirleri
Doğada canlılar başka bir canlıyı besin olarak kullanırken kendileride başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire besin zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafından oluşturulur. Ancak hiçbir zaman doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken kendiside birden çok türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına neden olur.
· Besin zincirleri ile canlılar arasında organik madde ve enerji akışı gerçekleşir.
· Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o kadar ekonomik kullanılır.
· İlk halkada ototroflar bulunur
· Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur
· Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir
1) Üreticiler
2) Tüketiciler:
a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar)
b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar)
c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar)
3) Ayrıştırıcılar
· Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir
· Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal olaylarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası deniR.

Bazı canlı türleri yaşamsal olaylarını devam ettire bilmek için diğer canlılarla beraber yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme, barınma, hareket, korunma gibi yaşamsal olaylarda başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine göre üç şekilde gerçekleşir.
1) Kommensalizm: Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken diğer tür yarar veya zarar görmez.
2) Mutualizm: Birlikte yaşayan iki ayrı türde birliktelikten yarar sağlarlar.
3) Parazitizm: Birlikte yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür.

Biyosfer: Canlı yaşamına uygun ,okyanus derinlikleri ile atmosferin 10 000 m. yüksekliğine kadar olan tabakasıdır.
Ekosistem: Komünitelerle cansız (Abiyotik) çevre koşullarının karşılıklı etkileşimleri.
Biyotop: Canlıların yaşamlarını sürdürmek için uygun çevresel koşullara sahip coğrafi bölgedir.
Komünite: Belirli yaşam alanına uyumlu populasyonlar topluluğudur.
Populasyon: Belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur.
Habitat: Bir canlı türünün rahatça beslendiği,barındığı,ürediği yaşam alanına denir.
Niş: Yaşam alanında kalıtsal özellikleri ile ilgili gerçekleştirdiği yaşamının devamına yönelik faaliyetlerin tümüdür.
Flora: Belirli bir bölgeye adapte olmuş ,o bölgede yaşamını sürdüren bitki topluluğudur.
Fauna: Belirli bir bölgeye adapte olmuş ve o bölgede yaşamını sürdüren hayvan topluluğudur.

Genel Yapısı:
Bugün dünya gezegeninde ortamın her elemanın özel görevi vardır.Bu elemanlar görevlerini eksiksiz yerine getirdikleri için dünya ekosistemler topluğu haline gelmiştir.Ekosistemler canlılar tarafından kurulmuş yaşam ortamıdır.Ancak iklim tarafından kontrol edilir.Oysa ekosistemlerin kontrolü iklimden çok insanlar kontrol eder.İnsanlar besinlerini bitkilerden ve hayvanlardan sağlarken besinin sürekliliği için onları koruyup kontrol etmesini,kendi sağlığı için niteliklerini ve nüfusa göre de miktarını düzenli olarak artırmayı denemelidir.Bu taktirde insan organizmaların kesintisiz etkileşiminin ürünü olan kompleks bir sistem içerisinde yayılabilir. İşte böyle bir sisteme ekosistem denir.
Çevre açısından düşünüldüğünde insanın ekosistemdeki görevi eşsizdir. Ancak ekosistem çevre, her çevrenin ekosistem olmadığı unutulmamalıdır.İnsanın hiçbir davranışı doğal olmadığından doğal ortamlar onun müdahalesini asla doğal karşılamamıştır. İşte o yüzden gerçek çevre olan doğal ortamlarla çevre deyimi de ayrı kullanılmaya başlamıştır. İnsan,bir düzenleyici olarak davranması gerekirken çoğu kez tarih dersine çalışmadığı için sisteme telafisi güç zararlar vermiş ve hala da bunu fark ettiği söylenemez. Aslında insan ekosistemde gereksiz bir varlık değildir.Çünkü ekosistemler kompleks birer canlı olduklarından gelişmesi için fazla enerji kullanması şarttır. Ancak enerjinin kullanılabilmesi için sistemi tıkayacak şekilde birikmemesi gerekir.Yani enerji birikiminin önlenmesinin tek yolu tüketimdir.Görülüyor ki, ekosistemde özel yeri olan insan sistemdeki hayvanlar gibi davranamadığı için sistemin elemanı olarak görülmüyor ve çevre kirliliği denilen yeni bir araştırma konusunun ortaya çıkmasına neden oluyor.İnsanın açıkça ihtiyaç duyduğu bu ekosistemin doğası nedir? Bu soruyu cevaplamak için ekosistemlerin fonksiyonlarını idare eden prensiplerin neler olduğunu bilmek gerekir.Çünkü sistemin canlı ve cansız temel varlıkların karmaşık olmasına karşın kurdukları ilişkide sistemlidir.Olayın karmaşıklığı ortamdaki canlıların tür fazlalılığından ve beslenme zincirindeki kuralsızlıktan kaynaklanır.O halde genel kurulmuş düzene biyotik ve abiyotik varlıklar dersek birlikte kurdukları yaşayan organizmalar dünyasına BİYOSFER denir.
Biyosferin dengeli yaşam yerleri ekosistemlerdir. Fakat fonksiyonel olarak bu sayısız sistemler hakkında genel bir karar vermek için hepsinin tek tek araştırılması gerekir.Çünkü aralarında en az benzerlik kadar farklılıkta vardır. Zaten böyle olmasaydı biyosferin tamamı ekosistem olurdu.O nedenle ekologlar,sınırsız büyüklük ve karmaşıklık demek şeklinde hitap ederler.Biyosferde bu iki varlık yan yana, iç içe bağlanıp karışırlar ve de eşitlik ilkesine bağlı karşılıklı ilişki kurarak denge oluştururlar. Örneğin hayvanlar bitkilere CO2 verir. Bitkiler fotosentez yaparak onlara karşılığında O2 verir. Toprak bitkilere su verir.Bitkiler suyu kullanarak yaptıkları organik maddeleri organik atık olarak toprağa verir. Bunları her ikisinden de faydalanan hayvanlar,kendilerini ve bitkileri yiyerek hem doğanın enerji döngüsünün hızını artırır hem de üretim-tüketim dengesini sağlar.Bu örnekler biyosferde sayısız sistem ağlarından sadece bir tanesidir.
Bildiğimiz gibi biyosferin her yerinde iklim,toprak ve buna bağlı olarak da canlılık çeşitlilik gösterir. Canlıların çeşitliliği farklı ekolojik koşullara sahip habitat sayısına bağlıdır.Belli bir habitatta sınırlı canlı cemiyeti yaşadığı düşünülürse ekosistemlerin ne derecede çeşitli ve karmaşık olduğu anlaşılır. Bir okyanus, deniz, göl, akarsu, çöl, orman, çalılık, step(mera), kayalık, çayırlık… vs. her ortam mükemmel bir ekosistemdir. Bu ortamların ad olarak sayısını artırmak belki de güç olabilir.Enlem dereceler,yükseklik ve yine bunlardan kaynaklanan komşuların etkisini de göz önüne alırsak sistemler topluluğu olduğu anlaşılır. Örneğin bir ekosistemler topluluğudur.Çünkü en azından dağın dört tane yönü ve bir de zirvesi vardır. Dağın coğrafik yapısı engebeli olduğunda vadileri de katarsak yaklaşık on farklı yaşam ortamına sahip olduğu anlaşılır.
Ekosistemler belli ölçüde daima değişebilen bir yapı ve organizasyona bağlıdır.Burada sosyobiyolojide olduğu gibi bir dinanizm vardır. Dinanizmi canlıların üremeleri ve ölümleri,cansızlarda ise ayrışma olayları temsil eder. Böylece madde ve enerji akımı iki taraf arasında sürer.Akuatik ekosistemler biyosferin ¾’ünü kapsayan homojen ortamlardır.Buralar savunma açısından çok elverişli olmalarına rağmen biyolojik dinanizm bakından yetersizdir.Akuatik ekosistemler bu özelliklerden dolayı(homojen olması) komplekslik bakından zayıftır.Çünkü toplam akuatik sistemlerinde yaklaşık 50.000 bitki,yine yaklaşık 85.000 hayvan türü mevcuttur.Bu durumun temel nedeni areal (Yaşam ortamı) sürekliliği (tek dize habitat) şeklinde olmasıdır.Bu da farklı mikroklima çeşidine müsait değildir. Bu ise canlılarda türleşmeyi önleyen en önemli etkendir.Yani çok çeşitli ve sayısı fazla,izolasyonun yokluğu akuatik ortamlarda belirgin şekilde mikroklima yokluğuna neden olmuştur.Bu durum karasal radyasyondan yoksun olması nedeniyle çok geniş alanlarda aynı koşulların sürekliliğine neden olur.Her ne kadar Pasifik ve Atlantik okyanusları ayrılsa da her güneyden hem de kuzeyden bağlantılıdır.Bir ekosisteminden bir miktar çamurlu su alınırsa gözle görülen makro değerlerin yanında mikro varlıklar da incelendiğinde akuatik ekosistemler hakkında bilgi edinilebilir.Burası hem bitki hem de hayvansal organik ve inorganik maddelerden bir karışım olduğu görülür.Karışımın abiyotikleri su, Oksijen, Azot, Karbondioksit, Fosfat, Kalsiyum ve çeşitli tuzlar ile aminoasitler,humus asitleri ile daha bir çok organik ve inorganik maddeler ve bunları işleyen ayrıştırıcılardan oluştuğu anlaşılır.Çoğu durumda bunlar dip çamurunda sabitlenmiş durumdadır.Oysa sistemin geleceği için bunların serbest hale geçmesi şarttır. O halde en önemli varlık ayrıştırıcılar olmalıdır.Çünkü diğerlerinin eksikliğinde ekosistemin fakirliği söz konusudur. Oysa bunların olmaması halinde ekosistem olmaz.Numunenin alındığı göldeki yapıcı organizmalar sığ kesimde yaşayan köklü bitkiler ile algler ve fitoplanktonlardır.Bunlar güneş ışığının girdiği derinliklere kadar yayılırlar ve de köklü bitkilere göre daha fazla enerji biriktiriler.Alınan numunede tüketici organizmalarda belirlenmelidir. Çünkü önceden bildiğimiz beslenme ilişkilerine dayanarak bitkisel maddeler ve bunları organik atıkları üzerinden beslenen organizmalar olmalıdır.Deniz kestaneleri,su böcekleri ve birçok küçük balıklar gibi 1. dereceden tüketiciler buradan beslenir.1.derecede tüketiciler üzerinden beslenenlere de 2. dereceden tüketiciler.Bunların üzerinden beslenenlere ise 3. dereceden tüketiciler denir.Biyosferin farklı elemanları tarafından farklı,aynı elemanlar tarafından aynı,aynı elemanlar tarafından farklı,farklı elemanlar tarafından aynı ekosistemler kurulduğu için birbirine komşu olabilirler.fakat sınırları özeldir.Ancak çeşitli doğal olaylarla birbirlerinin etkiledikleri gibi barındırdıkları hayvanlarla da bu etkileşim sürer. Zaten biyosferde yukarıda belirtilen olay daima hep böyle sürüp gidiyor.Bu etkileşim sonucu ekosistemler de daima değişim söz konusudur. Ancak ekosistemlerdeki değişimin hızı ekosistemin dönemine ve de iklimin değişkenliğine göre değişebilir.Eğer klimaks devrede ise değişim hızlı,son dengede ise daha yavaş olur. Yani dengesi kurulmuş ekosistemin safhasında süksesyona yakın olanlar daha hızlı değişir.
Sonuç olarak biyosferde sayısız ekosistem vardır. Buna rağmen ekosistem elemanlarının sistematiği kolayca yapılmaktadır.Ekosistemlerin kendilerinin sistemiğin yapmak imkansızdır.Çünkü ekosistemlerin kurucusu ve en önemli dengeleyicilerinden birisi olan besin zincirinin belli bir modeli yoktur.Ayrıca bu kompleks sistemlerin hangi faktörlere göre düzenlendiği sükseksiyon başlangıcından bu döneme kadar kimlerin oraya katkıda bulunduğunu belirlemek mümkün değildir.

Efsaneye göre Denizlerin efendisi olan Poseidon, Çanakkale Boğazı’nı karaların arasına girerek ve toprakları ikiye bölerek açmıştı.
Yunanistan’ın Thebai kentinin kralı Anthamas ile güzel karısı Nephele’nin Phriksos adında bir erkek ve Helle adında bir kız çocuğu vardı. Ancak kral bir süre sonra karısından bıkarak ikinci bir kadınla evlenir. Anthamas’ın ilk karısını ve çocuklarını kıskanan kadın kahinleri etkileyerek, O sırada sürmekte olan kıtlığın giderilmesi için iki çocuğun kurban edilmesi gerektiğini söyletir. Kurban töreni sırasında Nephele (kelime anlamı bulut) ikisini de bir buluta sararak kaçırır.Çocukları kanatlı ve altın bir posta bindirerek Karadeniz’e yollar. Ancak Çanakkale Boğazı’nı geçerlerken büyük bir fırtına kopar ve Helle denize düşerek boğulur. Ondan sonra da buraya Helle’nin denizi anlamına gelen Hellespontos adı verilir. Herodot tarihinde Helle’nin mezarının Kardiya (Bolayır)’da olduğu belirtilmektedir. Phriksos Karadeniz’de Kolktis’e (Gürcistan) vardıktan sonra koçu Zeus’a kurban eder.
Dardanel Boğazı’nın efsanesi ise şöyledir; Okeanos’la Tethy’in venmelerinden Elektra adlı güzel bir kız doğmuştur. Kıza aşık olan Zeus, Elektra’yla zorla sevişir ve Elektra Dardonos adında bir erkek çocuk doğurur. Daha sonra Çanakkale’ye gelen Dardanos kralın kızıyla evlenerek Dardania adlı bir kent kurar. Çanakkale Boğazı’nın adı da Dardanos’tan Dardanel olur.
Dardanos’un oğlu Tros, bu bölgeye Troad, halkına da Troyalı adını verir. Onun oğlu İlus da kente kenti adını koyar ve kent ondan sonra İlium olarak tanınır.
Hera, Zeus’un diğer sevgilileri gibi Elektra’nın da farkına varmış, Elektra’dan doğacak Zeus soyunu lanetlemiştir. Gerçekten de bu lanet tutar ve Troya yerle bir olur.
Çanakkale ile ilgili bir başka efsane de Hero ile Leandros öyküsüdür. Bir zamanlar Çanakkale’nin Anadolu kıyısında, Nara kıyısında Abydos olarak anılan çok eski bir kent varmış. Abydos’un karşı kıyısında, Trakya tarafında Miletoslular tarafından kurulan Sestos adında bir kent daha varmış. Bu iki kent arası Boğaz’ın en dar yeriymiş. Sestos’ta Aphrodite’nin ölen sevgilisi Adonis için her yıl şenlikler düzenlenirmiş.Bu törenlerden biri sırasında Abydos kralının oğlu Leandros, Aphrodite’nin rahibesi Sestoslu güzel Hero’ya aşık olmuş.Ancak nevar ki Hero da ona aşık olmasına rağmen rahibe olduğu için evlenmemişler.Bu iki sevgilinin birbirlerini görmelerini engelleyemiş.Leandros her gece Marmara’nın bembeyaz köpükleri üzerine binerek karşı kıyıya, sevglisini görmeye gidermiş. Efsaneye göre Hero da her gece bir kuleye çıkarak, elinde tuttuğu meşaleyle, denizde yüzmekte olduğu sevgiisine yol gösterirmiş. Hero zaman zaman çok korkmasına rağmen ona gelme diyemez, en azgın fırtınalarda bile meşaleyi yanına çağırırmış. Bir gece denizde korkunç bir fırtına patlamış ve Hero’nun meşalesini söndürmüştü. Yolun yarısındayken ışık sönünce nereye yüzeceğini bilemeyen Leandros sonunda dalgalara yenik düşüp boğuldu. Cesedi sabahleyin Sestos kıyılarına vurdu. Hero da sevgilisinin ölüsünü görünce kendisini kuleden atarak canına kıydı.

Amazonlar, inanışa göre yalnızca bir mitos, uydurulmuş bir efsane değildir. Amazonlar, Fatsa yada Ordu’dan Karadeniz’e dökülen Thermedon ırmağının yakınlarında yaşayan savaşçı kadınlardır. Başkentleri Themiskyra kentiydi.
Amazonlar, Anadolu yarımadasında büyük bir öneme sahipti. Hem tarihçiler hem de mitos yazarları İzmir’in, Efes’in, Sinop’un ve daha pek çok kıyı kentinin Amazonlar tarafından kurulduğunu söylerler. Platon ve Sokrates Anadolu’da yaşayan bu çok kuvvetli ve cesur kadınların sık sık Yunanistan’a akın ettiklerinden bahseder.
Mitolojiye göre Amazonlar savaş tanrısı Ares’le Harmonia (yada Aphrodite)’nın kızlarıdır. Tasvirlerde çok iyi ok, yay, kargı ve mızrak, iki ağızlı balta (Labrys) kullandıkları ve at sırtında savaştıkları görülmektedir.
Amazon sözcüğünün eski bir Anadolu diline ait olduğu söylenir. Bazı bilginlere göre A-mazon=Memesiz anlamına gelir. Yaylarını daha rahat çekebilmek için sağ göğüslerini kestikleri ve bundan dolayı kendilerine Amazon adı verildiği ileri sürülür. Oysa en erken tarihlerden itibaren yapılmış olan tasvirlerin çoğunda Amazonlar’ın göğüslerinin ikisi de görülür. Başka bir görüşe göre Amazon’un A’sı şiddet ve güç anlamına gelir, mazon ise göğüs demektir. Sözcük bu kez memesiz değil, tam tersi geniş ve kuvvetli göğüslü demektir. Bir diğer görüşe göre Amazon kelimesindeki “A”, Türkçe’deki-maz-eki gibi olumsuzluk getiren bir takıdır. “Mazo” ise dokunulmaz demektir. Bu görüşe göre Amazon bir erkek tarafından dokunulmaz olan kadın demektir. Pek çok Amazon kadınının mitolojideki kahramanlarla ilişkisi olmuştur; Hippolyte’nin Herakles, Antiope’nin Theseus, Penthesileia’nın Akhilleus efsanelerinde adları geçer. Bir diğer görüşe göre ise eski Kafkas dilinde”Maza” ay demektir. Amazonlar’ın hem ay tanrıçasına hem de önce Kybele sonra da Efes Artemisi’ne taptıkları için Amazonlara bu ad verilmiştir.
Amazonlar savaşta tutsak ettikleri erkeklerle birlikte olup daha sonra onları öldürmeyi adet edinmişlerdir. Bazen de komşu ülkelerle bir anlaşma yapıp komşu ülke erkekleri ile özellikle ilkbaharda birlikte olmuşlar, doğan çocukların kız olanlarını alıp, erkek çocukları onlara vermişlerdir.

Tufan, yani insanlığın bir felaketle yokedilmesini işleyen mitos İlkçağ’da Doğu Akdeniz çevresi uygarlıklarının mitolojilerinde önemli bir yer tutar. Ancak Yunan mitolojisinde küçük bir öykü dışında insanlığın yokedilmesi motifiyle pek karşılaşılmaz. Bu öyküye göre Zeus giderek daha isyankar ve günahkar olan insanları bir tufanla yoketmeye karar verir. Su ile gelen bu tufandan yalnızca Prometheus’un oğlu Deukalion ile karısı (yeryüzündeki ilk kadın olan Pandora’nın kızı) Pyrrha kurtulur. Geleceği gören Prometheus oğluna bu olayı haber vererek bir tekne yapmasını öğütlemiştir. Tufan 9 gün, 9 gece sürmüş ve tekne sonunda Parnassos Dağı’na çıkmıştır. Bundan sonra karı koca Zeus’tan yeni insanlar yaratmasını dilerler. Zeus da toprağın üzerindeki taşları toplayarak arkaya atmalarını söyler. Böylece Deukalion’un attığı taşlardan erkekler, Pyrrha’nın attıklarından kadınlar olmak üzere yeni bir insan soyu türedi.

Herakles’in ataları arasında yeralan Argoslu bir kahraman. Babası Zeus annesi ise Akrisios kızı Danae’dir. Perseus’un büyük babası Akrisios bir kahine gidip bir erkek çocuğunun olup olamayacağını sorar. Kahin ona kızı Danae’nin bir erkek çocuğu olacağını ve bu çocuğun onu öldüreceğini söyler. Korkuya kapılan ve kehanetin gerçekleşmesinden korkan Akrisios, yeraltına bronzdan bir oda yaptırarak kızını oraya hapseder. Zeus bronz odanın tavanıdaki bir yarıktan altın damlası şeklinde içerisi sızar ve genç kızla birlikte olur. Bu birleşmeden Perseus doğar.
Perseus, Athena tarafından Gorgolardan Medusa’yı öldürmekle görevlendirilir. Athena ve Hermes ona bu zor görevinde yardımcı olan tanrılardır. Perseus, Gorgoların (Stheno, Euryale ve Medusa) yerine gider. Onları uyurken bulur. Bu üç kızkardeş arasında yalnız Medusa ölümlüdür.Bu nedenle Perseus sadece onun başını kesip götürebileceğini anlar. Gorgolar, boyunları ejderha pullarıyla korunan, yaban domuzu gibi dişleri olan dişi canavarlardı. Bronz elleri ve altın kanatları vardı. Üstelik bakışları o kadar güçlüydü ki baktıkları her şeyi taşa çeviriyorlardı. Medusa’nın kesilen kafasından Pegasus (Kanatlı at) , Khrysaor adlı bir dev çıktı. Dönüş yolunda Andromeda’yla karşılaştı ve ona aşık oldu. Bu güzel genç kızın annesi Kassiepeia, Nereus kızlarından daha güzel olduğunu söylediği için Poseidon’u kızdırdı. Deniz tanrısı da bu bölgeye bir deniz canavarı musallat etti. Canavarı öldürmek koşuluyla kurban olarak sunulan genç kızı kurtaran Perseus, daha sonra kızla evlendi ve mutlu bir yaşam sürdü

Kentaurlar mitoslarda sık sık karşımıza çıkan at adamlardır. Teselya kralı İksion ile Hera’nın buluttan yapılmış görüntüsünden doğmuşlardır. Önden bakıldığında baş, göğüs ve kolları kimi zaman da ön bacakları insan, karınlarının arkası ve arka bacakları at biçimindedir. Yele ve kuyrukları vardır. Kentaurlar dağlarda yaşar ve çiğ et yerler. Yabanıl ve azgın yaratıklardır. Herakles ve Dionysos efsanelerinde önemli rol oynayan Kheiron’la Pholos iyi ve yararlı olan Kentavroslardır.
Kentaurlar İlkçağ’dan itibaren ressam ve heykeltraşlara sık sık konu olmuşlardır. Bu eserlerin en ünlüsü heykeltraş Phidias tarafından Parthenon Tapınağı’nın metoplarına yapılan kabartmalardır. Kabartmalarda Lapithlerle, Kentaurlar arasındaki savaş anlatılmıştır.


Kelime anlamı “Zeus’un delikanlıları” dır. Bu isim Leda’nın oğulları Kastor ile Polydeukes’e verilir. Leda’ya aşık olan Zeus kadına bir kuğu şeklinde yanaşmış, Leda aynı gece kocası Tyndaros’la da yatmıştır. Leda daha sonra bir yumurta yumurtlamış ve bu yumurtadan iki çift (ikiz) çocuk çıkmıştır. Çocuklardan Helena ile Polydeukes Zeus’a, Kastor’la Klytaimestra Tyndaros’a aittir. Zeus’un oğlu ile Tyndaros’un oğlu birbirinden hiç ayrılmamış, kardeşlik ve dostluğun simgesi olmuşlardır. Dioskur’lar pek çok efsanede omuz omuza çarpışan kahramanlar olarak geçer. Ancak daha önce başlarına gelen talihsiz bir oyunda öldükleri için Troya Savaşı’na katılamamışlardır. Avrupalı ressamlara sık sık konu olan bu trajik olay şöyledir; Dioskurlar, Likyalı kahraman Leukippos’un iki kızına aşık olup, kızları (Phoibe ve Hilaria) kaçırırlar. Ancak kızların nişanlıları (aynı zamanda amca oğulları) peşlerine düşerler. Çıkan kavgada Kastor ölür, ölümsüz olan Polydeukes ise kurtulur. Tanrı Zeus birbirini seven bu iki kardeşi ayırmamak için onları gökyüzüne, yıldızların arasına yerleştirir. Dioskurlar aynı zamanda ikizler burcunun temsilcisidir.


Eski Yunan ve Roma dünyasında, Olympos tanrıları soyundan gelmeyip de soyut kavramların kişileştirilmiş biçimi olan tanrıçalardan biridir. Nike, zafer kavramının somutlaştırılmış biçimi, zafer tanrıçasıdır. Homeros’un destanlarında rastlanmaz. Hesiodos’a göre ise Pallas’la Okeanos’un kızı Styks’ten doğmuştur. Olympos tanrıları kuşağından önce olmasına rağmen kimi efsanelerde Athena’nın oyun arkadaşı olarak geçer. Nike, resimlerde kanatlı, hızlı uçan ve göklerden süzülerek zaferi getiren bir genç kız olarak gösterilir. Nike, Athena’nın ön isimlerinden biriolarak da geçer. Heykel ve resimlerde en çok tasvir edilen ölümsüzler arasında yeralır.

İlkçağ’ın en eski metinlerinden itibaren karşımıza çıkan, evrensel birleşme ve üremeyi simgeleyen doğal güçtür. Hesiodos’a göre Eros, Khaos’tan sonra ortaya çıkan Gaia ve Tartaros’la birlikte ilk evrensel güçtür. Bazı anlatımlarda tanrı değil, ölümlü-ölümsüz arası bir varlık, yani cindir. Bir başka efsaneye göre Eros, Yoksulluk Tanrıçası Penia ile Bolluk tanrısının Poros oğludur. Bazı önemli efsanelerde de Aphrodite ile Hermes’in oğlu olarak karşımıza çıkar. Anteros (Karşılıklı aşk) adıyla anılan Eros efsaneleri, Eros’un özündeki çok yönlülüğü dile getirmek için sonradan uydurulmuş olmalıdır.
Eros İlkçağdan itibaren hem şair, hem de ressam ve heykeltraşların başlıca konularından biri olmuştur.Yunan mitolojisindeki başlangıçtaki evrensel güç ilkesinden giderek değişmiş, insanları oklarıyla kovalayan ve yaralayan, alaycı yaramaz ve hatta zaman zaman oldukça tehlikeli bir çocuk kimliğine bürünmüştür.
Tasvirlerin çoğunda Eros ya küçük, tombul, yaramaz kanatlı bir bebek ya da çok genç sırtında kanatları olan bir delikanlı olarak görülür. Delikanlı olarak gösterildiğinde ya da anlatıldığında, Eros’un tıpkı kelebek gibi kanatlı, uçan çok güzel bir genç kız olarak tasvir edilen Psykhe (ruh) adında bir sevgilisinden söz edilir. Eros ile Psykhe’nin aşkını anlatan bir masal dilden dile dolaşır.

Asklepios, sağlık tanrısı özelliği de olan Apollon’un oğludur. Sağlık ve hekimlik tanrısıdır. Yunan mitolojisinde olduğu kadar Roma tarafından da çok benimsenmiştir.
Asklepios’un oldukça ilginç bir öyküsü vardır. Apollon Teselya kralı Phlegyas’ın kızı Koronis’e aşık olur, kız Apollon’dan hamile kalır. Ancak bir süre sonra Arkadya’dan gelen bir adamla daha sevişir. Bu olayı izleyen bir kuzgun yada karga durumu Apollon’a bildirir. Çok kızan Apollon onu diri diri yanmakla cezalandırır. Koronis tam ömek üzereyken Apollon onun karnındaki çocuğu kurtarır ve büyütmesi için Kentavrıs Kherion’a verir. Kherion, doğanın içinde büyüyüp onun sırlarına ermiş bir yaratıktır. Asklepios onun yanında usta bir hekim olarak yetişir, cerrahlığın bütün sırlarını öğrenir, hatta ölüleri diriltebilicek kadar ustalaşır. Ancak Zeus doğal düzeni bozan ve kendi gücünü aşan Asklepios’dan çekinmeye başlar ve onu yıldırımlarıyla öldürür. Apollon’da bu olayı cezasız bırakmaz ve Zeus’a yıldırımı bağışlayan Kykloplar’ı öldürür. Asklepios’un cansız bedenini de gökyüzüne yıldızların arasına yerleştirir.
Asklepios’un tapınaklarına Asklepion denir. Burlar aynı zamanda İlkçağın hastaneleridir. En büyüğü ve en ünlüsü Bergama’da olanıdır. Helenistik dönemde kurulmuş olan bu büyük sağlık kompleksi Asklepios’tan başka onun kızı sağlık tanrıçası Hygieia ve onlardan çok önce Anadolu’da bulunan Telesphorus’u bir araya getirmektedir. şifalı su, kaplıca, fizik tedavi, temiz hava gibi tedavilerin yanısıra telkin eğlence ve müzik yoluyla hekimliğin ne kadar ileri gittiğini göstermektedir. Bu Selçuklu ve Osmanlı anlayışında da karşımıza çıkar.
Asklepios efsanesine Anadolu’da yapılan bir katkı da şudur (aynı hikaye Lokman Hekim içinde anlatılır); Zeus Asklepios’u yıldırımıyla öldürünce bu sırada hekimin yazmakta olduğu reçete oradaki bir otun üzerine düşmüş, yağan yağmurla kağıttaki yazı toprağa karışarak her derde deva sarımsak meydana gelmiştir.
Asklepios, Yunan tanrıları içinde ününü en uzun süre sürdürenlerden biridir. Ortaçağ’a kadar karşımıza çıkar.Hekimler Asklepiades adında bir lonca etrafında biraraya gelirler. Kos (İstanköy) adasında yaşayan Hippokrat’da bu geleneğe bağlıdır.
Asklepios’un yılanlarla sarılmış asası bugün de hekimliğin simgesidir.

Troya’yı kuran Tros’un oğlu. Ganymedes bir gün İda (Kaz) Dağında avlanırken Zeus ona aşık olmuş ve kartalının göndererek Olympos’a getirmiştir. Efsanenin bir diğer anlatımında ise bizzat Zeus kartal biçimine girip, oğlanı kendi pençeleriyle Olympos’a taşımıştır. Ölümlülerin en güzeli sayılan Ganymedes’in görevi Olympos’u mekan tutan tanrılara içki sunmaktır. Bu konudaki efsanelerden birinde Zeus’un Ganymedes’e cinsel bir aşk duyduğu ve onunla birlikte olduğudur.
Yunanistan’da bu Ganymedes efsanesinden dolayı erkeklerin bir delikanlıya cinsel eğilimi dinsel nitelikte bir sevap sayılırdı. Bu Yunan uygarlığında uzun bir süre varlığını korumuştur. Yunanistan’da bu eğilimin giderek yaygınlık kazanması üzerine kadınlar ginese/gynekaion denilen bir çeşit harem dairesine kapatılıyordu. Sokrates’e atfedilen “Sokratvari sevgi” teriminde bu eğilimin izleri bulunur. Platon’a atfedilen “Platonik aşk” sözü bizim bugün kullandığımız anlamından oldukça farklıdır. Platon, özellikle Phaidros adlı eserinde öğrencisine duyduğu ilgiyi mazur göstermek için Ganymedes efsanesini sürekli hatırlatır.

Kıbrıs’ın ilk kralı Kinyras ya da Suriye kralı Theias’ın oğludur. Köken ve kaynak olarak güney Akdeniz ve Anadolu efsanelerine bağlıdır. Özellikle Sümer ve Hitit kaynaklarından gelmektedir (Sümer’deki Dumizzi/Temmuz-İnanna/İştar ve Hitit bereket tanrısı Telepinu, Kybele-Attis efsaneleri).

Tanrıça Aphrodite’nin lanetine uğrayan kralın kızı Myrrha ya da Smyrna babasına aşık olarak onunla birlikte olmuştur.Bunun farkına varan kral, bu günahı temizlemek için kızını öldürmeye kalkmış, ancak tanrılar araya girerek Myrrha’yı kurtarmak için onu bir mersin ağacına dönüştürmüştür. 10 ay sonra bu ağacın kabuğundan çok güzel bir bebek olan Adonis çıkmıştır. Çocuğa aşık olan Aphrodite onu gözlerden uzak tutmak için Persephone’a emanet etmiş ancak Persephone’da Aronis’e aşık olarak onu geriye vermemiştir. Bunun üzerine araya giren Zeus, Adonis’in yılın dört ayını Persephone, dört ayını Aphrodit, geriye kalan zamanı da gönlünce geçirmesine karar vermiştir. Adonis’de kalan zamanını Aprodite’Ye ayırmıştır. Kıskançılğa kapılan Ares ya da Artemis, Adonis’in üstüne bir yaban domuzu salmış ve domuzun boynuzuyla yaralanan Adonis bir süre sonra ölmüştür. Kanından baharçiçekleri bitmiştir. Adonis’in yardımına koşan Aphrodite’den, ayağına batan diken nedeniyle akan kan tanrıçanın çiçeği olan beyaz gülü kırmızıya boyamıştır.
Kışın yeraltında yaşayan baharla birlikte yeryüzüne çıkan Adonis, toprağın ve bitkilerin yeniden canlanışını simgeler.Adonistörenleri yazın en sıcak zamanında yapılır. Ölü Adonis’i temsil eden küçük bir tahta heykel etrafına kadınlar saksılar içinde solmuş çiçekler dizerler ve ağıt yakarlar.


Orpheus mitolojideki ünlü Trakyalı ozandır. Esin perilerinden biri olan Kalliope ya da bazılarına göre Apollon’un oğludur. Sanat yeteneği bu sayede meydana gelmiştir. Lirini çalmaya başlayınca azgın akan sular durur, ormandaki en yabani yaratıklar bile evcilleşirdi. Orpheus zamanını ormanda, Musalarla birlikte geçirirdi. Orpheus Musalardan Eurydike’ye aşık olmuş, onunla evlenmiştir. Eurydike bir gün ormanda gezinirken ayağını bir yılan sokmuş ve ölmüştür. Orpheus bunun üzerine lirini alarak karısının ardından Hades’e yani ölüler ülksine gitmiştir. Orpheus’un yeraltında kaldığı süre içinde cehennemde tüm işkenceler durmuş, güzel müziği ona yeraltının tüm kapılarını açmış, Tanrı Hades bile duygulanarak gözyaşlarını tutamamıştır. Hades, Orpheus’a karısını da alarak yeryüzüne dönmesi için izin vermiş ancak dönüp ardına bakmaması gibi bir şart koşmuştur. Orheus çıkış yolunda dayanamaz ve dönüp arkasına bakar. Ama karısı birden görünmez olarak Hades’e geri döner ve Orpheus’a ölüler ülkesinin kapıları bir daha açılmaz. Bu duruma tanrılar ve Trakyalı Karlar çok sinirlenerek Orpheus’un kafasını kesip bir ırmağa atarlar. Kesik baş ırmaktan denize karışarak bütün Ege’yi dolaşır.

Orphik, Orpheism yada Orpheus Tarikatı, Orpheus’a bağlanır. Bu tarikat yada dinsel hareket Trakya’da doğmuş oradan MÖ 6.yy.’da Yunanistan ve İtalya’ya geçmiştir. Orpheus müzisyen olmasının yanısıra kahinve büyücüydü. Tarikatte, Orpheus’un efsanesi müziği ve şiirleri kutsal sayılmıştır. Orfik inanca göre insan iyilikle kötülüğün karışımı olan bir varlıktır. Ruh öldükten sonra başka bedene geçer.Ruh ancak dinsel tapınış ve inzivaya çekilmekle arındırılabilir. Orfik inanca göre tanrı olarak kabul edilen bir hayvanın yenmesiyle o eti yiyenler tanrılaşır. Çok eski dinlerde buna benzer inanışlara rastlanmaktadır. Günümüzde de kimi Hıristiyan mezheplerinde bu inanışın izlerine rastlanmaktadır. Orfizm klasik ilkçağda Anadolu’da pek fazla tutunamamıştır. Çünkü Anadolu düşüncesi tamamen bilimsel eğilimdedir. Bu inanç sistemi daha çok Yunanistan’da tutunmuş Dionysos mistisizmi ile birleşerek derin bir kök salmıştır.

Artemis’e benzeyen ama kendine özgü efsaneleri bulunmayan bir tanrıça.Titanlar kuşağından gelmedir.Bu sebeple Olymposlu tanrılardan değildir. Hekate iyiliği bütün insanlar üzerine yayar. Gerek savaşta gerekse spor oyunlarında başarı ihsan eder. Balıkçılara bol balık verir, istediği kişinin davar ve sığırlarını çoğaltır. Özellikle gençliğin feyizlendirici tanrıçası olarak Apollon ve Artemis kadar kendisine başvurulan bir tanrıçadır. Zamanla Hekate’nin özellikleri değişmiş, sihir ve büyüye hükmeden bir tanrıça olarak görülmeye başlamıştır. Karanlıklar alemiyle ilişkilendirilmiştir. İki elinde birer meşale taşırken ya da kurt, köpek veya kısrak şeklinde görülür. Sihirbazlığın icadı ona atfedildi. Kolkhisli Aietes ve Medeia gibi en ünlü büyücüler sınıfına soktu. Nitekim; daha geç tarihli bazı hikayeler Kirke[1]‘yi onun kızı yaparlar. Oysa Kirke Medeia’nın annesi veya halasıdır.
Hekate, büyücü olarak enbirinci büyü yerleri olan yol kavşaklarına hükmeder. Buralara Hekateyi üç gövdeli veya üç başlı olarak gösteren heykelleri dikilmiştir.
[1]Kirke, Odysseia’da ve Argonatlar efsanesinde adı geçen büyücü kadın.Güneş (Helios) ile Okeanos’un kızı Perseis’in çoçuklarıdır.Bazı yazarlar annesinin Hekate olduğunu da yazarlar. Mitos yazarları tarafından farklı yerlerde gösterilen Aia adasında otururdu. Odysseus’un denizci arkadaşlarını kendi karakterlerindeki gizli eğilimlere göre farklı farklı hayvarlara (domuz, aslan, köpek, tilki vs. dönüştürmüştür. Odysseus, ormanda arkadaşlarını bu durumdan nasıl kurtaracağını düşünürken Hermes’le karşılaştı.Hermes, Kirke’nin büyüsünden etkilenmemesi için yediği ya da içtiği yiyeceklere moly denen bitkiden katmasını söyledi.Böylece büyüden etkilenmeyen Odysseus, Kirke’yi öldürmekle tehdit etti.Kirke ona arkadaşlarını eski haline getireceğine Styks üzerine yemin etti. Bundan sonra ikisi arasında bir aşk başladı. Yazarlara göre farklı sayılarda çocukları oldu.

Zeus ile Hera’nın oğludur.Bir başka adı Enyalios’tur. Kanlı ve acımasız savaşların tanrısıdır. Tanrılar tarafından hiç sevilmez, insanlar ise Ares’ten çok korkarlar.Savaş tanrısı Ares, Yunanistan’dan çok Mars adıyla İtalya’da saygı görmüştür.
Ares, Homeros’un İlyada’sında kaba kuvvetin simgesidir. Azgın, çılgın, uğursuz olarak nitelendirilen Ares destanlarda insanların başbelası olumsuz bir varlıktır. Hera ve Zeus oğullarına yüz vermez, ondan hoşlanmazlar.
Ares tanrıça Aphrodite’nin sevgilisidir.Bu beraberliklerinden Phobos (bozgun), Deimos (korku) ve Harmonia (uyum) doğmuştur. Phobos ve Deimos devamlı babalarına eşlik etmiştir. Çoğu kere Enyo[1] ve Eris de Ares’e eşlik etmiştir.
Ares’in en büyük çekişmesi kardeşi Athena’yladır. Destanlarda Ares, körü körüne kanlı savaşların temsilcisi olarak, aklın yönettiği savaşı simgeleyen Athena’yla çatışır. Bu çekişme her zaman Athena’nın lehine sonuçlanır.
Ares’in adına pek çok efsanede rastlanır.Odysseia’da karısı Aphrodite’nin Ares’le birlikte olduğunu öğrenen Hephaistos ağdan bir tuzak hazırlayarak onları yakalar. Ares hiç bir şiddet göstermeden oradan ayrılır ve memleketi olan Trakya’ya döner. Ares’in kızları olan Amazonlar’da buradan yayılmışlardır.
Atina’da adam öldürenler ve dini suç işleyenler Aeropagos yani Ares Tepesi olarak isimlendirilen bir tepede yargılanırdı.
[1]Enyo; Kaynakların büyük bölümünde Ares’in kızı olarak geçen savaş tanrıçası.Homeros. Enyo’yu iller yıkan bir tanrıça olarak tanımlar. Eris;Kavga tanrıçasıdır.Gece tanrıçası Nyks’in kızıdır.Üç güzeller yarışmasında çok önemli bir rol oynar.Tanrılar arasında hiç sevilmeyen ve sürekli tatsızlık çıkardığı için şölenlere davet edilmeyen Eris yine böyle bir törene, Peleus’la Thetis’in düğününe davet edilmez.Bunun üzerine, üzerinde en güzele yazılı altın bir elma gönderir.Bu olay giderek büyür ve Troya savaşına yol açar.

Herakles, Zeus ile Miken kralının kızı Alkmene’nin oğludur. Kadına aşık olan Zeus ona kocası kılığında yaklaşmıştır.Herakles’in Zeus’un çocuğu olduğunu anlayan Hera onunla sürekli uğraşmış ve ölümüne neden olmuştur.Herakles doğduğu günden itibaren tanrısal bir kuvvete sahiptir.Hera’nın gönderdiği iki büyük yılanı öldürdüğünde henüz birkaç günlük bebektir.
Herakles üstün bir eğitim görmüştür.En iyi yaptığı işler ok atmak, araba kullanmak ve güreşmektir.18 yaşına geldiği zaman Kitharion ormanlarında yaşayan ünlü canavarı, öldürmüştür.Kendisine ödül olarak Thebai kralının kızı Megara verilmiştir. Bu kızdan üç oğlu olmuştur.Hera işe karışarak Herakles’i çıldırtmış, Herakles’te karısını ve çocuklarını öldürmüştür. Suçlarından arınması için Miken kralının hizmetine girip, onun her istediğini yapması gerekmiştir. Kralın Herakles’e yaptırdığı 12 işe mitolojide Herakles’in görevleri denir. Bu işler şunlardır;
1) Hiçbir silahın işlemediği Nemea aslanını boğarak, öldürmek
2) Lerna bataklığındaki 9 başlı ejderi yoketmek
3) Artemis’in kutsal hayvanlarından Kyreneia geyiğini yakalamak
4) Erymanthos dağında yaşayan büyük yaman domuzunu ağla tutmak
5) Augias’ın ahırlarını bir günde temizlemek (iki büyük ırmağın yataklarını değiştirip ahırlardan geçirerek)
6)Stymphalos’da yaşayan ve o bölgedeki insanların rahatını kaçıran kuşları Athena’nın yardımıyla kovmak
7) Girit’e gidip Poseidon’un Minos’a verdiği azgın boğayı getirmek
8)Troya kralı Diomedes’in insan eti yiyen kısraklarını yakalamak,bunun için önce Diomedes’i öldürmüştür.
9) Amazonlar kraliçesi Hippolyte’den kemerini almak. Kemeri almak için kraliçe ile anlaşmış, ancak Hera’nın kışkırtmasıyla Amazonlar, Herakles’e saldırmış, Herakles’te kraliçeyi öldürmek zorunda kalmıştır.
10)Okeanos’un bir adasında bulunan 3 gövdeli dev Geryoneus’un sığırlarını çalmak,
11)Hesperidler’in altın elmalarını getirmek,
12) Hermes’in ölüler ülkesini koruyan Kerberos adlı köpeği yeryüzüne çıkarmak (Kerberos’u daha sonra geri götürdü).
Ancak Herakles’in çilesi bunlarla bitmedi. Bu 12 işten sonra sayısız maceralara girişti.Lydia kraliçesi Omphale’nin hizmetinde bir yıl kadın kılığında çalıştı, yün eğirdi.Prometheus’u kurtardı, Troya’yı tahrip etti. Argonatların seferine katıldı. Deianeira ile evlendi, Kentavros Nassos karısına yaklaşmak isteyince onu oklarıyla yaraladı. At adamın kanıyla kaplanmış olan gömleği Herakles’in vücuduna yapışarak onu tutuşturmaya başladı.Bu dayanımaz acıya son vermek için Herakles bir odun yığını hazırlatarak kendisini alevlerin içine attı.
Herakles’in ölümüne başta Zeus olmak üzere bütün tanrılar çok üzülmüş ve onu Olympos’a götürerek ölümsüzlük bağışlayıp tanrıça Hebe ile evlendirmişlerdir.
Fizik ve moral gücün simgesi olan Herakles Yunanistan’da hem tanrı hem de kahraman olarak saygı ve tapınım görmüştür. Heraklesoğulları denilen çocukları Yunan yarımadasının atası sayılmıştır.

Hephaistos, zanaatkarlar tarafından Athena ile birlikte mesleklerin piri ve koruyucusu olarak kabul edilen bir ateş tanrısıdır. Tarımı, uygarlığı ve şehir hayatını korur. Anadolu kökenli tanrılardan biri olan Hephaistos, özellikle sönmüş bir yanardağ olarak saygı görmüş, sonraları yanardağların içinde çalıştığına inanılmaya başlamıştır.
Zeus’la Hera’nın oğlu olarak bilinmesine rağmen, Zeus’un Athena’yı başından doğurmasına karşılık Hera’nın da Hephaistos’u tek başına doğurduğu da söylenmektedir.
Hephaistos, tanrılar arasında en çirkinidir. İki ayağı da topaldır. Homeros’un İlyadası’nda bunun sebebi iki şekilde açıklanır. Birinciye göre babası Zeus, Hera ile kavga ederken Hephaistos annesinin tarafını tutmuş, buna kızan Zeus oğlunu Lemnos adasına fırlatmış ve Hephaistos bu yüzden sakat kalmıştır. İkinci efsaneye göre Hephaistos sakat doğmuş, bu durumdan utanan annesi onu Olympos’tan aşağı fırlatmış ve Hephaistos’u nereidler büyütmüştür. Hephaistos’la Hera hiç bir zaman birbirlerini sevmemişlerdir.
Tanrıların arasında en çirkin olan olmasına rağmen, hem onlar hem de insanlar arasında en sevilen tanrıdır. Olympos’taki görkemli saraylar onun elinden çıkmıştır.Tanrılar ve kahramanlar için en güzel silahları yapmıştır. Zeus’un emriyle insanları cezalandırmak için gönderilen ilk kadın Pandora onun eseridir.Hephaistos, İlyada’da Kharis (Zerafet, neşe ve sevinci temsil eden tanrıçalardan biri) ile evlidir, Odysseia’da ise Aphrodite ile evlidir.

Aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’nin doğuşu iki ayrı kaynakta iki farklı görüşle anlatılmaktadır. Bunlardan erken tarihli olan Homeros’ta Aphrodite Okeanos’un kızı olan Dione ile Zeus’un kızıdır. İkinci efsane ise Hesiodos’ta geçer.Aphrodite burada denizin köpüklü dalgalarından doğmuştur. Aphros yunanca köpük demektir. Gaia, kocası Uranos’un doğan çocuklarını yutması üzerine oğlu Kronos’u kandırarak babasının üreme organını kesmesini sağlamış ve organ kesildikten sonra denize atılmış, ak köpüklerden Aphrodite çıkmıştır. Aphrodite ilk olarak Kıbrıs’a ayak basmıştır. Avrupalı sanatçılar Aphrodite’nin doğuşuyla ilgili olandan ikincisini kullanmayı tercih etmişlerdir. Özellikle Boticelli’nin resimlerinde tanrıça sedef kabuğunun üzerindedir, bir yandan da şafak rüzgarı esmektedir.
Çoğalma, hayatın sürmesi ve bereketi simgeleyen ana tanrıça motifi, tanrı ve tanrıçalar arasında en eski olanıdır. Kimi ana tanrıçalar yavaş yavaş güzellik ve sevgi tanrıçası niteliğine bürünmüştür. Aphrodite bunlardan en önemlisidir. Mezopotamya’nın Inanna-Iştar’ı Suriye’de Astarte kılığına bürünmüş Klasik çağa girilirken ana tanrıçalık niteliğini yitirerek güzellik ve aşk tanrıçası yani Aphrodite olarak karşımıza çıkmıştır.
Aphrodite, güzellik, sevgi, aşk ve sevişme tanrıçasıdır. Aphrodite’nin doğrudan kendisiyle ilgili efsanesi azdır, ancak pek çok efsane adına rastlanır. Hemen hemen bütün Olympos tanrıları ve ölümlüler kendisine aşıktır. Aphrodite’nin pek çok sevgilisi olmuştur.Aynı zamanda cinsel aşkı da simgeler.Kocalarına ve sevgililerine her zaman sadık değlidir. En ilginç evliliği Zeus’la Hera’nın çirkin oğlu Hephaistos’la olandır.Aphrodite, Hephaistos’a sadık kalmamış onu sürekli aldatmıştır. Savaş tanrısı Ares’le birleşmesinden Phobos (bozgun), Demikos (korku) ve Harmonia (uyum) doğmuştur. Bu üç nitelik Aphrodite’nin kişiliğinin olumsuz yönlerini, çelişkilerini gözönüne serer.

Aphrodite’nin diğer önemli ilişkisi tanrı Hermes’ledir. Aphrodite ile Hermes bazı efsanelere göre de Halikarnassos kentindeki tapınaklarında sevişmişler ve beraberliklerinden her ikisinin adını taşıyan hem kadın, hem de erkek cinsel organlarına sahip Hermaphrodit doğmuştur. Bazı efsanelerde Eros’da Aphrodite’nin oğlu olarak gösterilir. Aphrodite’nin diğer sevgilileri, Adonis ve Troya kral soyundan Ankhises’tir.
Aphrodite, diğer tanrıçalar gibi zaman zaman çok öfkelenir ve öç alması korkunçtur. Şafak tanrıçası Eos’u sevgilisi Ares’le birlikte olduğu için sonsuza kadar aşık olup, ıstırap çekmekle cezalandırmıştır. Kendisine tapınmayan Lemnoslu kadınlarına öylesine kötü bir koku vermiştir ki eşleri bile yanlarına sokulmamıştır. Üç güzeller yarışmasında, en güzel seçilmesi karşılığında Paris’e verdiği söz, Troya Savaşı’nın çıkmasına yol açmıştır.
Aphrodite ağaçlardan mersin, çiçeklerden gül, hayvanlardan kumru ve serçenin koruyusudur.
Aphrodite, 2500 yıldır sanatçılar için tükemez bir esin kaynağı olmuştur.Aphrodite heykelleri kadın güzelliğinin ve estetiğin simgesidir.

Zeus’un bilgelik ve us tanrıçası Metis’ten doğan kızıdır. Efsaneye göre Metis hamile kalınca, Gaia Zeus’u uyarmış ve Zeus’da Metis’i yutmuş, Athena silahlarıyla birlikte Zeus’un başından çıkmıştır. Bu nedenle Zeus’un kişileşmiş aklı olarak da kabul edilir. Zeus’un kızları arasında en çok Athena’yı sevdiği bu nedenle kalkanını ve öldürücü şimşeğini yalnız onun taşımasına izin verdiği söylenir.
İlk şiirlerde ve İlyada’da acımasız, katı yürekli duygusuz bir savaşcı olarak tanıtılır.Ancak İlyada’da Athena’nın sakin ve kendinden emin gücü, savaş tanrısı Ares’in gücünden üstün tutulur.Athena doğru haklı savaşın tanrıçasıdır. Onun için Pallas ve Minerva sıfatları sıkca kullanılmıştır. Yunanca pallo kargı sallamak, atmak kökünden gelebileceği gibi bakire anlamına gelen bir kelimeyle de bağlantılı olabilir. Athena bilgelik tanrıçası olarak Pronoia (Temkinli, ihtiyatlı) sıfatına sahipti.Bu sıfatla tasvir edildiğinde simgesi baykuştur.
Athena tasvirlerinde genellikle baştan aşağı silahlıdır. Başında miğfer, sol elinde, Medusa başına sahip kalkan, göğsünde yine Medusa başlı zırh bulunur. Klasik dönem sanatçılarının en fazla dikkatini çeken tanrıçalardan biridir. Özellikle Phidias’a atfedilen çok sayıda kabartma ve heykelinin olduğu bilinir. Athena tasvirleri oldukça çeşitlidir.Bazen silahları ve giysilerinin yanısıra sol elinde bir Nike figürü tutar. Bazı heykellerinde ise sol elinde bir mızrak vardır.
Athena ülkeyi saldırılardan koruyan bir tanrıçadır. Koruduğu kahramanlara savaşın hilelerini, siyasal beceriyi, doğru düşünüş ve görüşü öğretir. Güzel sanatları ve bilgeliği korur, kentlerin yaşamasını sağlar. Herşeyden önce de bir sanat kenti olan Atena’nın koruyucusudur. Atina Akropolis’i onun tapınımına ayrılmıştır. Başka kentlerde Athena’yı koruyucu tanrıça olarak benimsemişlerdir. Bunlar arasında Troya’da bulunur.
Athena’nın Yunan tanrıçaları arasında iyi vasıfları çoğunlukta olan bir tanrıçadır.Onun Hera’ya benzer düzenbaz ve kindar bir yönü vardır. Kendisine rakip olarak gördüğü Aphrodit ve Ares’e karşı çok acımasızdır. İlyada’da Zeus’un oynadığı rolü Odyssea’da Athena oynar. Odysseus ve ailesinin kaderi onun elindedir. Ancak burada İlyada’daki tutumunun aksine adaletin üstünlüğünü ister. Odysseus’a acır, bu yiğit adamın çabalarının boşa gitmesini önler, ona yardım eder.
Ölümlü bir kadın olan Medusa güzellikte Athena ile boy ölçüşmeye kalkışınca Athena Perseus’a emrederek kafasını kestirmiş, kalkanının üzerine takmıştır. Diğer bir olayı ise dokumacılıkta kendisiyle boy ölçüşmeye kalkışan Arakhne’yi bir örümceğe çevirerek sonsuza kadar lüzumsuz dokumalar ve örgüler yapmaya mahkum etmiştir.

Hebe, Yunanca gençlik demektir. Zeus’la Hera’nın kızı. Olympos’ta her işe yatkın bir çeşit ev kızıdır. Asıl görevi tanrılara içki (ambrosia) sunmaktır. Bu görevi güzel delikanlı Ganymedes’e bıraktı.
Hebe’nin kendine özgü bir efsanesi yoktur, yalnızca Herakles efsanesinde adı geçer. Hebe ile Herakles evlenmiştir.
Hebe Yunan öncesinde de tapınılan bir tanrıçadır. Hebe Hitit yazıtlarında Hepa, Hepat yada Hepatu diye adlandırılan büyük güneş tanrıçası Arianna’nın Yunancalaştırılmış adı olsa gerek. Hitit metinlerinde bu tanrıçaya sedir ağaçlarının ülkesinde yani Lübnan, Filistin’de tapınıldığı söylenir. Hepa/Hebe ise Tevrat’ta ilk insanın yani Adem’in eşi ve bütün insanların anası olarak gösterilen Havva’nın ta kendisidir.
Bu bakımdan Hepa/Hebe ile Ana tanrıça arasında doğrudan bir ilişki kurulabilir ve Hepa/Hebe adının Kybele’nin çeşitli adlarından biri olduğu anlaşılır.


Dionysos, Olympos’a giren tanrıların en sonuncusudur. Dionysos, Yunan mitolojisine dışarıdan gelen bir tanrıdır. Yunanistan’da başlangıçta bu tanrıya karşı büyük bir tepki olduğu bu konudaki efsanelerden açıkca anlaşılmaktadır. Ancak daha sonra kabul görerek en önemli tanrılardan biri olmuştur. Roma’da eski İtalik tanrı Liber Pater’le özdeşleştirilmiş olan, aslında klasik dönemin bağ, şarap ve mistik vecd tanrısıdır. Homeros onu tanrı olarak kabul etmemiştir. Buna karşın Hesiodos’ta bir tanrı olarak karşımıza çıkar.Dionysos’la ilgili asıl bilgiler, MÖ 5.yy’da yaşayan ünlü yazar Euripides’in “Bakkha’lar” adlı tragedyasından edinilmektedir.
Dionysos, Yunan tanrıları içinde en fazla sayıda ada sahip olanıdır. Bakkhos, Bromios, Euhios, Dithyrambos, İakkhos ve İobakkhos gibi çeşitli isimlerle çağrılır. Dionysos’un bütün isimleri anlamlıdır. Ancak bir bölümünün etimolojileri konusunda ortak bir sonuca ulaşılamamıştır, bir kısmı ise birden fazla anlama sahiptir.
Mitolojiye göre Dionysos, Semele (Kadmos ile Harmonia’nın kızı) ile Zeus’un oğludur. Semele, Zeus’un aşık olduğu kadınların en talihsizidir. Tanrı Zeus, Semele’ye öylesine tutulur ki onun her isteğini yerine getireceğine kutsal ırmak Styks üstüne yemin eder. Bu ilişkiyi haber alan Hera, Semele’nin dadısı kılığına girerek onu, Zeus’u gök tanrısı sıfatıyla görmesi konusunda ikna eder. Ettiği yemin üzerine Zeus, yıldırım ve şimşekleriyle görünür ve Semele yakıcı ışık ve ısıya dayanamayarak ölür. Semele’nin karnındaki yedi aylık bebeği alan Zeus onu baldırında büyütmüş, zamanını tamamlayıp doğunca Hermes’e vermiştir.Hermes küçük Dionysos’u büyütmeleri için Orkhomenos Kralı Anthamas ile Semele’nin kız kardeşi olan ikinci karısı Ino’ya vermiştir. Hermes bebek Dionysos’un, Hera’nın hışmına uğramaması için kız giysileri giydirilmesini söylemiştir. Ne var ki Hera bu oyuna gelmemiş ve Ino ve Anthamas’ı delirtmiştir. Daha sonra Hermes, Dionysos’u Nysa vadisindeki nymphelere bakmaları için götürmüştür. Hera’nın zarar vermesini engellemek için Zeus, Dionysos’u bir oğlağa dönüştürmüştür. Bu olay Dionysos’un ritüel sıfatı olan “oğlak” sıfatını açıklamakta ve Nysa adıyla da, Dionysos adının yaklaşık bir etimolojisini vermektedir.
Dionysos’un doğuş efsanesinin geçtiği yer bazı hikayelerde Thebai’dır[1]. Dionysos ismi bu sebepen dolayı iki kere doğan anlamına gelmektedir. Ancak Euripides’in efsanesinde Dionysos’un asıl kaynağı ayrıntılı olarak işlenmiştir. Dionysos bir Lidya-Frigya tanrısıdır. Bakkhalar korosunun ilk sözü olan “Ben Lidya’nın altın ovalarından geliyorum, vatanım Lidya’dır” deyimi tanrının kendini tanıtmasına da uygundur
Dionysos, kılığı, kıyafeti ve karekteri ile de bölgenin özelliklerini taşır. Bu nedenle Pentheus[2], kadınca gördüğü Dionysos’un tutumunu yadırgayarak şöyle der; “Yabancı bir sihirbazdan bahsediyorlar, Lidya’dan gelmiş. Kokulu saçları, sarı perçemleri, mor yanakları varmış, siyah gözlerinde Aprodite’nin sihri parlıyormuş”. Yine aynı tragedyada davul, dümbelek, tef ve flütün Manisa-Sardes yöresindeki Dionysos törenleri sırasında kullanılan Anadolu kaynaklı sazlar olduğu anlaşılmaktadır. Dionysos dininin özünde bulunan vecd, kendinden geçme, coşku, taşkınlık Kybele törenlerinde de karışımıza çıkmaktadır. Bu Dionysos’un Anadolu kaynaklı bir tanrı olduğunun en önemli kanıtıdır.
Yunan mitolojisinde Dionysos, nympheler tarafından büyütüldükten sonra Hindistan ve Arabistan yarımadası olmak üzere pek çok uzak ülkeye gitmişve buralarda bulduğu asma dalını gittiği heryere taşıyarak insanlara şarap yapmasını, kendisine tapınılmasını öğretmiştir. Halikarnas Balıkçısına göre Dionysos’un asma için bu kadar uzaklara gitmesine gerek yoktur. Yabani üzüm asmaları, yalnızca Güney Anadolu ve Kuzey Suriye’de yetişmektedir. Asma buradan Anadolu göçmenleri tarafından Yunanistan, İtalya, Güney Fransa ve İspanya’ya taşınmıştır. Balıkçı’ya göre Bakkhos (Dionysos) yalnızca şarap tanrısı değildir.İvriz’deki Hitit kabartmasında Bakkhos bir elinde üzüm salkımı, diğer elinde arpa yada buğday başağı tutmaktadır. Çünkü insanoğlu şaraptan önce bira yapımının sırrını bulmuştur[3].
Bakkhalar; Tanrı Dionysos-Bakkhos’un dinsel törenlerini kutlayan kadınlar alayı. Çıplak bedenlerini nebris denilen benekli ceylan postlarıyla örter, başlarını sarmaşık çelenkleriyle süslerlerdi. Ellerinde, ucunda bir çam kozalağı bulunan (thyrsos) sarmaşık ve asma yaprakları sarılı değnekler ve Promethus’un Olympos’dan ateşi çalarken kullandığı dalları taşırlar. Geceleri ormanların karanlık köşelerinde, dağlarda koşarak kendilerinden geçerler, bu sırada doğayla birleşip üstün bir güç haline gelerek önlerine çıkan vahşi hayvanları parçalarlar. Bu kadınlara vecd (olgun ermişlik) anlarında Thyas, çılgınca kendilerinden geçtikleri anlarda Mainas denir. Tapınakları yoktur, yumuşak serin çimenlerde yatar, açık havada gökyüzüne doğru tapınırlardı. Sonra Dionysos’un verdiği otları, böğürtlenleri yer, yaban keçisinin sütünü içer, kanlı avlara çıkarlardı. Bakkhaların bu çılgınca tavırları Kybele törenlerinde kendini hadım eden Pessinus rehiplerinin tutumunu çağrıştırır.
Yunan mitolojisinde Dionysos efsanesi şöyle devam eder; uzak ülkelerden dönen Dionysos sonunda kendi kültünü yerleştirmek için Thebai’a gelir.Yanında ellerinde sarmaşıklarla, şarkı söyleyen kadınlar vardır. Pentheus gelenleri görür ama yanlarındakinin Dionysos olduğunu bilmez. şehrin orta yerinde bağırıp, çağırıp şarkı söyleyen bu kalabalığı sevmez, nöbetçileri çağırarak hepsini yakalatmak ister. Ama askerlerden biri onun Semele’nin oğlu Dionysos olduğunu ve Demeter’le birlikte yeryüzünde insanları koruduğunu söyler. Ancak Pentheus onu dinlemez ve Dionysos’u yakalatarak şehre getirir. Ancak Bakkhalar dağlara kaçmışlardır. Dionysos, Pentheus’a kendisini yakalayıp zindana kapatamayacağını; zira bir tanrı olduğunu söylemesine rağmen Pentheus onu iki kez bir hücreye atmaya çalışmıştır. İkisinde de Dionysos oradan çıktı. Pentheus’a çok kızarak Bakkhalar’ın peşine düşmüştür. Onları bulduğu zaman, kendi annesi ve kız kardeşileri olmak üzere pek çok Thebai kadınının Bakkhalar’ın yanında olduğunu görür. İşte o zaman Dionysos kutsal gücünü kullanarak bütün kadınları çıldırttır. Çıldıran kadınlar Pentheus’u yabani bir dağ aslanı zannederek üzerine atlayıp parçaladılar.Onu öldürenler arasında kendi annesi de vardır. Thebai kralı Pentheus, Dionysos’un tanrı olduğunu ancak ölürken anlamıştır. Dionysos bir süre sonra kadınların akıllarını başlarına getirmiştir. Pentheus’un annesi ve Thebai’lı kadınlar yaptıklarını anlayıp çok üzülmüşlerdir.

Şarap tanrısı Dionysos, iyi yürekli ve yumuşak başlıydı fakat bazen çok kötü de olabiliyordu.Dionysos tapınımı, birbirine karşı bu iki davranışın ortasında gelişmiştir. Kendisine tapanlara sevinç ve özgürlük verebildiği gibi yabanıl yıkımı da getirebiliyordu. Çünkü şarap iyi olduğu kadar kötüdür de. İnsanların içini ısıtır, onları neşelendirir ama çok içilirse sarhoş eder.Yunanlılar şarabın bu iki özelliğini bildikleri için Dionysos’a yalnız iyilikler değil, kötülükler de yaptırmışlardır. Ama yine de şarabı her zaman sevmişlerdir.
Dionysos’un bütün hastalıkları iyileştiren bir kadehi (kantharos) vardı. O kadehten içki içen korkuyu unutur, cesaretlenirdi. İnsanlar bundan dolayı şarap tanrısını diğer tanrılardan daha çok sevmişlerdir. Ama ona tapanlar arasında hiç şarap içmeyenler de vardı. Çünkü Dionysos yalnız içki yoluyla değil esin yoluyla da özgürleşmeyi kabul ederdi.
Dionysos törenleri, insanlara yalnız mutluluk içinde yaşamayı değil iyi bir umutla ölmeyi de öğretmiştir. Yunanistan’da hiçbir bayram ve törenle karşılaştırılmayacak olan bu şölenler asmalar yeşermeye yüztutunca başlar ve beş gün sürerdi. Bir barış ve kardeşlik havası eser, tutsaklar salıverilirdi. Halk açık havada, bir tiyatroda toplanır, oynanan oyunları izlerdi. şairler, oyuncular ve şarkıcılara tanrının uşağı gözünde bakılırdı. Dionysos’un rahibi de tanrı adına bu şenliklere katılırdı.
Dionysos tiyatrosunda komediler de oynanırdı ama trajediler daha fazlaydı. Mitolojideki her olay gibi bu da bir nedene dayanmaktadır. Dionysos da Demeter gibi aslında acı çeken bir ölümsüzdü, ancak acısı doğrudan kendinden kaynaklanmaktaydı. Asma, meyva veren diğer ağaçlardan çok farklıdır; hepsinden daha çok budanır, kışın yapraksız, çıplak ve eğri büğrüdür. Kışın gelişiyle Dionysos Persephone gibi ölürdü. Ama onunki çok daha korkunç bir ölümdü.Bazı öykülere göre Hera’nın, bazı öykülere göre de Titanların buyruğuyla paramparça edilirdi. Aylar geçer yeniden canlanır ve yeniden ölürdü. Tiyatrosunda onun yeniden hayata dönüşünü kutlarken öleceğini de unutmazlar, o yüzden tragedyalar oynarlardı. Dionysos trajik yanları olan bir tanrıdır.
Dionysos bu yanıyla bir taraftan da ölümün son olmadığını gösterirdi. Ona inananlar ölümün ötesinde bir hayatın olduğunu bilirlerdi. şarap tanrısı dirilen bir ölü değil, ölen bir diriydi.
Dionysos her bakımdan doğaya yöneliktir. Ancak simgelediği asıl güç doğanın kendisi değil, insanla doğa arasındaki bir ilişki, insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü bir güçtür. Doğa sırlarına ve gücüne ermek, yani tanrılaşmak insanoğlunun ulaşmayı istediği bir aşamadır. Dionysos bu aşamaya ulaşmanın yolunu herkese açar. Bu yol, şarap ve sarhoşluktur. İnsan yaratacılığının kökeninde bulunan gücü, şarabı elde ettikten sonra kazanmıştır.

Dionysos bu nitelikleriyle Yunan yazınının en önemli kolu olan tragedyayı doğurmuştur. Özellikle V.yy. sonlarında Yunanistan’da son derece yaygınlaşmıştır. Hıristiyanlığın bu bölgelerde hızla yayılmasında bu dinin önemli katkısı olmuştur. Dionysos’un mistik akımlar ve tarikatler üzerindeki etkisi Anadolu’da da açık bir şekilde hissedilir. Bektaşiliğin ve günümüze dek önemini yitirmeyen başka tarikatlerin kaynağında Dionysos dininin bulunduğu artık herkesce kabul görmektedir.
Dionysos tasvirlerinde çoğu kez genç bir adam olarak gösterilir. Kabarık, dalgalı saçları arasında üzüm ve asma yapraklarından oluşan bir çelenk, elinde kantharos vardır. Diğer elinde ise ucu çam kozalağı ile sonuçlanan, üzerine sarmaşıklar sarılı thyrsos tutmaktadır.

Hermes, Zeus ile Titanlar soyundan gelen Maia’nın oğludur.Bir başka adı Argiphontes’tir.
Doğduğu günün akşamı kundağını çözüp beşiğinden çıkar. Mağaranın önündeki kaplumbağayı öldürüp içini boşaltarak yedi tel takar ve bir kithara haline getirir. Sonra Apollon’un sürüsünden 50 inek çalarak onları bir mağaraya saklar. Gerçeği öğrenen Apollon, Hermes’in mağarasına gelir, orada beşiğinde uyuyan Hermes inekleri çaldığını inkar eder. Bunun üzerine Zeus’un yargıçlığına başvurulur. Zeus’un kararı Hermes’in inekleri Apollon’a geri vermesidir.Ancak mağarada kitharayı gören Apollon sazı alıp karşılığında inekleri vermeyi kabul eder. Hermes bundan sonra Pan kavalını içat eder. Apollon Syrinks denilen bu kavalı da ister ve karşılığında kerykaion denilen sihirli altın değneğini verir. Hermes bu değnekle habercilerin ve hırsızların tanrısı olur. Zeus da çocuklarının arasında en akıllısı ve kurnazı olan Hermes’i kendisine haberci olarak seçmiştir.

Hermes, Zeus’un buyruklarını ölümlülere ve tanrılara iletir.Hermes Olymposlu diğer tanrılar arasında da haberleşmeyi sağlar.Haberci tanrı Hermes efsanelerde daima kanatlı ayakkabıları ve başlığıyla anılır. Hermes Yunan tanrıları içinde en renkli kişiliklerden biridir, tanrı olarak nitelikleri çok fazladır.
1.Sürülerin tanrısıdır. Arkaik dönem Yunan sanatında çoğu kez omuzlarında bir koçla tasvir edilir. Odysseus’un karısı Penelope ile Arkadia dağlarında birleşmelerinden çobanların tanrısı Pan doğmuştur.
2.Hile ve hırsızların tanrısıdır. Bu konudaki öykü, Hermes’e ait efsanelerin en ilginçlerinden biridir. Hermes doğduğu gün olağanüstü işlere girişmiş ve aklı va yetenekleriyle tanrıların hepsinden daha üstün ve kurnaz olduğunu kanıtlamıştır:
3.Güzel ve inandırıcı konuşur. Bu özelliğiyle hatiplerin tanrısıdır.
4.Hermes yolları, yolcuları, tüccarları ve ticareti korur. Yollara dikilen Herme denilen heykelleri, İlkçağın kilometre taşlarıdır. Bunlar bir tanrı büstü ve fallos simgesini taşıyan yuvarlak veya dörtgen kaidelerdir.
5.Hermes yeraltı ile yerüstü arasında habercilik yapar, ölenlerin ruhunu yeraltı ülkesine, Hades’e götürür.
6.Zeus’un gönderdiği uykuyu ve rüyaları insanlara iletmek onun görevidir.Bunu Apollon’un kendisine verdiği değnekle yapar.
Hermes’in pek çok önemli efsanede rolü vardır. Homeros’un destanlarında Zeus’un habercisidir. Üç güzeller efsanesinde Hera, Athena ve Aphrodite’yi İda Dağı’na götürür, Paris’e altın elmayı o verir. Odysseus’u Kalypso’nun elinden kurtarır. Hero’nun Io’nun başına diktiği Argos’u Zeus’un emriyle o öldürür. Dionyssos’u Hera’nın hışmından kurtarmak için kaçırır ve büyütür.

Zeus’un güzel saçlı Leto’dan olan oğlu ve Artemis’in ikiz kardeşidir. Yunan mitolojsindeki en önemli tanrılardan biridir.Kıta Yunanistan’a özgü bir tanrı olarak kabul edilirken, yapılan araştırmalar Apollon’un artık Anadolu kökenli bir tanrı olduğunu ortaya koymuştur.Apollon kelimesi de Yunanca değildir. Azra Erhat, Apollon’un asıl doğum yerinin Anadolu kıyıları yani Lykia ve özellikle doğduğu kentin Patara olduğunu belirtmektedir. İlyada’nın bazı bölümlerinde Apollon, Lykegenos sıfatıyla da anılmaktadır. Likyalı anlamına gelen bu sıfat onun Likya bölgesiyle bağlantısını gösterir.
Efsanelerinde okçu, gümüş yaylı ya da hedefi vuran anlamında değişik sıfatlarla da anılmaktadır.Bazı efsanelerde onun için parlak, ışık saçan anlamına gelen Phoibos sıfatı kullanılır. Ancak Apollon güneş ya da ışık tanrısı değildir. Asıl güneş tanrısı Helios’tur. Apollon’un sıfatlarından biri de sarışındır. Bu sıfat Apollon’un yaydığı ışığa işaret edebileceği gibi doğrudan doğruya onun saç rengi ile de bağlantılı olabilir.
Apollon çok iyi bir okçudur, hedefini hiç bir zaman şaşırmaz.Kardeşi Artemis ile paylaştığı bu okçuluk yeteneği Apollon’a büyük bir üstünlük sağlar.Apollon ve Artemis’in oklarıyla ölmek tatlı, acısız, uykuya dalar gibi huzurlu bir ölüm demektir.

Aletlerden ok, yay ve lir; hayvanlardan kurt, yunus balığı, kuğu, karga; bitkilerden defne, palmiye ve zeytin ağacı tanrının simgeleridir.
Bir tanrı olarak Apollon’un nitelikleri çok fazladır.
1) Ekin-tarım tanrısıdır.
2) Çobanların tanrısıdır.
3) Sağlık ve ceza tanrısıdır.İnsanları iyileştirir, onları suçlarından arındırır (bu niteliği oğlu Asklepios’a geçmiştir).Ama aynı zamanda oklarıyla etrafa veba ve ölüm de saçar (İlyada’da Troya savaşı sırasında Akha ordularına oklarıyla veba salmıştır).
4) Geleceği haber verir. Apollon bilicilik tanrısıdır. Apollon tarafından esinlenen insanlar bilici, kahin veya falcı olurlar.Bilicilik İlkçağ’da son derece önem verilen adeta bir sanattır.Yunan efsanelerinde Delphoi önemli bilicilik merkezi olarak geçer. Efsaneye göre;
Gaia, Python adında bir ejder doğurmuş, Python, Delphoi’da bulunan bilicilik merkezine bekçi olmuştur.Başlangıçta buranın adı Python imiş.Apollon doğduktan 4 gün sonra Hephaistos’un oklarıyla silahlanarak Delphoi’a gitmiş, Python’u öldürerek aynı yere kendi bilicilik merkezini kurmuştur.
Ancak ne var ki İlk Çağın ilk ve en önemli bilicilik merkezleri Anadolu’dadır. Anadolu’daki en önemli ve en eski merkez Didim’dir (Apollon’un doğum yeri olan Patara’da önemli bir merkezdir).Didim’deki bilicilerin çoğu kadındır. Ellerindeki kutsal bir değnekle kuyunun başında oturur, sularda gördükleri ışıltıları yorumlar, rahiplere bildirirler.Bilici kadınlar arasında en ünlüsü Troya kralı Priamos’un kızı Kassandra’dır.
5) Kent kapılarındaki bekçiliğinden dolayı yeni kurulan şehirlerin koruyucusu, günlük yaşamın düzenleyicisidir.Yol ve kapılar tanrısıdır.
6) Güzel sanatların bilim ve müziğin koruyucusudur. Musalar korosunun yöneticisi olarak ün yapmış, bu konuda pek çok efsane oluşmuştur. Kimi yetenekleri konusunda Apollon son derece kıskançtır. Bu, özellikle Phrigya’lı Marsyas’a karşı öfkesini konu eden bir mitosta çok belirgindir. Marsyas iki delikli kavalın bulucusu sayılır.Ancak bu kavalı asıl bulan tanrıça Athena’dır.
Athena bir gün kavalını çalarken derede yansımasını görür.Kavalını, yanaklarını şişirip çirkinleştirdiği için dereye atar.Marsyas kavalı bulur ve çalmaya başlar.Giderek ustalaşır ve musalar korosunun yöneticisi olur. Kendine olan güveni onu, Tanrı Apollon’nun liriyle yarışmaya cüret ettirir. Apollon yarışmayı tek bir koşulla kabul eder.Yenen yenilene istediği cezayı verebilecektir.Hakem, Musalar ve Phrigya kralı Midas’tır.Musalar Apollon’u, Kral Midas Marsyas’ı birinci seçer.Çok sinirlenen Apollon, Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirir.Marsyas’ı da bir çam ağacına bağlayıp diri diri derisini yüzer.Ancak daha sonra buna çok pişman olur, lirini kırarak bir daha hiç çalmaz. Marsyas’ı bir ırmak (Çine Çayı) haline getirir.
Apollon çeşitli özelliklere sahip olsa da tasvirlerde genellikle tek bir biçimde gösterilir. Güçlü ve ideal fiziğiyle genç erkek güzelliğini temsil eder ve genellikle çıplaktır.
Efsanelerde Apollon’un aşkları da önemli yer tutmaktadır. Bunların en ünlüsü Daphne’dir.Ancak Daphne ona yüz vermez.Apollon’dan korkup kaçar ancak ondan hızlı olan Apollon koşarak kızı yakalar. Athena gibi bakire kalmaya yemin eden Daphne bunun üzerine kendisini saklması için toprağa yalvarır, bu isteği kabul edilir.Vücudu bir defne ağacına, saçları güzel kokulu yapraklara dönüşmüştür. Bu duruma çok üzülen Apollon defneyi kutsal ağacı yapmış, ünlü ozan ve savaşçıları defne yapraklarından yapılmış taçlarla onurlandırmıştır.



Kronos ile Rheia’nın kızı. Ocağı simgeleyen ateş tanrıçası. Soyut bir kavram olan Kutsal ateşi simgeler. Poseidon ve Apollon ona talip olduğu halde hiç evlenmemiştir. Her tapınakta ve her evde sunağı vardı.
Roma mitolojisinde, Yunandan daha çok önem kazanmıştır. Roma’da onun adına tapınak yapılmıştır. Buradaki rahibelere Vesta rahibeleri denmiştir. Bu rahibelerde Hestia/Vesta gibi bakiredir.

Homeros destanlarındaki güzel saçlı, güzel örgülü kraliçe. Toprak ve bereket tanrıçası. Hesiodos’a göre Kronos ile Rheia’nın kızı, yani ikinci kuşak tanrılar soyundandır. Ekinleri ve özellikle buğdayı simgeler. Zeus ile birleşmesinden Persephone doğmuştur.
Demeter’in yatağına girdi Zeus
Canlıları doyuran, tarlalar tanrıçasının.
Ak kollu Persephone’yi doğurdu Demeter,
yer altı tanrısı Aidoneus
kaçırdı onu anasının koynundan
ve bilge Zeus bıraktı kızını ona.(Hesiodos, Theogonie, 911 vd.)

Demeter ekinleri ve özellikle buğdayı simgeler. En çok tapınım gördüğü yerler İtalya, Girit ve Trakya’dır. Onun tek efsanesi mevsimlerle ilgilidir. Bu efsane Yunan dünyasının daha çok buğday üreten bölgelerinde gelişmiş ve tutulmuştur. Hem efsanede, hem de tapınımında kızı Persephone ile birlikte anılır, bunlara “iki tanrıça” denir. Efsaneye göre Persephone bir gün oyun arkadaşlarıyla birlikte çayırda çiçek toplarken toprak yarılmış ve Hades arabasıyla çıkarak kızı yeraltı ülkesine kaçırmış ve orada ona nar yedirmiştir.İnanışa göre ölüler ülkesinde bir şey yiyen Hades’ten geri çıkamaz. Çok üzülen Demeter kızını aramak için yollara düşmüş ancak hiç bir yerde bulamamıştır. Bunun üzerine yaşama küserek ıssız bir köşeye çekilmiştir. Demeter’in küsmesiyle toprağın bereketi uçup gitmiş, kıtlık başgöstermiştir. Tanrı Zeus duruma müdahale ederek sorunu çözümlemiştir.Bundan sonra Persephone kışı kocası Hades’in, bahar ve yazı Demeter’in yanında geçirmeye başlamış ve toprağa yeniden bereket gelmiştir.
Demeter’in çeşitli sevgilileri ve bu ilişkilerinden pek çok çocuğu olmuştur.Bunların içinde en ünlüsü, ölümlü bir erkek İasion’dan olan oğlu Plutos (Servet ve zenginlik tanrısı)’tur.
Zeus’la Demeter’in kızı olan Persephone, Kore yani genç kız olarak ta anılmaktadır. Önceleri bereket ve toprağı simgelerken Hades tarafından kaçırılmasından sonra ölüler ülkesinin tanrıçası olmuştur.

Zeus’un kardeşidir. Zeus ona denizlerin, deniz canlılarının ve tüm akarsuların hakimiyetini vermiştir. Poseidon’a yer altında yürüyen denir. Depremler yaratır ve karaları sarsar. Aynı zamanda atlarında tanrısıdır. Tunç nallı atların çektiği arabası ile hem denizin altından hem de üstünden gidebilir. Yunus balığının yanısıra Poseidon’un elinde taşıdığı üç çatallı yaba onun simgesidir (atribu). Bu yabayı fırlattığı zaman, denizde fırtınalar ve korkunç dalgalar yaratabilir. Görünüşü Zeus’a benzer, orta yaşlı ve sakallıdır. Poseidon, Zeus ve Athena ile devamlı mücadele halindedir. Özellikle Atina kentinin baş tanrısının belirlenmesi için mücadele vermişlerdir. Poseidon kente at, Athena da zeytin ağacı bağışlamıştır. Atinalıların Athena’nın bağışını seçmeleri üzerine kızan Poseidon yabasını yere vurmuş kentin de içinde bulunduğu yarım adanın tuzlu sular altında kalmasını sağlamıştır.
Poseidon, Nereidlerden (su perisi) Amphitrite ile evlidir. Bu tanrı çiftinin Triton adındaki çocuklarının vücudunun üst yarısı insan, alt yarısı balık şeklindedir. Birleşme yerinde de bir çift at bacağı vardır. Daha sonraları bu tür deniz canavarlarının hepsine birden Triton denmiştir.

Triton deniz kabuğundan (deniz minaresi) borusunu öttürerek, denize hükmeder. Tatlı ve güzel nağmelerle denizin azgın dalgalarının yumuşamasına neden olur. Poseidon’un başka sevgililerinden çocukları da olmuştur. Bunlardan biri de insan yiyen bir dev olan Polyphemos’tur. Odysseus arkadaşlarını yiyen devi sarhoş edip, tek gözünü kör etmiştir. Bu nedenle de Poseidon’un düşmanı olmuştur.

Homeros: Yunan mitolojisinin ilk ve en önemli kaynağı Homeros’tur. Homeros’un kim olduğu henüz tam olarak ortaya çıkmış değil. Pek çok açıdan bizler için hala bir sır. Nerede doğduğu ve yaşadığı konusunda hayli yazılmış ve çizilmiş ama bunların pek çoğu birbirini tutmamaktadır. Onu ölümsüzlüğe ulaştıran iki eseri ile tanınmaktadır. Bunlar İlyada ve Odysseia’dır. Ancak bu iki eserde de kendi yaşamıyla ilgili bilgi yoktur, ozan kendinden söz etmemiştir. Homeros hakkında bilinen en kesin şeyler MÖ.850 civarında yaşadığı ve İzmirli olduğudur.
Homeros’un destanları gerçek bir dünyayı anlatır. Bu dünya iki tarih tabakası üzerine yayılır; kendi yaşadığı çağ ve eski çağlar üzerine bildikleri. Homeros sözlü geleneği sürdüren bir ozandı. Daha sonra ki ozanlar gibi O da muhtemelen saraydan saraya dolaşıp destan okurdu. Yaşadığı 9.yy.ın İonyası’nda 400 yıl önce yapılmış olan Troya Savaşı (MÖ.1200) anıları hala çok canlı ve çok iyi bilinen bir konuydu. Ne var ki bu savaşta Troya yenilmiş ve efsanenin süslediği bu olay Yunanistan’dan gelen Akhaların zaferiyle sonuçlanmıştı. Homeros’un sevgisi Troya’ya olsa bile dinleyicilerine yani efendisi olan Yunanlılar’a karşı kendisini beğendirmesinin koşulu Akhaları kahraman ve üstün görmekti.
Hem İlyada hem de Odysseia sözlü geleneğin ürünleridir. İlk kez yazıya geçirilişi İlk Çağ’da, Yunanistan’da olmuştur.
Homeros’un Troyası Schliemann’ın 1870′lerde ortaya çıkardığı bölüm değildir. Schliemann öyle olduğunu zannetmişti, ancak onun bulduğu kent, 9 katlı yerleşimin ikinci katmanı yani Anadolu’nun Tunç Çağı’na ait olan katmandır.Homeros’un Troyası ise altıncı katmandır.
İlyada; Homeros’un Yunanca İlias adını taşıyan destanı, İlyon ya da Troya olarak anılan kentin destanıdır. Konusu Troya Savaşı olmakla beraber, savaşın ancak kısa bir dönemini kapsar ve Troya efsaneleri diye andığımız büyük efsane ve masal çemberinin küçük bir bölümünü içine alır.
Troyalılar ile Akhalar arasınadaki Troya Savaşı, öncesi ve sonrasıyla 30 yıl sürmüştür (savaşın kendisi ise 10 yıl).24 bölüm ve 16.000′i aşkın dizeden oluşan bu büyük destan ise savaşın tamamını değil, 9.yılında son 51 günlük süreyi kapsar. İlyada aslında Troya’nın değil Akhilleus’un destanıdır.
İlyada destanının konusu sınırlıdır. Destan Akhilleus ile Yunan ordusunun başkomutanı Agamemnon arasında, Troya kenti önünde çıkan bir kavgayla başlar. Agamemnon, Akhilleus’un güzel gözdesi Briseis’i onun elinden almıştır. Buna kızan Akhilleus savaştan çekilir. Annesi Thetis’in yalvarmaları üzerine Zeus da savaşın seyrini Troyalılardan yana çevirir. Bunun üzerine Agamemnon Akhilleus’a bir ricacılar heyeti gönderir ve ona Briseis’i geri vermeyi teklif eder. Ancak Akhilleus savaşa dönmeyi reddeder. Bu sırada Troya kahramanı Hektor, Yunan gemilerini yakmıştır. Dostunun ölümü Akhilleus’un savaşa girmesine yolaçar. Yeni silahlarını kuşanarak Hektor’la teke tek bir mücadeleye girişir ve Hektor’u öldürür. Ölüsünü bir arabaya bağlayarak Troya çevresinde sürükletir. Sonunda merhamete gelip Hektor’un cesedini babası Troya Kralı yaşlı Priamos’a verir.
Odysseia; İlyada bir olayın, Odysseia bir kişinin yani Ithaka kralı Odysseus’un destanıdır. Latin dünyasındaki adı Ulisex’tir. 24 bölümden oluşan destan, Odysseus’un Troya’dan ülkesine dönüş yolculuğunu anlatır. Olaylar burada da İlyada’da olduğu gibi belli bir kronolojik sıraya göre anlatılmaz.
Odysseus evinden 20 yıl uzak kalmıştır. Dönüş yolculuğunda gemisi parçalanır ve Ogygia adasında nymphe Kalypso tarafından alıkonur. Destanda Odysseus’un ülkesi Ithaka’da olup bitenlerde ahlatılır.Sadık karısı Penelope sabırla kocasının dönüşünü beklemiş, oğlu Telemakhos büyümüş, babasını aramak için yolculuğa çıkmıştır. Destan, Odysseus’un ülkesine dönüşü ve kendisini bekleyen karısına kavuşmasıyla sona erer.
Yunan mitolojisi hakkında ikinci önemli kaynak Hesiodos’tur. MÖ. 8.yy. da yaşamıştır. O da İonyalı’dır. Foça’nın kuzeydoğusundaki Kyme şehrinde, yoksul bir çiftçinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Buradan Yunanistan’a göç etmiş, Helikon yamaçlarında koyun güderken Musalar yani esin perileri ona şairlik bağışlamışlardır. İşler ve Günler ve Tanrıların Yaratılışı (Theogonie) isimli iki uzun şiiri bulunmaktadır.Bunlar, Homeros destanlarından sonra Yunan mitolojisinin en değerli kaynakları olarak kabul edilir.
MÖ.7.-6.yy.da Lesbos (Midilli) adasında yaşamış ilk Yunan kadın şairi olan Sappho, Pindaros (MÖ 518-446), Kallimakhos (MÖ 310-240) ve Theokritos (MÖ 3.yy başları) Yunan mitoslarını işleyen diğer ünlü Yunan şairleridir. Eserlerinde mitosları işlemiş Latin şairleri de bulunmaktadır. Bunların en ünlüsü MÖ 70-19 yılları arasında yaşamış olan Vergilius’tur. Mitolojiye en geniş şekilde kucaklayan eseri Aeneis Destanı’dır. Lucretius (MÖ.98-55) ve Horatius (MÖ 65-8)’ta mitolojiyi işleyen ünlü Romalı şairlerdir.
Ayrıca Yunan komedi ve özellikle de tragedyalarının tek kaynağı mitoslardır. MÖ 5.yy’da yaşamış olan üç büyük tragedya yazarı Aiskhylos, Sophokles ve Euripides ile komedya türünde yazmış olan Aristophanes, Latin edebiyatında ise Seneca (MÖ 4-MS 65) ile Plautus mitolojik konuları ele alan şairlerdir.

Antropolojinin, “kültürel antropoloji” dalı ve sosyoloji; toplumsal örgütler, davranışlar ve ilişkiler konularında ortak bir alanı paylaşır.
Sosyologlar, sanayileşmiş batı toplumları üzerinde yoğunlaşırlarken; antropologlar sanayileşmemiş toplumları da ele almışlardır. Bu türden farklı toplumsal yapılan incelenmesi, farklı bilimsel çalışma yöntemleri gerektirmiştir. Bu bağlamda antropoloji ve sosyoloji, birbirinden ayrılmıştır. Örneğin sosyoloji için çok önemli sayılan verilerden “istatistiki bilgiler”, antropoloji için pek de bir anlam ifade etmemektedir.
Sonuç olarak antropoloji ve sosyoloji, temelde kimi aynı konular üzerinde yoğunlaşmış olsalar da bu konulara yaklaşım açıları bakımından birbirlerinden ayrılmaktadır.

Hominidlerin ne zaman konuşmaya başladıkları bilinmemektedir ve dilbilgisel olarak karmaşık, gelişkin diller binlerce yıldır var olagelmiştir.
Lingüistik antropoloji, dili mekan ve zaman içinde toplumsal ve kültürel bağlamda inceleyen bir alt disiplindir.
Bazıları dilin evrensel hatlarına ilişkin çıkarsamalar yaparak bunları insan beyninin tek biçimliliğine bağlarlar. Bazıları ise çağdaş dillerden hareketle kadim dilleri yeniden kurgulamaya çalışır ve bunu yaparken tarihe ilişkin bulguları ortaya koyarlar.
Dilsel farklılaşmanın toplumsal bağlamda incelenmesine, sosyolingüistik denir. Bu, konuşmanın toplumsal farklılıkları nasıl yansıttığını gösterebilmek için, tek bir dil içindeki çeşitlilikleri inceler.
Betimleyici lingüistik, tikel dillerdeki sesleri, grameri ve anlamı inceler. Tarihsel lingüistik, zaman içindeki farklılaşmaları inceler.
Dilsel farklılaşmanın bir nedeni bölgesel lehçe ve ağızlarda olduğu üzere coğrafi farklılıklardır. Lingüistik farklılaşma toplumsal bölünmelerle de bağlantılıdır. Etnik grupların çift-dilliliği ve tikel toplumsal sınıflarla ilintili konuşmaları buna örnektir. Dil ile kültürün öbür veçheleri arasındaki bağların incelenmesinde lingüistik ve kültürel antropoloji beraber uğraş verir.

Fiziksel antropolojinin konusu, insanların zaman ve mekan içinde gösterdikleri fiziksel çeşitliliktir. Bu çeşitlilik, büyük ölçüde genetik ve çevresel etkilerin karışımıyla meydana gelmektedir. İşte bu biyolojik çeşitlilikler, fiziksel antropolojiyi 5 farklı ilgi alanına yöneltmektedir:
- Paleoantropoloji,
- Genetik,
- Büyüme ve gelişme,
- Biyolojik esneklik,
- İnsan olmayan hominidlerin (maymunlar, goriller vb.) biyoloji, davranış ve toplumsal yaşamı.
Fiziksel antropoloji, bu ilgi alanlarıyla beraber; biyoloji, zooloji, jeoloji, anatomi ve tıp gibi başka bilim alanlarıyla da bağlantılı duruma gelmektedir.
Fiziksel antropoloji, primatolojiyi de kapsamaktadır. Primatlar, en yakın akrabalarımızı; yani maymunlar ve gorilleri içermektedir. Primatologlar bu hayvanların evrimini, doğasını ve çevresini incelerler.Birçok antropolog, primatların davranışının insanların doğasına ışık tuttuğunu düşünmektedir.

Arkeolojik antropoloji; insanların kültürel örüntülerini ve davranışlarını, maddi kalıntılar aracılığıyla açıklar ve yorumlar.
Arkeologların ana ilgi alanı, tarih öncesinin incelenmesidir. Arkeologlar; tarihsel kültürleri ve yaşayan kültürleri de incelerler.
Maddi kalıntıları birincil veri olarak kullanan arkeologlar, kültürel süreçleri bu kalıntılar üzerinden irdelerler.
Arkeologlar, belirli yerleşim merkezlerinden kazı yaparak kültürel süreçleri buna göre belirlerler. Özellikle verimli topraklarda farklı dönemlerde farklı kültür imparatorlukları kurulmuş ve yok olmuştur. Arkeolojik kazılar, bu kültür imparatorluklarının toplumsal, ekonomik ve siyasal faaliyetlerini ve bunlarda zaman içinde meydana gelen değişiklikleri belirleyebilirler.

Kültürel antropoloji, toplumu ve kültürü inceler; toplumsal ve kültürel benzerlik ve farklılıkları tanımlar.
Kültürel antropolojinin iki yönü vardır ve bunlar; etnografi ve etnolojidir. Etnografi, daha çok alan araştırmaları ve alan çalışmaları üzerine temellenmiştir. Etnoloji ise kültürler arası karşılaştırmaları temele almaktadır.
Etnografi: Bir grup, toplum ya da kültürün ana niteliklerini, o toplumun içinde var olarak anlamaya ve açıklamaya çalışan antropoloji alanıdır. Alan çalışması sırasında veriler toplanır ve bunlar kitap, makale, film vb. şekillerde sunuma hazırlanır, tanımlanır, tahlil edilir ve yorumlanır. Etnograflar küçük toplulukların içinde yaşayıp onların yerel davranış, inanç, toplumsal yaşam ve din gibi faaliyetlerini incelerler.
Etnoloji: Etnografik araştırmaların sonuçlarını analiz edip karşılaştırır. Kültürel farklılık ve benzerlikler tanımlanıp açıklanır; bunların genelliğini ya da özgünlüğünü ayırt eder.

Sosyal (toplumsal) Bilim dallarından bir tanesi de antropolojidir. Sosyal bilimlerin en genci olan ve geniş anlamıyla insan bilimi olarak tanımlanan antropoloji portfolio’suz hümanizma’nın en kapsamlı disiplini olarak ortaya çıktı. Bu disiplin kapsam, konu ve yöntemle ilgili savlarını belirlemek için çok uğraş vermek zorunda kaldı. Kendisine bırakılan konuları ele aldı (diğer alanların incelemediği) ve hatta zorunlu olarak daha eski bazı alanlara da girdi. Şimdi onun kapsadığı incelemeler şunlar: prehistorya, folklor, fıziksel antropoloji ve kültürel antropoloji. Bunlar öbür toplumsal ve doğal bilimlerin, psikoloji, tarih, arkeoloji, sosyoloji ve anatominin meşru araştırma alanlarına tehlikeli biçimde yaklaşıyorlar. (Malinowski 1990:11)
Antropoloji en geniş anlamı ile insan bilim demektir. Ancak bu tanım kapsamı son derece geniş olup, insanı konu almış olan diğer disiplinlerle, antropolojinin farkına işaret etmez. Bu nedenle antropologlar kendi disiplinlerini daha kesin çizgilerle sınırlamaya çalışırlar. İlk olarak disiplinin ismini ele alalım: Antropoloji kelime yapısı olarak iki Yunanca kelimenin birleşimidir. İnsan anlamına gelen Anthropos ile düzenli bilgi anlamında olan logos. Böylece kelime anlamı olarak antropoloji, insanla ilgili düzenli bilgi anlamındadır. Antropoloji birey olarak insanla ilgilenmez. İlgisi grup içinde yaşayan insan ve bu insanın yaptıkları ve davranışlarıdır. (Saran, 1993:21) “İnsanlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları göz önüne alarak insanları karşılaştırmalı bir görüşle inceler. İnsanoğlunun evrimi, fiziksel ve toplumsal gelişiminin kurallarını ortaya çıkarır. Başka bir deyimle kültür ile ilgilidir. İnsan topluluklarının fizik yapı, kültür ve davranış bakımından farklılıklarını ele alır.” (Tezcan 1996: 1) Konuyu biraz daha açacak olursak antropoloji biz insanları inceler. (Wells 1994: 9) “İnsanoğlu’nun yaşamı ve töreleriyle ilgili hiçbir konu ya da soru antropoloji’nin inceleme alanı dışında değildir. Bu yüzdendir ki, bilimsel disiplinlerin en ilgi çekici en heyecan verici olanı antropolojidir. İlgi alanımız ne olursa olsun hepimiz için özel, ilginç bir şeyler vardır antropolojide.” (Wells 1994: 9) “Çeşitli ilimleri düzenli bir biçimde ait oldukları yere koymak isteyenler, sıra antropolojiye gelince bu ilmin yeri hususunda kolayca karar veremezler. Gerçekten antropolojinin bölümlerini meydana getiren fiziki antropoloji, kültürel antropoloji, sosyal antropoloji, arkeoloji, etnoloji, etnografya ve linguistik insanla ilgili tüm çalışmalarla sıkı sıkıya ilişkilidir.” (Saran 1971: 9) Antropoloji çeşitli özelliklerinden dolayı bazı bilim adamları tarafından taç bilim olarak kabul edilirken, bazılarınca artık bilim olarak nitelendirilmektedir. Antropoloji incelediği konular ve kendisine özgü olan yöntemleri ile diğer sosyal bilim dalları arasında özel bir yere sahiptir. Antropolojinin tanımlarında bir tanesi de antropologların sahada yaptıklarıdır. Bir antropolog antropologun ayakkabıları çamurlu olmalıdır demiştir. Bu bilim dalını diğerlerinden ayıran en önemli özellik saha çalışmalarına (alan araştırması) verdiği önemdir. Antropoloji aradığımız doğru yanıtları bulmamıza yardımcı olacaktır. Tüm bilimsel kuramlar tarihsel süreç boyunca deneme yanılma ve yeniden formülleştirme sonucu ortaya çıkmaktadır. Yeni yeni ortaya çıkan verilerin birikmesi bu süreçte önemli bir yer tutmaktadır. Mekanizmalara –bu durumda, toplum biyolojisi ve evrim mekanizmaları dahil olmak üzere- ilişkin olan düşüncelerdeki değişikliklerde aynı şekilde gündeme gelir. Bu tür değişiklikler eldeki kanıtların yorumlanmasını etkileyebilir. Böylelikle kuramların gelişmesi yeni kanıtlar olmaksızın sürebilir. Antropolojide var olan kuramı belirginleştiren unsur toplumbilimsel bir nitelik taşıması ve biz insanları konu edinen çalışmanın kavranmasıyla ilgilidir. (Lewin 1998:1)
Antropoloji insanı dolayısıyla insan toplumlarını ve kültürü incelemektedir. Fakat antropolojik çalışmalar yapılırken belirli bir çerçeveden bakılmak sureti ile araştırma yönlendirilir. Burada yapılan bir yerde antropolojinin sınırlarını belirlemektir. Antropolojinin üzerinde durduğu ve halen günümüzde geçerliliğini koruyan bazı sorular bulunmaktadır:
1-) İnsanlar ve toplumlar neden birbirlerine benziyor ?
2-) İnsanlar ve toplumlar neden birbirlerine benzemiyor ?
3-) İnsanlar ve toplumlar neden ya da nasıl değişiyor ?
Bu üç soru, antropolojinin bugünde geçerli olan temel sorunlarıdır. Ancak bu sorulara verilecek olan cevaplar günden güne değişmekte ve gelişmektedir. Yaşanan sosyo – kültürel değişme, toplumun kendi iç dinamiğindeki etkileşimlerin bir sonucu olabileceği gibi, dıştan gelen etkilerin bir ürünü, daha doğrusu iç ve dış dinamiğin bir bileşkesi olarak ortaya çıkmaktadır. Doğa nasıl biyolojik evrimin en zengin bilgi arşivini içinde bulunduruyorsa, kültürde sosyal değişmenin en güvenilir belgelerini elinde saklamaktadır. (Güvenç 1994:38) İlkel olsun, gelişmiş olsun hiçbir toplum durgun hareketsiz ve statik olarak nitelendirilemez. Her toplumda sürekli bir dinamizm, bir değişme görülür. İlkel toplumlar bile yavaşta olsa değişmektedir. Çağımız hızlı kültür değişmesi çağı olup, dünya kültürleri sürekli olarak değişmeye uğramaktadır. Fakat bu tür değişmelerin hızı farklı zamanlarda ve farklı yerlerde değişiklik göstermektedir. Antropoloji bu tür kültür değişimlerinin nedenlerini, bağlı olduğu diğer konuları ve sonuçlarını karşılaştırmalı olarak inceleyerek sosyal değişme yasaları ile ilgili sonuçlara ulaşmaya çalışır. (Tezcan 1984:1)
Antropolojiyi genel olarak iki kısma ayırabiliriz: Fiziksel Antropoloji ve Kültürel Antropoloji.
1-) Fiziksel Antropoloji: İnsanoğlunun fiziksel gelişimini, evrimini inceler. Yani, insanın biyolojik gelişmesinin tarihi ile ilgilidir. İnsanın insan olabilmek için geçirdiği aşamaları ele alır. Çeşitli insanların fiziksel özelliklerini inceler. İnsan ırklarını, insanın doğuşundan modern hale gelinceye değin geçirdiği biyo – fizyolojik değişiklik ve aşamaları, ırk karışımlarını ele alır. Irkların karşılaştırılması ve ırk ilişkileri belli başlı konularıdır. İnsanların hayvanlarla farklılıkları, iskelet ve kaslarında karşılaştırılması da diğer konulardır. (Tezcan, 1996:1) Fiziki antropoloji insan biolojisinin araştırılmasıdır fakat sadece bioloji konu edinmez. Atalarımızdan kalan fosilleri, dünyanın başlangıçtaki nüfusu boyunca çeşitli genlerin dağılımını, gen mirasının mekanizmasını, farklı bölgelerdeki insanların şekil ve renk farklılığını ya da insanların ve yakın akrabalarının davranış şekillerini inceler. Fiziki antropologlar tüm bu soruların cevabını ararken, nesnelerin yaşadığı tabii ve sosyal hayatla ilgilerini araştırılar. Yani fiziki antropolojinin gerçek çalışma alanı insanların ve onların yakın akrabalarının tabii ve sosyal durumları ya da tabiatları içerisindeki biolojik gelişimi üzerinedir. (Hunter; Whitten 1987:3)
2-) Kültürel Antropoloji: “Antropolojinin bu kolu, çeşitli alt disiplinlere ayrılmıştır. Bu disiplinler yaklaşık 100 yıllık bir geçmişe sahiptirler.” (Saran, 1993:22) Bu alt disiplinleri şöyle sıralayabiliriz.
Arkeoloji : “Bazılarına göre bu bilim kolu başlı başına, antropolojiden bağımsız bir disiplindir. Ancak, antropoloji alanında özel bir faaliyet kolu olarak düşünülmesi, disiplinin bünyesi bakımından daha uygundur.” (Saran, 1971:10) “İnsanın maddi kültürünü ve bu kültürün yazılı belgelerden önce incelenmesi prehistoryanın ya da prehistorik arkeolojinin konusudur. Bu disiplin, maddi kültürün prehistorik devirlerden bu yana, gelişimini kazılarda elde edilen bulgulara dayanarak inceler.” (Saran, 1993:22) Arkeoloji hem insan bedeninin kalıntılarını, hem de insanın yaptıklarını, ürettiklerini ve kullandıklarını inceler. Arkeologlara antropolojinin tarihçileri denebilir. (Tezcan, 1996:2)
Etnoloji: Yunanca halk anlamına gelen ethnos sözcüğünden türetilen etnoloji özellikle ilkel diye nitelenen halkları ve onların kültürlerini inceler. (Örnek, 1971:80) Etnoloji kültürler arası farklar ve benzerliklerle ilgilenmiş, kültürün tarihsel gelişimini ve çeşitli kültürlerin birbirleriyle ilişkisini konu almıştır. Bir topluma has örf ve adetlerin ya da belirli bir toplumun kültürünün incelenmesi ise etnoğrafyanın konusu olmuştur. (Saran, 1993:22)
Linguistik: “Dillerin yapısal özelliklerini, konuşma biçimlerini inceler. İnsanların düşünce ve görüşlerini belirtmek için kullandıkları çeşitli kalıpları, yani dillerini inceler. Hem dillerin belirli gruplarının tarihini, hem de bugün konuşulan dillerini inceler. Dilin rolü ve kültürün diğer yönleriyle ilişkilerini ele alır. İnsana özgü iletişim ve ifade etme sistemlerinin incelenmesi, linguistiğin temel uğraşı alanıdır.” (Tezcan, 1996:2)
Sosyal Antropoloji: Antropolojinin önemli bir dalı da yirminci yüzyılda gelişen Sosyal Antropoloji’dir. Avrupa’da özellikle İngiltere’de 1908 – 1910 yılları arasında gelişen Sosyal Antropoloji; insan davranışlarının karşılaştırmalı incelenmesi olarak tanımlanabilir. Araştırmalarında toplumsal yapıya ağırlık veren; toplumsal kurumların ve formların sistematik ve karşılaştırmalı araştırmalarını yapan sosyal antropoloji Radcliffe Bronw ve Bronislaw Malinowski tarafından kurulmuş ve geliştirilmiş olup difüzyonizme ve evrimci kurama bir tepki olarak doğmuş; kısmen Durkheim sosyolojisini izlemiş kısmende sosyolojideki yapısal fonsiyonalist görüşün öncüsü olmuştur. (Örnek 1971:212) Bu terim Birleşik Amerika’da bazen etnoloji sözcüğünün yerine kullanılırsa da genellikle insan davranışlarına yaklaşımın bir boyutunu oluşturur. Ayrıca belirli problemlerin kültür, toplum ve kişilikle ilgili yönünü de inceler.(Saran, 1993:22, 23) “Kültür Antropolojisinin toplumsal olguyu inceyen bölümü ise Sosyal Antropoloji olarak adlandırılır. Toplumsal olgu denildiğinde genellikle şunlar kastedilir: Sosyal örgütlenme, evlilik adetleri ve örfleri, adetler ve ahlaksal amaçlar, folklor, inanç sistemi, din, dil ve dille düşüncenin ilişkileri vb.” (Saran, 1996:143) Bu dal önceleri ilkel toplumları ele alırdı. Bugün yaşayan kültürleri de inceler. (Tezcan, 1996:3) Sosyal antropolojinin inceleme sahası sosyal davranışlar ve sosyal gruplarda organizasyon ve kültür üniversalleridir ve sosyal antropoloji kültürün teşekkülüne ve değişimine hakim olan kanunları arayacaktır. (Saran, 1971:16) “Sosyal antropologlar diğer konulardan çok, insan toplumlarının sosyal organizasyonunu tayin eden evlilik ve akrabalık ile ilgilenmişlerdir.” (Kırımlı, 1998:2)

DNA ve RNA olarak iki çeşidi bulunan nükleik asitler, hücrelerin en önemli ve en büyük molekülleridir.
Yönetici moleküllerin temel yapı birimine nükleotit denir. Bir nükleotid ise üç farklı molekülün bağlanmasıyla meydana gelmiştir. Bu moleküller; beş karbonlu şeker (pentoz), azotlu organik baz ve fosforik asit dir.
Nükleotidler alt alta bağlanarak nükleotid zincirlerini meydana getirirler. Bu bağlanma “şeker-fosfat” bağlarıyla sağlanır.
DNA nın bu yapısını ilk defa 1950′li yıllarda, biyolog Watson ile fizikçi CRİCK keşfetmişlerdir.
DNA nın Eşlenmesi (Replikasyon)
DNA’nın kendini eşlemesi, hücre bölüneceği zaman gerçekleşir. Bunun için, iki ipliği bir arada tutan zayıf hidrojen bağları bir fermuar gibi açılmaya başlar ve iki nükleotid dizisi birbirinden ayrılır. Sonra hücre sitoplazmasında bulunan nükleotidlerden uygun olanlar açılan noktalardan yerlerini alırlar. Replikasyon olayında nükleotidlerin bağlanması DNA polimeraz enzimiyle sağlanır.
Böylece fermuarın sonuna gelindiğinde başlangıçtaki DNA’nın aynısı olan iki yeni DNA meydana gelir.
Bu şekilde DNA’nın kendini eşlemesi olayına yarı korunumlu eşlenme denir.
Bir nükleotid zincirinden oluşurlar. Yapılarında DNA dan farklı olarak Riboz şekeri ve Urasil bazı bulunur. Kendilerini eşleyemezler.RNA’ların DNA üzerinden sentezine transkripsiyon denir. Transkripsiyon yapılırken DNA nükleotidlerinin karşılarına onların eşi olan nükleotidler gelerek bağlanır. Sadece Timin yerine Urasil bağlanır.Görevlerinin farklı olmasına bağlı olarak, her hücrede üç eşit RNA bulunur
1. mRNA (elçi RNA)
Sentezlenecek olan proteinin şifresini DNA’dan alarak ribozoma getirir. Ribozom birimlerini aktifleştirir ve ribozomda protein sentezine kalıplık yapar.
mRNA üzerindeki nükleotidlerin üçerli olarak oluşturdukları gruplara kodon (şifre kelime) denir.
Başlangıç kodonu belli ve sabittir. Bu bütün canlılarda ve her protein sentezinde aynı olup AUG nükleotidlerinden oluşur. Durdurucu kodon üç çeşit olup, her mRNA da bunlardan birisi bulunur. Bunlar UAG, UGA ve UAA kodonlarıdır.
2. tRNA (Taşıyıcı RNA)
Protein sentezi sırasında, sitoplazmadaki amino asitleri, kendine uygun olarak bağlayıp ribozomlara taşır. Proteinlerin yapısında 20 çeşit amino asit bulunduğundan, canlılarda en az 20 çeşit de tRNA vardır.
3. rRNA (Ribozomal RNA)
Proteinlerle birlikte ribozomların yapısını oluşturur. Hücredeki RNA’ların en çoğu rRNA’dır.
Ökaryot bir hücrenin hangi proteinleri sentezleyebileceğine ait bilgi çekirdekteki DNA larda saklıdır.Proteinlerin çeşitli olması; bir proteinde bulunan amino asitlerin sayısına, çeşidine ve diziliş biçimine bağlıdır.Protein sentez basamaklarını şöyle özetleyebiliriz:
Şekil: tRNA ların Genel Yapısı

1.GÖNDERGESEL İŞLEV:
Bir ileti dilin göndergeyi olduğu gibi ifade etmesi için düzenlenerek oluşturulmuşsa dil
göndergesel işlevde kullanılmıştır. Bu başka bir ifadeyle dilin bilgi verme işlevidir. Burada amaç, gönderge konusunda doğru, nesnel, gözlemlenebilir bilgi vermektir. Bu işlev daha çok kullanma kılavuzlarında, nesnel anlatılarda, bilimsel bildirilerde, kısa not ve özetlerde karşımıza çıkar.
ÖRNEK: “ Hegel’in felsefesinin çıkış noktası bilim değil, tarihtir.”
2.HEYECANA BAĞLI İŞLEV:
Bir ileti, göndericinin iletinin konusu karşısındaki duygu ve heyecanlarını dile getirme amacıyla oluşturulmuşsa dil heyecana bağlı işlevde kullanılmıştır. Bu işlev, göndericinin kendi iletisine karşı tutum ve davranışını belirtir. Bu işlevde çoğunlukla duygular, heyecanlar, korkular, sevinç ve üzüntüler dile getirilir.
Dilin göndergesel işlevinde nesnellik, heyecana bağlı işlevinde öznellik hâkimdir. Özel mektuplarda, öznel betimlemeler ve anlatılarda, lirik şiirlerde, eleştiri yazılarında dilin heyecana bağlı işlevinden sıkça yararlanılır.
ÖRNEK: “Ben bu davranışınızı etik bulmuyorum, siz yanlış davranıyorsunuz.”
3.ALICIYI HAREKETE GEÇİRME İŞLEVİ:
Bu işlevde ileti alıcıyı harekete geçirmek üzere düzenlenmiştir. İletinin bir çeşit çağrı işlevi gördüğü bu işlevde amaç, alıcıda bir tepki ve davranış değişikliği yaratmaktır. Propaganda amaçlı siyasi söylevler, reklâm metinleri, genelgeler, el ilanları genellikle dilin bu işleviyle oluşturulur. Dilin alıcıyı harekete geçirme işleviyle hazırlanan metinlerde gönderici, iletiyi alanı işin içine sokmayı, onu sorgulamayı ister.
ÖRNEK: “Sınıfı hemen terk et.”
4.KANALI KONTROL İŞLEVİ:
Bir ileti, kanalın iletiyi iletmeye uygun olup olmadığını öğrenmek amacıyla düzenlenmişse dil, kanalı kontrol işlevinde kullanılmıştır. Gönderici ile alıcı arasında iletişimin kurulmasını, sürdürülmesini ya da kesilmesini sağlayan bu işlevde iletinin içeriğinden çok iletişimin devam ettirilmesi olgusu ağır basar. Törenlerde, uzun söylevlerde, aile yakınları ya da sevgililer arasındaki konuşmalarda; dilin kanalı kontrol işlevini yansıtan iletiler sıkça kullanılır.
ÖRNEK: “Beni anladınız değil mi?”
5.DİL ÖTESİ(ÜST DİL)İŞLEVİ:
Bir ileti dille ilgili bilgi vermek üzere düzenlenmişse o iletide dil, dil ötesi işlevde kullanılmıştır. Dilin dil ötesi işlevinde iletiler, dili açıklamak, dille ilgili bilgi vermek için düzenlenir. Daha çok bilimsel metinlerde ve öğretme amaçlı konuşmalarda karşımıza çıkan ve “yani, demek istiyorum ki, bir başka deyişle” gibi sözcüklerde kendini gösteren dil ötesi işleve, günlük yaşamda da sıkça başvurulur.
ÖRNEK: “Beni yanlış anlamayın, ben bu sözcüğü mecaz anlamda kullandım.”cümlesinde ileti, dille ilgili bilgi vermek, başka bir iletiyi açıklamak üzere düzenlenmiştir.
6.ŞİİRSEL (SANATSAL) İŞLEV:
Bir iletinin iletisi kendisinde ise dil şiirsel işlevde kullanılmıştır. Dil bu işlevde kullanıldığında iletinin iletmek istediği husus, iletinin kendisindedir. Bu durumda ileti, kendi dışında herhangi bir şeyi ifade etmez, yansıtmaz. Obje iletinin kendisidir. Örneğin dilin şiirsel işlevde kullanıldığı metinler olan lirik anlatılarda ve
şiirlerde şiirin amacı o şiirin kendisidir. Şiirsel metinler, kendinden başka bir şeyi ifade etmeye ihtiyaç duymaz, bir şiir sadece şiir olduğu için önemli ve anlamlıdır, yani şiirin gerçeği, şiirin kendisidir. Dilin şiirsel işleviyle kullanıldığı metinlerde gönderici alıcıda hissettirmek istediği etkileri uyandırmak için, dili istediği gibi kullanır, yani kendi özgün üslubunu oluşturmak için bir anlamda dili yeniden yaratır. Edebi sanatlardan, karşılaştırmalardan, çağrışım gücü yüksek sözcüklerden yararlanarak imgeler oluşturur, sözcükleri daha çok yan ve mecaz anlamlarda kullanır. Edebi metinlerde dil şiirsel işlevde kullanılır.
Dil ve konuşabilme yeteneği, insanoğluna yaratılışıyla birlikte bağışlanmış ve onu diğer canlılar üzerinde üstün kılmış en önemli özelliklerinden birisidir. İnsan adı verilen bu canlı türünün en üstün özelliği düşünebilmesi ve muhakeme edebilmesidir. Dil-düşünce ilişkisi ise, yüzyıllardan beri araştırılan bir konudur. Kimi dilbilimcilere göre, dil, düşüncenin evidir. Diğer bir söyleyişle, düşünce ancak dille oluşur ve yine dil sayesinde dış dünyaya aktarılır. Çok yeni sayılabilecek bir bakış açısına göre ise, adlandırma ve kavramlar olmadan düşünce üretilemez. Öyle anlaşılıyor ki insanı insan yapan bu iki temel özelliği, birbiriyle yakından ilgilidir.
Dil, bireye düşünce üretebilme, düşüncelerini dışa vurma, bilgi edinme, geçmişini hatırlama, gününü yaşama, geleceğine yön verme, kişiliğini kazanma, hayatını sürdürme gibi daha pek çok açıdan yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle dil, daha çok bireyseldir. Çünkü, kişiliğimiz biraz da dilimizle kazanılır ve kişiliğimiz aslında dilimizde gizlidir. Dil, ferdî ve millî kişilik ve kimliğimizi bünyesinde barındırır. Dil, hayatın her safhasını kapsayan, her an onun içinde yaşadığımız genişçe bir dünyadır. Kısacası, dil, aslında hayatın kendisidir.
İnsanoğlu, toplu hâlde yaşamaya mecbur ve muhtaç olan bir canlı türüdür. Hiçbir insan tek başına yaşayamaz. İnsanların bir arada yaşayabilmeleri için, aralarında birtakım ortak özelliklerin bulunması gerekir. İnsanları bir araya getirip aralarında ortak duygusal bağlar kuran vasıtalardan birisi de dildir. Dilin insanlar arasında iletişimi sağlaması, onun çok küçük bir yönünü ifade etmektedir. Dil, asla mekanik değil, duygusal bir iletişim aracıdır. Dilin asıl işlevi, insanlar arasında doğal, duygusal ve ruhsal bağlar kurmasıdır.
Böylelikle diller, insan topluluklarını birbirlerine yaklaştırarak “millet” adı verilen sosyal kurumun oluşmasına zemin hazırlarlar. Bu yönüyle dil, milleti oluşturan bireyler arasında tam bir birleştirici unsur görevini üstlenir. Onları duygu, düşünce, hayal ve en önemlisi dış dünyayı algılama açısından birbirine yaklaştırır. Dil sayesinde ortak duygu, düşünce ve ideallere sahip olan bireyler arasında, aynı zamanda ortak bir şuur da oluşur. Bu şuur ferdî şuurun çok ötesinde millî bir şuurdur. Millî şuur ise, bir milleti ayakta tutan, geçmişini hatırlatan, değerlerini bugüne taşıyan, bugününü en güzel şekilde yaşatan ve bütün bunları kapsayacak şekilde geleceğe yön veren hareketlerin bütünüdür.
İleti, dilin göndergeyi olduğu gibi ifade etmesi amacıyla düzenlenerek oluşturulmuşsa dilin “göndergesel işlev”de; ileti, göndericinin iletinin konusu karşısındaki duygu ve heyecanlarını dile getirme amacıyla oluşturulmuşsa dilin “heyecana bağlı işlev”de; ileti, alıcıyı harekete geçirmek üzere düzenlenmişse dilin “alıcıyı harekete geçirme işlevi”nde; ileti, kanalın iletiyi iletmeye uygun olup olmadığını öğrenmek amacıyla düzenlenmişse “kanalı kontrol işlevi”nde; ileti, dille ilgili bilgiler vermek üzere düzenlenmişse “dil ötesi işlev”de ve iletinin iletisi kendinde ise dilin “şiirsel işlevi”nde (Poetik) kullanıldığı vurgulanır. Edebî metinlerde, şiirsel işlevinin hakimiyetinde dilin diğer işlevlerinin de kullanıldığı belirtilir. Bazı metinlerde, birkaç işlevin birlikte kullanılabileceği sezdirilir. Dil “şiirsel işlevi”nde kullanıldığında iletinin iletmek istediği husus, iletinin kendisinde aranmalıdır. Bu durumda ileti kendi dışında herhangi bir şeyi, herhangi bir olguyu ifade etmez, yansıtmaz. Obje iletinin kendisidir. Ancak bu, iletinin insandan, hayattan ve yaşanılan dünyadan soyutlanması değildir. Burada sanata özgü gerçeklik vurgulanmalıdır.

Fiilimsiler üç ana grupta incelenir.
1) İSİM – FİİLLER (AD – EYLEMLER):
Fiil soylu sözcüklerin sonuna –mak, -mek , -ış, -iş, -uş, -üş, -ma, -me ekleri getirilerek yapılır.
NOT 1 : İsim- fiil ekiyle türetilen bazı sözcükler, isim- fiil özelliğini yitirip kalıplaşarak kalıcı bir nesne ya da kavram adı olabilir.Artık bunlara isim- fiil eki olarak bakmamak gerekir.
*Kaymak, çakmak, dondurma, kavurma, dolma, gözleme, bağış, geviş…
NOT 2: Fiilden fiil yapım eki olan –iş ile isim- fiil eki olan –iş’ i birbiri ile karıştırmamak gerekir.Anlamsal olarak fiilden fiil yapım eki (işteşlik eki) bir işi karşılıklı ya da birlikte yapma anlamı verirken isim fiil eki böyle bir anlam vermez.
NOT 3: Fiilden fiil yapan olumsuzluk eki olan –ma, -me ile isim fiil eki olan –ma,-me birbiri ile karıştırılmamalıdır.
Fiilden fiil yapan –ma, -me fiile olumsuzluk anlamı katarken isim fiil eki olan –ma, -me fiile olumsuzluk anlamı katmaz.
2. SIFAT – FİİL EKLERİ (ORTAÇLAR)
Fiil soylu sözcüklerin sonuna –an, -en, -ası, -esi, -mez,
-maz, -ar, -er, -dık, -dik, -duk, -dük, -tık, -tik, -tuk, -tük ,
-ecek, -acak, -miş, -mış, -muş, -müş ekleri getirilmek suretiyle yapılır. Sıfat- fiil ekleri genellikle sıfat tamlaması kurar.
NOT: Zaman ekleriyle sıfat fiil eklerini karıştırmamak gerekir. Zaman ekleri, şahıs ekinden önce fiile gelerek fiili yüklem yapar. Sıfat fiil ekleri ise genellikle fiilleri sıfat yapar ve üzerine isim çekim eklerini alabilir oysa zaman ekleri isim çekim eklerini alamazlar.
3. ZARF FİİL EKİ (ULAÇ, BAĞ – EYLEM):
Fiil kök ve gövdelerinin üzerine –ınca, – dıkça, – dığında, -ken , -r… -mez, -alı, -erek, -madan, -meksizin, -a…-a, -ıp ekleri getirilerek oluşturulur. Zarf- fiil ekleri temel cümlenin zarf tümleci olurlar.
NOT 1: Bir cümlede kaç tane fiilimsi varsa o kadar da yan cümle var demektir.
NOT 2: Bir cümlede fiilimsi varsa o cümle girişik birleşik bir cümledir.
NOT 3: Bir cümledeki fiilimsi sayısıyla temel cümlenin yükleminin toplamı o cümledeki yargı sayısını verir.

Çeşitli amaçlara yönelik olarak gerçekleştirilen anlatımın etkileyici olması için çeşitli yöntemlere başvurulur.İşte,anlatımı gerçekleştirirken başvurulan bu yöntemlere “anlatım biçimleri” diyoruz.
Anlatım biçimlerini şöyle sıralayabiliriz:
1)Açıklayıcı Anlatım,
2)Öyküleyici Anlatım (Hikaye Etme)
3)Betimleyici Anlatım (Tasvir Etme)
4)Tartışmacı Anlatım
A)AÇIKLAYICI ANLATIM:
Herhangi bir konu hakkında bilgiler vermek,bir şeyler öğretmek amacına yönelik anlatım biçimidir.
ÖRNEK:Memduh Şevket Esendal öykülerini sade ve temiz bir Türkçe’yle yazmış,öykücülükte Çehov tarzını benimsemiştir.Onun öykülerini okuyanlar eserin içinde kendilerini,çevrelerini ve hayatta karşılaştıkları kişileri bulur gibi olurlar.Esendal,günlük hayatı iyimser bir hava içinde verir.Öykülerindeki olaylar son derece basittir.
B)TARTIŞMACI ANLATIM:
Okuyucuyu veya dinleyiciyi istenilen davranış ve düşünce biçimine yöneltmek amacıyla başvurulan bir anlatım biçimidir.Bu anlatım biçimiyle okuyucunun sahip olduğu düşüncenin
değiştirilmesi amaçlanır.Yani amaç düşünce ve konularda değişiklik yapmaktır.
ÖRNEK:Edebiyat metninin dili günlük iletişim dilinden bütün bütüne ayrıymış gibi görülegelmiştir bizde.İstiareli, aktarmalı, doğallıktan uzak bir dil olarak düşünülmüştür hep.Edebiyat sözcüğü;süslü püslü, özentili, abartmalı ve boş sözler yığını gibi bir anlam kazanmıştır bu yüzden.Bunu da,edebiyat dilini günlük dilden apayrı gören bir anlayışa bağlayabiliriz.Oysa edebiyat dili günlük dilden tümüyle kopuk bir dil değildir.Gündelik dilin güzel, duygusal bir doku içinde yeniden düzenlenimidir bir bakıma.
C)ÖYKÜLEYİCİ ANLATIM:
Bu anlatımda amaç;olayı okuyucunun gözü önünde canlandırmak,anlatmak istenileni bir olay içerisinde vermektir.Öyküleyici anlatımda olaylar oluş haline uygun olarak bir dizi halinde verilirse birbirine bağlanır.Öyküleme, tasarlanan ya da yaşanan bir olayın anlatımıdır.Roman, hikaye ve masalların anlatımı öyküleyici anlatım biçimindedir.
ÖRNEK:Ağır adamlarla kahveye girdi Hasan.Olanları düşündü bir süre.Otursam mı oturmasam mı diye bir tereddüt geçirdi.Sonra oturdu bir köşeye isteksiz.Babadan kalma tütün tabakasını çıkardı,kalınca bir sigara sardı.Öyle dalmıştı ki masasına konan çay bardağının sesi bile dikkatini çekmemişti.
D)BETİMLEYİCİ ANLATIM (TASVİR ETME):
Betimleme en yalın biçimiyle sözcüklerle resim çizme işidir.Varlıkların niteliklerini,bu varlıkların duyularımız üzerinde uyandırdıkları izlenimleri belirtmektir.Betimleme nesnelerin, varlıkların, belirgin özelliklerini tanıtıp göz önünde canlandırmaktır.Bu anlatımda okuyucunun çeşitli duyularına seslenilerek anlatılan varlıkla ilgili izlenim kazanılması amaçlanır.Bu amacın gerçekleşmesi için titiz bir gözlem gerekir.Gözlem sırasında ayırt edici özelliklerin anlatılmasına özen gösterilir.
ÖRNEK:Eski bir taş köprü geçildikten sonra fakir mahallelere giriliyor ve sefalet,bütün dehşeti ve çirkinliğiyle başlıyordu.Ortalarından akan çirkin sularında yarı çıplak çocuklarla çamurdan köpekler, eğri büğrü sokaklar… Tezekten, çamurdan yapılmış yarı yarıya toprağa gömülmüş penceresiz kulübeler…
DÜŞÜNCEYİ GELİŞTİRME YOLLARI
Bir yazıda ileriye sürülen görüş ve düşüncenin inandırıcılığını sağlamak amacıyla yazar çeşitli yollara başvurur.Düşünceyi geliştirmek için başvurulan yöntemler şunlardır:
1)TANIMLAMA:
Bir kavrama ya da olayın belirgin özellikleriyle tanıtılmasına tanımlama denir.Tanım kısaca “nedir” sorusuna verilen cevaptır.
ÖRNEK:İnsan vücudunun en küçük yapı taşına hücre denir.(Nesnel)
*Yiğitlik, kahramanlık, savaş temalarını işleyen şiirlere epik şiir denir.(Nesnel)
*Yaşam, güçlükleri yenebilme sanatıdır.(Öznel)
*Toros dağlarının etekleri Akdeniz’den başlar.(Değil)
2)ÖRNEKLENDİRME:
İleriye sürülen soyut düşüncenin somutlaştırılması yöntemidir.Söylenmek istenilenin okuyucunun kafasında canlandırılmasını sağlayan bir yöntemdir.
ÖRNEK:
Genç Kalemler hareketi,edebiyatımıza özellikle dil konusunda yepyeni bir anlayışı getirmiştir.Türkçe kendi benliğine yavaş yavaş dönmeye başlamış;halk,aydınların yazdıklarını anlar duruma gelmiştir.1911’li yıllarda yazan Ömer Seyfettin’i, Ziya Gökalp’i açıp okuyun, severek, anlayarak okursunuz yazdıklarını.Sözcükler, tamlamalar…hep anlayacağınız biçimdedir.
3)KARŞILAŞTIRMA:
Karşılaştırmada iki varlık, iki kavram ya da iki şey arasındaki benzerlik ve karşıtlıklardan yararlanma söz konusudur.Benzerliklerin ya da karşıtlıkların ortaya konması karşılaştırma ile olur.
ÖRNEK:Özge Ali’ye göre daha çalışkandır.
*En çok sevdiğim arkadaşım sensin.
*Eski şiir hayali öğeleri yeni şiir ise somut öğeleri içerir.
4)TANIK GÖSTERME(ALINTI YAPMA):
Anlatılmak istenilen düşüncenin başkalarının görüşlerinden,sözlerinden yararlanarak açıklanması yoludur.Başkalarının aynı konuda söylediği sözler yazı içerisinde alıntı olarak gösterilir.Tanık olarak düşüncesine başvurulan kişinin, konusunda uzman güvenilir olması gerekir.
ÖRNEK:Mutluluk, aslında herkesin çok yakınında.İsteyen herkes, her an mutlu olabilir.Fizolof Sokrates: “Bir kitap, bir çiçek, bir kuş…ne büyük saadet!” derken bunu anlatmıyor mu?
5)SAYISAL VERİLERDEN YARARLANMA:
Düşünceyi inandırıcı kılmanın yollarından biri de sayısal verilerden yararlanmadır.İnsanlar okuduklarının sayılarla desteklendiğini görürlerse yazıyı daha da inandırıcı bulurlar.
ÖRNEK:Ada pazarı Şeker Fabrikası 1953’te işletmeye açıldı. Kuruluşta günde 1800 ton olan pancar işleme kapasitesi 1980’de 6000 tona çıkarıldı. Bu büyük bir gelişme.

Paragraf herhangi bir yazının bir satırbaşından öteki satırbaşına kadar olan bölümüne denir. Paragraf bir olayın, bir durumun, bir duygunun sadece bir yönünü ele alır. Paragraf uzun bir yazıya yapı olarak benzer. Paragrafta da uzun yazılarda olduğu gibi giriş, gelişme, sonuç bölümleri vardır.
Her paragrafta bir düşünce savunulur. Paragrafı oluşturan cümlelerin anlam ve yapı yönünden bir uyum içerisinde olması gerekir.
A)PARAGRAFIN ANLAM YÖNÜ
1)Paragrafın Konusu:
Her paragrafta yazar bir şeylerden söz ederek okura mesaj ulaştırmak ister.Paragrafta üzerinde durulan,hakkında söz söylenen düşünce,olay ya da duruma “konu” denir.
Bir paragrafı çözümlerken yapılacak ilk iş konuyu doğru olarak saptamaktır.Konusu bilinmeyen paragrafın anlaşılması güçtür.
Konuyu bulmak için “Parçada neden söz ediliyor?” , “Üzerinde durulan nedir?” , “Hakkında söz söylenen nedir?” sorularını paragrafa yöneltiriz, aldığımız cevap bize paragrafın konusunu verir.
NOT:
Konunun belirlenmesi ana düşüncenin belirlenmesi için ilk aşamadır.Konu,genellikle paragrafın ilk cümlesinde yer alır.Kimi zaman da ikinci cümlede yer alır.
ÖRNEK:
Sabun köpüklerinde gökkuşağının renklerini, lapa lapa yağan karda uçuşan serçeleri görebildiğimiz için Tanrı’ya şükredelim. Eğer bize verilen nimetleri ve bütün güzellikleri göremeyecek kadar kör isek utanalım. Elimizdeki nimetleri sayalım. Ufak tefek çabalarla ortadan kaldırılabilecek sıkıntıları değil.
Şimdi bu paragrafı dikkatlice okuyup anladıktan sonra paragrafa şu soruyu soralım: “Parçada neden söz ediliyor?” Bu sorunun cevabı “Mutlu olabilmek için hayatın kötü yönlerini değil güzel yönlerini görmeye çalışmak gerekir” cevabını alıyoruz.
Örnek:
Herkes mesleğinde ve hayatında birçok karanlık yoldan geçmeye mecburdur. Ancak bu yolları elinde bir ışık olmadan geçmeye çalışmaktansa, başkalarının tecrübe meşalelerinden faydalanarak yürümek daha kolay ve karlı değil midir?
Bu parçada aşağıdakilerin hangisinden bahsedilmektedir?
A) Gelecekte başarılı olmak için genç yaşta bir mesleğe atılmak gerekir.
B) Hayat, uzun ve zor bir yoldur.
C) Hayatı daha kolay bir hale getirmek için başkalarının tecrübelerinden yararlanmak gerekir
D) Herkes, mesleğinde ve hayatında birçok karanlık yoldan geçer.
Çözüm:
Paragrafın bütününü dikkatlice okuduktan sonra “paragrafta neden söz ediliyor?” sorusunu paragrafa yönelttiğimizde “hayatı kolay bir hale getirmek için başkalarının tecrübelerinden yararlanmak gerekir .” cevabını alırız.
Cevap: C
2)Paragrafın Başlığı:
Bir paragrafın başlığı konu ve ana düşünceyle doğrudan ilgilidir. Başlık,konu ve ana düşüncenin bir çeşit özetidir.Başlık paragrafın tamamını kapsar.
Paragrafın başlığını bulurken paragraf okunduktan sonra ilk ve son cümle tekrar okunmalıdır.Bu cümleler genellikle konuyu ve ana düşünceyi verir.Başlık ana düşünceyle özellikle de konuyla ilgilidir.
ÖRNEK:
Sözü uzatmak, büyütmek, dallandırmak, gereksiz kelimelerle doldurmak yoktur onda. Ne diyecekse en açık, en doğru biçimde söyler. Ama bu sözler bir araya geldi mi bir derinlik, bir anlam çoğalması, üzerinde uzun uzun durmak, incelemek, düşünmek gerekliliği yaratır.
Bu paragrafın ana düşüncesi, “Söyleyeceği sözü uzatmadan açıkça söylemek .” olduğuna göre, başlık da düşüncenin özeti olan “özlü anlatım” olmalıdır.
Örnek:
Para, gerçek zenginlik değildir. O, sadece ihtiyaçların giderilmesine vasıta olduğu için değerlidir. Bir çölün ortasında, hararetten yanan bir insan için birkaç damla soğuk su, bir torba altından çok daha değerlidir.
Bu paragrafın başlığı aşağıdakilerden hangisi olabilir?
A) Gerçek Zenginlik
B) Çöl ve Su
C) Soğuk Su
D) İhtiyaçların Giderilmesi
Çözüm:
Paragrafın ana düşüncesi “Para gerçek zenginlik değildir.” Bu ana düşünceyi kapsayan başlık “Gerçek Zenginlik” olmalıdır.
Cevap:A
3)Paragrafın Ana Düşüncesi:
Yazarken veya konuşurken karşımızdakine bir şeyler aktarmak isteriz. İster bir olay aktaralım, isterse bir konudaki düşüncemizi aktaralım,bunların hepsini bir amaç için ortaya koyarız.Bu amaca,aktarmak istenilen bu mesaja “ana düşünce” denir.
“ Bu parçada anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir? Bu parçada vurgulanmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?” sorularına cevap verir.
Ana düşünce paragrafın başında, ortasında, sonunda olabileceği gibi paragrafın geneline sindirilmiş de olabilir.
ÖRNEK:
“Kışın beyaz güzelliğinin de yazın sıcak ve nemli günlerinin de zevkine var. Her mevsim, her gün, her an gelir geçer ve hiçbiri asla birbirinin aynı ya da tekrarı değildir. Kış soğuğunun ortasında yazı, yazın bunaltıcı sıcağında kışı özlemek yerine, her mevsimi kendi güzelliğiyle kabul et.”
Parçada, her mevsimin, her anın kendine göre bir güzelliğinin olduğu, bir mevsimi yaşarken bir başka mevsimin hayalini kurarak yaşamamak ve içinde bulunduğumuz mevsimin tadını çıkararak yaşamak gerektiği anlatılıyor. Öyleyse bu paragrafın ana düşüncesi: “ Hayatın her mevsiminin tadını çıkarmak gerekir.” olmalıdır.
4)Paragrafın Yardımcı Düşünceleri:
Ana düşünceyi inandırıcı bir duruma getirmek,desteklemek amacıyla çeşitli düşüncelere,görüşlere de yer verilir,bunlara “yardımcı düşünce” denir.
Bir paragrafta ana düşünce bir tane iken yardımcı düşünce sayısı birden fazla olabilir.Yardımcı düşünceler ana düşünceyle bağlantıları ölçüsünde önem kazanır.
Yardımcı düşünceyle ilgili sorular çoğu zaman “olumsuz” biçimdedir.
“…………. hangisine değinilmemiştir?”
“…………. hangisi çıkarılamaz?”
“…………. hangisi söylenemez?”
“………….. hangisine yer verilmez?”
“………….. hangisi yoktur?”
“………….. hangisine ulaşılamaz?”
biçimdeki olumsuz sorular yardımcı düşünceleri sorar. Seçeneklerin dördünde söz edilenler parçada bulunmalıdır.Bu yüzden bu tip olumsuz sorularda paragraflar dikkatlice okunmalı,yardımcı düşünceler iyi belirlenmelidir.
Örnek:
Hislerimizi etkileyen yüz ifadeleri üzerinde yapılan çalışmalar, iyi durumdayken bile pek fazla gülmediğimizi ortaya çıkarmıştır. Oysa gülümseme ve gülme, biyolojik süreci etkileyerek kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar. Onlar, beynimize giden kan ve oksijen miktarını, sinir taşıyıcılarının uyarı düzeyini artırır.
Bu parçadan aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?
A) Yapılan araştırmalar, pek fazla gülmediğimiz ortaya çıkarmıştır.
B) Gülümseme kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar.
C) Gülümseme insan biyolojisini etkiler.
D) Sağlıklı insanlarda beyne giden kan ve oksijen miktarı daha fazladır.
Çözüm:
Parçada A, B, C seçeneklerinde verilenlere ulaşılabilir. Parçada, beyne giden kan ve oksijen miktarının artması sağlıklı olmaya değil, gülümsemeye bağlanmıştır; bu yüzden D seçeneğinde verilen yargıya ulaşılamaz.
Cevap: D
B)PARAGRAFIN YAPISI
Her cümlenin paragraf içinde özel bir yeri vardır.Nasıl ki her metnin bir girişi,bir gelişmesi,bir sonucu varsa paragraf da böyle bölümlere ayrılır.Her cümle kendinden önceki ve sonraki cümleyle hem anlam hem de yapı bakımından ilişki içindedir.
Şimdi bu bölümlerin özelliklerini görelim:
1)GİRİŞ(Bölümü) CÜMLESİ:
Giriş cümlesi paragrafın ilk cümlesidir.Bu bölümde paragrafta ele alınacak konu belirtilir.Kendisinden sonraki her cümle,dil ve düşünce yönünden giriş cümlesine bağlıdır.
NOT:Giriş cümlelerinde bir cümleyi önceki cümleye bağlayan “bağlayıcı öğeler” bulunmaz. “Fakat, ama,lakin, ancak, yalnız, çünkü, yani, oysa,n ne var ki, bu nedenle, şöyle ki, halbuki, kısacası,…” bağlaçlarına yer verilmez.
NOT:Giriş cümlesi kendinden önceki bir yargının varlığını hissettirmez;çünkü daha önce söylenen bir şey yoktur.
ÖRNEK:
Aşağıdakilerden hangisi bir yazının ilk cümlesi olmaya en uygundur?
A)Yeni öykücüler arasında Türkçe’yi bütün güzelliği ile kullananlar var.
B)Başka öykülerini de dergilerde okumuştum ama bunu hepsinden güzel buldum.
C)Bunda,tiplerin çok canlı,öykülerin otobiyografik olmasının da etkisi var.
D)Bir bakıma bu son iki kitabı birer dil olayı olarak değerlendirilmelidir.
E)Birçok yeni öykücünün,buna gereğinden fazla önem verdiğini gördük.
2)GELİŞME BÖLÜMÜ
Bu bölümde girişte ele alınan konu açıklanmış,tartışılmış,betimlenmiş ve öykülenmiştir.Bundan dolayı ayrıntılara girilmiş,düşüncelerle desteklenmiş,bütünleşme sağlanmış bölüme “gelişme bölümü” denir.Gelişmeyi oluşturan cümleler,dil ve düşünce yönünden kendisinden önceki ve sonraki cümleye bağlıdır.Bu cümleler konunun geliştirilip açıklandığı cümledir.Gelişme cümleleri ana düşüncenin belirginleşmesini sağlayan yardımcı düşünceleri içerir.
NOT: “………. hangisi söylenemez,hangisine değinilmemiştir,hangisine ulaşılamaz?”biçiminde düzenlenmiş,olumsuz sorularda “söylenen,değinilen,ulaşılan” sonuçların çoğu gelişme bölümünde bulunur.
ÖRNEK:
Bence edebiyat,bütün türleriyle masalla başlar,masalla biter.Masal,türler içinde en çok şiire yakındır.Ritmiyle,tekrarıyla,hayaliyle,…Eşine rastlamadığımız ama umutlarımızı,korkularımızı,sevinçlerimizi taşıyan yeni eşyalar,yeni insanlar,yeni hayvanlar yaratır masal.Bu nedenle en çok şiire yakındır.
Bu parçada masalla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?
A)Yinelemelere yer verildiğine,
B)Düş öğesinden yararlanıldığına,
C)Çok aranan ve okunan bir tür olduğuna,
D)Değişik türlerin kaynağı olduğuna,
E)Duygusal yönünün bulunduğuna.
Çözüm:
Görüldüğü gibi bu soru,paragrafın yan düşüncelerini araştıran bir sorudur.Paragrafta yan düşünceler paragrafın gelişme bölümünde bulunur.
A,B,D ve E seçeneklerinde bulunan düşünceler bu paragrafın gelişme bölümünde yer almıştır.C seçeneğindeki “çok aranan ve okunan bir tür olduğuna” değinilmemiştir.
3)SONUÇ (Bölümü) CÜMLESİ:
Paragrafın en can alıcı,en etkili bölümü burasıdır.Sonuç bölümü çoğu kez,kendinden önceki düşünceleri açıklayan,özetleyen bir nitelik taşır. “Kısacası,demek ki,yani,böylece,sonuç olarak,öyleyse…” gibi özet anlamı taşıyan bağlaçlarla tamamlanır.
Yazar bu bölümde düşüncelerini derleyip toparlar ve bir sonuca bağlar.Sonuç bölümü,bazen giriş bölümünün tekrarı biçiminde bazen de ana düşüncenin anımsatıldığı,paragrafın özetlenmesi şeklinde oluşur.
ÖRNEK:
İnsanın doğayla savaşımında korkunun rolü yansımaz.Önemli olan,bu insanca duyguyu iyi değerlendirebilmektir.Nasıl ki kullanılması bilinmeyen bir silah bazen geri tepip büyük zararlara yol açabiliyorsa,korku da denetim altında tutulmayıp kendi başına bırakılırsa sonuç hiç kimse için iyi olmaz.Korkalım;ama neden,niçin korktuğumuzu bilelim.Korkuya yenilme kaygısının tutsağı olmayalım.
Bu parçanın sonuna düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilemez?
A)Korkuyla birlikte yaşamayı öğrenelim.
B)Korkudan,uygun biçimde yararlanmaya çalışalım.
C)Korkunun,toplumu değişik yönlerden etkilediğini unutmayalım.
D)Korkuyu bir engel değil,bir araç olarak görelim.
E)Korkumuzun nedenini öğrenip ona göre davranalım.
ÇÖZÜM:
Parçada korkuyla yaşamın sadeliğinden,bu duyguyu iyi değerlendirmenin gerekliğinden söz edilmektedir.Bu parçanın sonuna A,B,D,E seçeneklerindeki ifadeler getirilebilir.Fakat korkunun toplum üzerindeki değişik etkilerinden söz edilmediği için E’deki ifade ile tamamlanması uygun olmaz.
Düşüncenin Akışını Bozan Cümleler:
Her cümle kendinden önceki ve sonraki cümleyle hem anlamlı hem de yapı bakımından ilişki içerisindedir.Bu yüzden bir paragrafta dil ve düşünce bağlantısı iyi kurulmamışsa,anlatımın akışı bozulur.Paragrafın içerisinde belirtilen düşünceden farklı bir düşünceye değinen cümleler düşüncenin akışını bozar.
ÖRNEK: (1) Bu kitap, yaşamının değişik dönemlerinden seçilmiş ürünlerden oluşuyor.(11)
Ağırlık 197O lerden önce yazdığım şiirlerde(111) Son beş yılda dergilerde birçok şiir yayımladım, ancak bu şiirleri kitaba almadım.(1V)Anılarımda da belirttiğim gibi bunlar kendimle uzun bir hesaplaşmadan sonra oluşan şiirler.(V) Dolayısıyla beni bütün yöntemlerimle okurlarımla tanıtacaktır.
Yukarıdaki numaralanmış gibi cümlelerden düşüncenin hangisi akışını bozmaktadır?
A)1. B)2 C)3 D)4 E)5
ÇÖZÜM:
Bu parçanın üçüncü cümlesi düşüncenin akışını bozuyor. Çünkü 1. ve 2. cümlede kitaptaki şiirlerden söz edilmiş 3. cümlede ise kitapta olmayan şiirlere değinilmiş 4.cümlede ise yine kitapta olanlara geçilmiş 4. cümledeki “bunlar” sözü bir önceki cümleye bağlı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.3.cümle çıkarılırsa anlam düzelir.
Parçayı Bölümlere Ayırma:
Bir paragraf ancak bir düşünceyi anlatır.Parça iki paragrafa bölünmek istenirse,parçada iki ayrı düşünce var demektir.Öyleyse parça içinde her düşünce ayrı bir paragrafta yer almalıdır.
Bu konuyla ilgili sorularda iki ayrı düşüncenin işlendiği bir parça verilir.Ve bu parçanın iki parçaya bölünmesi istenir.
ÖRNEK:
Sanatçının mektupları bir araya getirilerek bir kitap oluşturulmuş.(1)Oluşturulan kitap iki bölüme ayrılmış.(2)Birinci bölümde sanatçının çeşitli kişilere yazın alanında yazdıkları,ikinci bölümde ise ona yazılanlardan alıntılar yer alıyor.(3)Sanatçı şiiri,düz yazıdan daha çok seviyor.(4)Bir mektubunda: “Şiirin bir tek dizesi bile,koskoca bir yazının anlatmak istediğini bir çırpıda anlatıverir.” diyor.(5)Bu söz de onun şiire ilişkin görüşlerini kısaca açıklıyor.
Bu parça,açıklanan düşünceler açısından iki paragrafa ayrılmak istense,ikinci paragraf hangi cümleyle başlar?
A)1 B)2 C)3 D)4 E)5
ÇÖZÜM:
Parçada 3. cümleye kadar sanatçının mektuplarından oluşan bir kitabın özellikleri;3.cümleden sonra ise sanatçının sevdiği tür üzerinde duruluyor.Yani yeni bir konuya geçiliyor.Bu da ikinci paragrafa geçilmesini gerektiren bir durumdur.
Paragrafa Cümle Ekleme:
Bir paragrafın başına,ortasına ve sonuna getirilecek cümle,kendisinden önceki veya sonraki cümleyle dil ve düşünce yönünden bağlantılı olmalıdır.
Bazı sorularda paragrafın başına,ortasına bazılarında ise sonuna cümle ekleme sorulabilir.Bu durumda parçanın anlam bütünlüğü ve yapısal bağlılığı dikkate alınmalıdır.
ÖRNEK:
İnsanların beğenileri birbirine uymaz.Belki o kırmızıdan hoşlanıyor,siz yeşili seviyorsunuzdur.Belki o,Wagner’in müziğini beğeniyor.siz Mozart’ı yeğliyorsunuzdur. … Gördüklerinden ve dinlediklerinden aldığı tat sizinkine uymuyor diye karşınızdakini zevksizlikle,kabalıkla suçlamaya hakkınız yoktur.
Bu parçada boş bırakılan yere,düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangisi getirilebilir?
A)Kimi zaman beğenilerinizin bağdaştığı da olur.
B)Öteki sanat dallarında da böyledir bu.
C)Öyleyse nelerden hoşlandığınızı bilmeniz gerekir.
D)Çünkü,insanların beğenileriyle davranışları arasında ilişki vardır.
E)Değerlendirmeleri belirli ölçütlere göre yapmak gerekir.
ÇÖZÜM:
Paragrafta asıl anlatılmak istenen farklı beğenileri olan insanların davranışlarının da farklı olacağı,bundan dolayı da insanların suçlanmaması gerektiğidir.Değişik renklerden hoşlanan,değişik müzikler dinleyen insanlar değişik davranışlar sergileyeceğine göre boş bırakılan yere “D” seçeneğindeki cümlenin gelmesi uygun olur.
Bir Sorunun Cevabı Olan Paragraflar
Bir paragrafın ilk cümlesi sorudan sonra okunduğunda soru ve ilk cümle arasında bir uyum olması gerekir.Bu bakımdan genellikle konuyla ilgili bu tür sorular sorulduğu paragraftaki ilk cümleden anlaşılır.
Bir de paragrafın ana düşüncesinin sorulan soruyla uyum içinde olması,parçanın sorunun cevabı niteliğinde olması gerekir.
ÖRNEK:
Bu soru,birçok yazara sorulmuştur.Soruyu yanıtlayanlar arasında, “Kendim için yazıyorum.” diyenler de vardır.Eğer bu tür bir yanıtı benimsemiş olsaydım, okurlarımı kendimle bütünleştirirdim; yani, “Onlar demek,ben demek” derdim.Oysa ben,beni anlamak için özel bir çaba gösterecek olanlara sesleniyorum.
Bu sözler aşağıdaki sorulardan hangisine karşılık söylenmiş olabilir?
A)Yapıtlarınızla ilgili tepkilerine göre,okurlarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
B)Niçin kendinizi okurun beklentilerine bağımlı hissediyorsunuz?
C)Okurlarınızın, “sizin gibi düşünenlerden oluştuğu” görüşüne nasıl vardınız?
D)Okurlarınızın görüşlerini değerlendirmeyi doğru buluyor musunuz?
E)Yapıtlarınızı oluştururken hangi tür okuru hedefliyorsunuz?
ÇÖZÜM:
Yazar; “Oysa ben,beni anlamak için özel bir çaba gösterecek olanlara sesleniyorum.” diyerek aktif okuyuculara hitap ettiğini belirtmektedir.Böylesine bir yanıt E seçeneğindeki “Yapıtlarınızı oluştururken hangi tür okuru hedefliyorsunuz?” sorusuna karşılık verilmiş olabilir.
Duyularla İlgili Sorular:
Duyu insan ve hayvanlarda dışarısının etkisini bir organizma yardımıyla duyma yeteneğidir.Duyular görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma organları ile algılanır.
ÖRNEK:
Küf yeşili yaprağın üzerinde koyu benekler vardı. Yapraktan acı , kekiğimsi bir koku geliyordu. Adam, yaprağa bakıyor, beneklerini sayıyordu. Birden yaprağın üstündeki beneklerden biri kımıldadı.İrkildi adam. Önce gözlerine inanamadı. Koyu kestane kabuk çıtırdayarak yarıldı, altından tül gibi yarı saydam kanatlar çıktı. Uçuverdi böcek. Nemli, ılık bir esintinin içinde yitip gitti.
Bu parçada ayrıntıların seçiminde aşağıdaki duyuların hangisinden yararlanılmamıştır?
A) Görme B) Tatma C) Dokunma D) İşitme E) Koklama
ÇÖZÜM:
Parçada duyuları veren ipuçlarını bulalım. “Küf yeşili” sözü renk olduğundan “görme” , “acı bir koku” sözü “koklama” , “çıtırdayarak” sözü “işitme” , “nemli,ılık bir esinti” sözü “dokunma” duyusunun bulunduğunu gösterir.Parçada tatmayla ilgili bir duyu yok. “Acı” sözü sizi aldatmasın parçada bu söz mecaz anlamda kullanılarak, koku söylenmiş.
PARAGRAF SORULARINDA ŞUNLARA DİKKAT EDELİM!
*Paragraf sorularında önce soru cümlesi okunur.Daha sonra parça okunur.Çünkü parçayı hangi amaçla okuyacağımızı bilirsek amacımıza uygun olarak paragraftaki düşüncelere daha kolay ulaşırız.Bu yaklaşım zamanda kazanç sağlar, dikkatimizin dağılmasını önler.
*Paragraf sorularının tamamına yakınını doğru yanıtlayabilmek için, “Paragraflar uzun olduğu için zordur.” önyargısını terk edelim; bir parça ne kadar uzun olursa, yanıtı bulmak o kadar kolaylaşır.Çünkü sorunun yanıtı parçada yer alır.Bu nedenle en kolay sorular, paragraf sorularıdır.Bu tip sorular özel bir bilgi gerektirmediğinden, herkes tarafından kolaylıkla yanıtlanabilir.
*Sorulanı göz önünde tutarak metni okuyunuz.Önemli gördüğünüz anahtar sözcüklerin altını çiziniz.
*Paragraflar bir çırpıda, geri dönüş yapmadan mümkün olduğu kadar hızlı okunmalıdır.Paragrafları dudağımızla değil, gözlerimizle okumalıyız.Yapılan araştırmalar gözün okuma hızının,zihnin düşünme ve anlama hızına dudağınkinden daha yakın olduğunu ortaya çıkarmıştır.
*Paragrafta anlatılanlar karşısında nesnel olmalıyız.Bu tür sorularda paragraftaki düşünceye katılıp katılmadığımız ya da o konuda ne düşündüğümüz sorulmaz.Paragraf yazarının söylediklerini anlamamız yeter.
*Özel uyarılara dikkat etmeliyiz.Soru cümlesinde altı çizilen ya da tırnak içine alınan “-me, -ma, değildir, yoktur” gibi ek ve sözcüklere özellikle dikkat gösterilmelidir.
*Paragraf sorularında başarılı olmanız için geçmiş yılların ÖSS sorularını titizlikle, sabırla, dikkatle çözmenizi tavsiye ederiz.Düzenli olarak yapacağınız günlük paragraf çözme egzersizleri anlama,yorumlama ve karşılaştırma yeteneğinizi geliştirecek ve tüm sözel (Tarih,Coğrafya,Felsefe) sorularında fayda sağlayacaktır.
OKUMA HIZINIZI ARTIRIN!!!
Okuma hızınızı artırmak için yapacağımız işlem çok basittir.Elinize alacağınız bir kalemi mümkün olduğu kadar hızlı hareket ettirerek satırlar üzerinde yürütün ve gözünüzün her defasında birden çok kelime üzerinde sabitleşmesine imkan verir.
Kalemi satır üzerinde yürüterek okumak size başlangıçta anlamsız ve çocukça gelebilir.Sonuç olarak yavaş okuduğunuzda ağır ve sıçramalı okuyuşunuzdan ötürü çabuk sıkılır ve dikkatiniz dağılır.Bu sebeple zihniniz okuduğunuz konudan uzaklaşır.Fakat hızlı okuduğunuz zaman elde edeceğiniz ritim ve akış okuduğunuzun anlamına daha kolay ulaşmanızı sağlar.

PARAGRAF NEDİR
Paragraf, herhangi bir yazının bir satırbaşından öteki satırbaşına kadar olan bölümüne denir.Daha geniş bir ifadeyle paragraf “bir duyguyu,bir düşünceyi bir isteği,bir durumu,bir öneriyi,olayın bir yönünü,yalnızca bir yönüyle anlatım tekniklerinden ve düşünceyi geliştirme yollarından yararlanarak anlatan yazı türüdür.Kelimeler cümleleri,cümleler paragrafları,paragraflar da yazıları oluşturur.Paragraf bir yazının küçültülmüş bir örneğidir.Bu yönüyle yapı bakımından bir yazıya benzer.Nasıl yazıda giriş,gelişme,sonuç bölümleri varsa paragrafta da aynı bölümler vardır.
Her paragrafta bir düşünce savunulur.Paragrafın bir bütün oluşturabilmesi için cümlelerin de yapı ve anlam yönüyle bütünlük oluşturması gerekir. Paragraftaki düşünceler hem kendi aralarında birbirine bağlı hem de ana düşünceye bağlıdır.
Paragraf kendi içinde bir bütünlük oluşturduğu gibi yazı içinde de yazıyla bir bütünlük oluşturur. ÖSS’de seçilen paragraflar böyle kendi içinde bütünlüğü olan ve dışına çıkılmayı gerektirmeyen paragraflardır.
PARAGRAFLARDA SIKÇA KULLANILAN BAZI KELİMELERİN ANLAMLARI:
Sevgili öğrenciler, aşağıda sözcükte anlam, cümlede anlam ve paragraf sorularında sıkça karşınıza çıkan sözcükler ve bunların anlamları verilmiştir.Bu sözcüklerin anlamlarını bilmeniz şüphesiz ki söz konusu sorularla ilgili karşınıza çıkacak soruları daha çabuk ve daha kolay anlamanızı sağlayacaktır,bunun sonucunda ise bu soruları hem daha kolay anlayacaksınız hem de soruyu doğru cevaplama şansınız artacaktır.Umarım,birkaç saatinizi ayırıp bu sözcük-lerin anlamlarını öğrenirsiniz
Adaptasyon:Uyarlama
Adapte:Uyarlanmış
Ağdalı:Anlaşılması güç, karmaşık
Ahenk:Uyum, düzen
Akıcılık:Sürükleyici olma,okuyanı sıkmama
Aktüel:Güncel ,edimsel
Alaturka:Türk geleneklerine uygun
Alafranga:Batı tarzında,Türk geleneklerine uygun olmayan
Anlatı:Hikaye etme
Bağdaşmak:Uyuşmak
Banal:Bayağı, sıradan Betik,
bitik:Kitap, mektup…
Burjuva:İmtiyazlı,seçkin,soylu
Biçem:Üslup,tarz,anlatım biçimi
Çağrışım:Hatırlatma
Çeşni:Çeşit,tat, hoşa giden özellikler
Çağdaş:Aynı çağda yaşayan,uygar
Dejenere:Yozlaşmış, aslını koruyamamış
Diksiyon:Duru,kurallara uygun güzel konuşma
Duyarlılık:Hassasiyet
Dikte etmek:Bir düşünceyi zorla kabul ettirmek
Dingin:Durgun,hareketsiz,sakin
Dinleti:Bir topluluğa bir şeyler anlatmak,konser
Diyalog:Karşılıklı konuşma
Doğaçlama:İrticalen,metne bağlı kalmadan içinden geldiği gibi konuşma
Doğallık:Yapmacıksız, gösterişsiz
Dramatik: Acıklı
Edimsel:Hareketli,fiili Ego:Ben
Eğreti:Geçici,sınırlı
Empoze:Zorla kabul ettirme
Erek:Amaç,maksat
Etik:Ahlaki,ahlakla ilgili
Fantezi:Sonsuz hayal
Fonetik:Ses bilgisi
Görece:Kişiden kişiye değişebilme durumu
Güdüm:İrade,
İçerik:Bir şeyin içerisinde bulunanların tümü,muhteva
İkilem:Çatışma,iki durumdan birini seçme
İlinti:İlgi, ilişki zorunluluğu
İma:Dolaylı, üstü kapalı anlatma
İmge:Hayal,hülya
İnan:İnanma işi
İndirgeme:Bir işi daha kolay kısa ve yalın hale getirme
İşlev:Görev, fonksiyon
İrdelemek:Detaylı olarak incelemek
İroni:Alaylı söyleyiş,acıklı ve komik
İvedi:Acele,
Jest:El, kol veya baş ile yapılan uyumlu hareket
Kriter:Ölçüt,kıstas
Kitle:İnsan topluluğu
Kuram:Kanıtlanmamış,teori,soyut bilgi
Mistik:Aklın erişemediği şey
Nicelik:Sayılabilen ölçülebilen,azlık,çokluk…
Nükte:İnce anlamlı, düşündürücü
Ödün:Taviz ve şakalı söz,espri
Özlülük:Az sözle çok anlam ifade etme
Özgün:Yalnız kendine has bir nitelik taşıyan,farklı,orijinal
Özveri:Fedakarlık
Payanda:Dayanak
Polemik:Ağız kavgası,sert tartışma
Realite:Gerçeklik
Salt:Yalnız,tek
Sav:İddia, tez
Simge:Sembol
Süreğen:Sürüp giden
Tasarı:Proje, plan
Tem:Tema
Tinsel:Ruhi,manevi Tutarlılık:Çelişen fikirlerin olmaması
Yadsımak:İnkar etmek, yabancı kalmak
Yaratı:Eser, yapıt
Yazın:Edebiyat
Yazınsal:Edebi
Yetke:Otorite
Yetkin:Olgun, mükemmel
Yoğunluk:Yazıda birçok anlamın bir arada olması
Yazınsal yaratı:Edebi eser
Salık vermek:Öğüt vermek, tavsiye etmek
Kanıksamak:Alışmak
PARAGRAF SORULARINDA ÇOK ÖNEMLİ HUSUSLAR
1. Paragraf sorularının çözümüne mutlaka soruyu okuyarak başlayın. İşe doğrudan paragraf okunarak başlanırsa paragrafta ne arandığı,paragrafın niçin okunduğu bilinmediğinden,paragraf,boş yere okunmuş olur. Bu durumda paragrafı iki defa okumak zorunda kalırız ki bu da bizim için büyük zaman kaybı olur.
2.Paragraf sorularında“soru kökü” çok dikkatli okunmalıdır.Değinilmemiştir, vurgulanmamaktadır, çıkarılamaz tarzındaki soruları” değinilmiştir,vurgulanmaktadır,çıkarılır” diye okursak soruları yanlış cevaplarız.
3. Paragraf soruları diğer sorulardan daha kolaydır. Çünkü paragraf sorularının hem cevabı paragrafın bütünlüğü içindedir,hem de bu sorularda gramer ya da edebiyat bilgisine gerek yoktur.Okuma alışkanlığı olan, az çok kitap okuyan öğrenciler bu soruları çok rahat çözer.
4.Paragrafta anlatılan şeyler mutlaka paragrafın bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir.Paragrafta inanmadığımız ve bize göre doğru olmayan şeyler anlatılsa bile bunlar doğrudur.Çünkü sorular mutlaka “parçaya göre” cevaplandırılmak zorundadır. Bu yüzden paragraf sorularında kesinlikle paragrafın dışına çıkılmamalı.
5.Paragraf soruları uzun göründüğü için birçok öğrenci zaman kaybetmemek için paragraf sorularını çözmeden geçer.Oysa bizim ÖSS’de her bir soruya çok fazla ihtiyacımız vardır. Paragraf dışındaki kısa sorulardan zaman tasarrufu yaparak, paragraf sorularında ise sorudan başlayarak paragraf sorularını yeterli zamanda rahatlıkla çözebiliriz.Zaten paragraf sorularının büyük çoğunluğunun uzun metinler olmasına rağmen çok basit sorular olduğunu göreceksiniz.
6.Paragraf sorularındaki metinlerde anlamını bilmediğimiz,daha önce duymadığımız ya da duyup, okuyup sık kullanmadığımız bazı özel kelime ve kavramlar karşımıza çıkabilir. Bu kelime ve kavramla- rın bilinmesi metni daha iyi anlamamızı sağlar.
7.Paragraf sorularında genel bir insan tipinden söz edilir.Bu insan tipi ÖSS sorularını hazırlayan kişilerin yetiştirmek istedikleri (ya da üniversitede okumasını istedikleri)insan tipidir.Bu insan tipinin özelliklerinin bilinmesi bence paragrafların çözümünü çok kolaylaştıracaktır.Bu genel insan tipinin özelli şunlardır:
a) Savaşlara, teröre, sömürüye karşıdır.
b)Hızlı sanayileşme sonucu doğanın tahrip edilmesini onaylamaz.
c)Doğayı fazlasıyla sever.Yeşile ve yeşilliğe tutkundur. Beton yığınları arasında yaşamaktan sıkılır. Doğaya yönelmek,doğayla iç içe olmak onu rahatlatır.İnsanlardaki doğa sevgisi azaldıkça birbirlerine olan sevgilerinin de azaldığına inanır.
d) Saygılı, hoşgörülü ve sevecendir. İnsanları
düşüncelerinden dolayı kınamaz.
e) Düşünce özgürlüğünden yanadır.Herkesin düşüncelerini açıkça ve rahatça söyleyebilmesi tarafındır.
f)Akla ve bilime çok önem verir.Bâtıl düşüncelere, hurafelere ve geçerliliği kanıtlanmamış (ispatlanmamış) düşüncelere karşıdır.
g)Yenilikçidir.Yeniliklere açıktır.Sürekli yenilenmeyi ve değişimi savunur.Kendini yenilemeye,değişimlere karşı duran insanları onaylamaz.
h)Sanata tutkundur.Sanatın her dalını sever.Sanata ve sanatçıya büyük önem verir.Sanatın insanı yücelttiğine inanır.
ı)Eğitimi her şeyin üstünde görür.Eğitimin olmadığı yerde hiçbir gelişmenin olmayacağına inanır.
i)Okuma tutkunudur.Okumanın insan düşüncesini ve evrenini genişlettiğine inanır.En büyük ıstırabı insanların okumamaları,okumaya gayret etmemeleridir.
j)Sanat ve edebiyatta ulusallığı (millî olmayı) savunur. Sanatçılar ve edebiyatçıların önce yerli olanı iyice tanıyıp incelemeden evrensel olanı
yakalayamayacaklarına inanır.
k)Sanatın ve müziğin evrensel olduğuna inanır.Bir insanın Yunus Emre’yi sevdiği gibi Hugo’yu da sevebileceğini savunur.
I)Geçmişini iyi bilmeyen toplumların geleceklerinin karanlık olacağına inanır.
m) Dürüst, yardımsever ye nazik bir insandır.
n)İnsana çok fazla önem verir.Evrendeki her şeyin temelinde insan vardır.İnsanın olmadığı yerde hiçbir şeyden söz edilemez.
o)Çocukluğuna ve çocukluk günlerine büyük bir özlem duyar.Sık sık çocukluğuna,anılarına döner.
ö)Aydınların ve sanatçıların görevlerinin toplumun sorunlarına sahip çıkmak ve toplumu yüceltmek olduğunu düşünür.
p)İyimser ve mutludur.En küçük olaylardan ve durumlardan bile kendisine mutluluk adına bir pay çıkarır.
r)Mücadeleci,kararlı ve iradeli bir insandır.Umutsuzluğa kapılmaz.Her şeyin üstesinden gelinebileceğine inanır
s)Dilini ve edebiyatını çok sever.O dili konuşan herkesin(dilci olsun olmasın)konuştuğu dili çok iyi bilmesini ve konuşmasını ister.
ş)Kabalığa, her türlü yalan dolana ve haksızlığa karşıdır.
PARAGRAF TÜRLERİ
a)Olay Paragrafı:
Bu tür paragraflarda bir olay anlatılır.Bu olay,yazarın savunduğu düşünceyi açıklamak ve onu inandırmak için bir araçtır.Eğer olayda bir bütünlük varsa yani olayın başı,sonu belliyse,ana düşünceyi buldurmaya yönelik sorular için kullanılır.
b)Durum Paragrafı:
Bu tür paragraflarda bir doğanın,şehrin ya da bir insanın betimlemesi yapılır.Bu tür paragraflar genellikle anlatım biçimleri ve gözlemle ilgili sorularda kullanılır.
c)Duygu (Çözümleme) Paragrafı:
Bu paragraflarda roman veya hikaye kahramanlarının iç dünyaları anlatılır.Yazar,kahramanların psikolojik yapılarını,hayallerini bazen yorum katarak anlatır.Bu paragraflar insan karakterini bulmaya ve yoruma dayalı sorularda kullanılır.
d)Düşünce Paragrafı:
Belirli bir düşüncenin anlatıldığı,savunulduğu paragraflardır.Makale,deneme,fıkra,eleştiri gibi türlerden seçilir.Konuyu,yardımcı düşünceleri veya ana düşünceyi buldurmaya yönelik sorularda genellikle bu tür paragraflar kullanılır.
PARAGRAFIN ÖĞELERİ
Konu:
Paragrafta işlenen düşünce,olay ya da durumdur.Her şey paragrafın konusu olabilir. “Yazar,bu paragrafta ne anlatıyor?”sorusunun cevabı bize konuyu verir.Konu en fazla bir iki cümleyle verilir.
Yardımcı Düşünceler:
İkiden fazla cümleden meydana gelir.Yardımcı düşünceler,paragrafta ana düşünceyi destekleyici niteliktedir.Yazar burada konuyla ilgili açıklamalar yapar ve düşüncelerinin haklı gerekçelerini sıralar.
Ana Düşünce:
Paragrafta üzerinde durulan konuya bağlı olarak yazarın asıl anlatmak istediği düşüncedir.Kesin bir yargı niteliği taşır,genellikle bir cümleden oluşur.
*Bütün yardımcı düşünceler,ana düşünceyi haklı çıkarmaya hizmet eder.
Başlık:
Paragrafta üzerinde durulan düşünceyi bir ya da iki sözcükle özetleyebileceğimiz ifade paragrafın başlığı olur.Başlık,konu ve ana düşünceyle bağlantılı olmalıdır.
PARAGRAFIN YAPISI
Giriş:
*Genel bir yargı niteliğindedir.Bu bölüm bir ya da iki cümleden oluşur.
*Paragrafın konusu genellikle bu cümlelerdir.
*Giriş bölümü paragrafın bir çeşit özet olduğundan ana düşünce hakkında ipuçları verir.
*Asla bağlaçla başlamaz.
*Giriş cümlesinde kendisinden önce bir cümle daha olduğunu düşündürecek bazı zamir,sıfat ya da edatlar bulunmaz.
Gelişme:
*İkiden fazla cümleden meydana gelir.
*Girişte belirtilen konu,bu bölümde örnekleme,tanık gösterme,açıklama,karşılaştırma gibi düşünceyi geliştirme yollarına başvurularak açıklanır.
*Bu bölümde yer alan düşünceler paragrafın konusuyla ilgili olmalıdır,yoksa anlatımın akışı bozulur.
Sonuç:
*Genellikle bir cümleden ibarettir.
*Anlatılmak istenen düşünceyle ilgili son sözün söylendiği bölümdür.
*Yazar paragrafta asıl anlatmak,vurgulamak istediği düşüncesini (ana düşünce) genellikle bu bölümde verir.
*Sözlerin toparlanması niteliğinde olduğundan kapsamlı bir yargıdır.Bu yönüyle de giriş cümlesine benzer.
*Toparlayıcı,özetleyici olması nedeniyle “demek ki,sonuç olarak,öyleyse,özetle…”gibi sözlerle başlayabilir.
Uyarı:
Ana düşünce,genellikle paragrafın sonuç bölümünde olmakla birlikte,bazen metnin başında ya da tümüne yayılmış olabilir.

|
Ekler |
||
|
Çekim Ekleri |
Yapım Ekleri |
|
|
İsim Çekim Ekleri |
Fiil Çekim Ekleri |
|
| 1) Çoğul Ekler | 1) Zaman Ekleri | 1) İsimden İsim Yapan Ekler |
| 2) Hal Ekleri | 2) Dilek Ekleri | 2) İsimden Fiil Yapan Ekler |
| 3) İyelik Ekleri | 3) Şahıs Ekleri | 3) Fiilden İsim Yapan Ekler |
| 4) İlgi Eki | 4) Fiilden Fiil Yapan Ekler | |
| 5) Ek Eylem Ekleri | ||
A) İSİM ÇEKİM EKLERİ:
1) Çokluk Eki: İsimlerin sayı bakımından çokluğunu bildirirler.
*elmalar,çocuklar ,öğrenciler.
2)Hal Ekleri:- i,-e,-den,-de ekleridir.
*Kitabı ver (belirtme hali)
*Yola bak (Yönelme hali)
*Evden geliyorum (Çıkma hali)
*Sende kaldı (Bulunma hali)
*Sıradan insanlarla işim olmaz.(Sıfat yapmıştır ve bu yüzden yapım eki olmuştur)
*Bunlar gözde çocuklardır.(Sıfat yapmıştır ve bu yüzden yapım eki olmuştur)
*Sudan sebeplerle yanıma gelme (Sıfat yapmıştır ve bu yüzden yapım eki olmuştur)
3)İyelik ekleri: Eklendiği isimlerin kime ait olduğunu ifade eder.
*Kitabım,kitabın, kitabı, kitabımız, kitabınız, kitapları iyelik eklerini, ismin başına benim, onun, bizim, sizin, onların zamirlerini getirerek bulabiliriz.
4) İlgi ekleri (Tamlama Ekleri) :”ın, in, un, ün” biçimindedir.Belirtili isim tamlaması kurar.
*kapı—n—ın kol—u , müdür—ün oda—sı
5)Eşitlik Eki : “-ca,–ce” biçimindedir.
*Sence bu doğru mu?
*Çocukça davranma
6)Ek eylem Ekleri :İsim soylu sözcükler yüklem yapma göreviyle kullanılan eklerdir.
iyi—y-im, iyi—sin, iyi—dir, iyi—y-iz, iyi—siniz, iyi—dirler
B)FİİL ÇEKİM EKLERİ
1)Zaman ekleri (Bildirme Kipleri) :Fiillerde hareketin yapıldığı zamanı bildirir.
*gel—miş (Duyulan geçmiş zaman)
*oku—du (görülen geçmiş zaman)
*gid—i—yor (Şimdi geçmiş zaman )
*yat—acak (Gelecek geçmiş zaman)
*Şimdi gelir (Geniş geçmiş zaman)
2)Dilek kipleri:
*Gider—se—m gelmem (Dilek—şart kipi)
*Biraz daha oturayım (istek kipi)
*Ders çalışalım (istek eki)
*Artık git—meli—y-im (Gereklilik kipi)
*Bunları da oku—sun (Emir eki)
*Dışarı çıkın (Emir eki)
3)Şahıs Ekleri:
Fiillerde kip eklerinden sonra gelerek hareketi kimin yaptığını ifade eder.
Geliyor—um, çalışmalı—sın, yaptı- okusak—k , üzülür—üz koşacak—sınız yürüdü—ler
YAPIM EKLERİ
İsim ya da fiil kök veya gövdelerine gelerek onlardan başka isim ya da fiil türeten eklerdir. Yapım ekleri eklendiği sözcüğün anlamını da türünü de değiştirir. Her zaman çekim eklerinden önce gelir. Yapım eki almış bir sözcüğe türemiş sözcük ya da gövde denir.Eğer sözcük yapım eki almışsa basit yapılıdır sözcük çekim eki olsa da basittir.
1)İsimden İsim Yapım Ekleri :
*Lık: kömür—lük, göz—lük , kulak—lık …
*lı: Şehir—li , para—lı , ağaç—lı , baş—lı …
*sız: su—suz, para—sız, ev—siz,
*cü: göz—cü, sanat—çı, yol—cu, simit—çi,
*ce: Türk—çe İngiliz—ce
*daş:Çağ—daş, arka—daş, yol—daş
*üncü: üç—üncü beş—inci
*msı:acı—msı ekşi—msi
*cil:et—cil ben—cil insan—cıl
*şın: sarı—şın
*sal: kum—sal kadın—sal
*ıt: yaş—ıt
*cağız: kız—cağız çocuk—cağız
*cık:az-ı-cık küçük—cük
*tı: horul—tı cıvıl—tı
2)İsimden Fiil Yapan Ekler :İsim köklerine veya gövdelerine gelerek onlardan fiil türetir.
*la :su-la, taş-la, uğur-la
*al: çok-al, az-al, dar-al
*l: doğru-l, sivri-l
*a: kan-a, yaş-a, tür-e, boş-a
*ar: yaş-ar, mor-ar, sarı-ar
*da: fısıl-da, horul-dagürül-de
*at: yön-et, göz-et
*ık: geç-ik, bir-ik
*ımsa: az-ımsa, benim-se,küçü(k)-mse
–kır:fış—kır, hay—kır
–lan:ev—len, rahat—la
–laş:şaka—laş, der—leş, çocuk—laş
–sa:su—sa, garip—se önem—se
3)Fiilden İsim Yapan Ekler:Fiil kök veya gövdelerine gelerek isim yapan eklere denir.
–ca:düşün—ce, eğlen—ce
–ocak—ecek: giyecek, yok—ocak, aç—ocak
–ak:yat—ak, kaç—ak, dur—ak,
–ga:böl—ge, bil—ge, süpür—ge,
–gan:çalış—kan, unut—kan, kay—gan
–gı:sev—gi, çal—gı, as—kı
–gıç:bil—giç, dal—gıç, başlan—gıç
–gın:yor—gun, bil—gin, bez—gin, bit—gin
–ı,–i:yaz—ı, öl—ü, yap—ı, çat—ı, kok—u, doğ—u
–ıcı—ici:yap—ıcı, gör—ücü, al—ıcı, sat—ıcı,
–ık—ik:kes—ik, aç—ık, göç—ük,
–ım—im:say—ım, seç—im, öl—üm, ölç—üm
–ın—in:yığ—ın, ak—ın, tüt—ün, ek—in,
–nç:gül—ünç, sev—inç
–ıntı:kes—inti, çık—ıntı, dök—üntü,
–ır-er:gel—ir, gid—er, ok—ur,
–ış:otur—uş, yürü—y-üş,
–ıt:geç—it, yak—ıt, ölç—üt,
–ma:gülmeyi severim , konuşmayı bil.
–mak:gelmek, gitmek
–tı:belir—ti, kızar—tı,
Fiilden Fiil Yapan Ekler:Fiil soylu kelimelerden yeniden fiil yapan eklere denir.
–dır:gül—dür, yap—tır, koş—tur,
–ala:kov—ala, silk—ele,
–er:gider, çık—ar,
–imsa:gül—ümse, an—ımsa,
–ın:gez—in, gör—ün, sev—in, taşı—n,
–r:kaç—ır, bat—ır, iç—ir,
–ş:gör—üş, uç—uş, gül—üş,
–t:uza—t, sap—ıt, korku—t, üşü—t,
–ı:sev—il, kır—ıl, sat—ıl
BİRLEŞİK SÖZCÜK
İki sözcüğün bir araya gelerek yeni bir kavramı karşılamak üzere birleşip kalıplaşmasıyla oluşan sözcüklerdir.
Birleşik sözcükler değişik şekillerde oluşur. Bazıları isim tamlamalarının kaynaşmasıyla , bazılarının da sıfat tamlamalarının kaynaşmasıyla oluşur.
Birleşik sözcükleri şu şekilde sıfatlandırılır
A)ANLAMSAL KURULUŞLARINA GÖRE BİRLEŞİK SÖZCÜKLER
1)Her iki sözcük de gerçek anlamını yitirebilir.
*Saksıdaki hanımeli mi?
*Kuşburnu içer misin?
*Biraz da imambayıldı alır mısın?
*Seni tahtakurusu sırmış.
2)Sözcüklerden yalnız biri anlamını yitirmiş olabilir.
*Şu yeryüzünde ne insanlar var.
*Eskişehir e gittin mi?
Not:Sözcükler birleşirken sözcüklerden bir dahi gerçek anlamını yitirirse birleşik sözcük bitişik yazılır.
3)Her iki sözcük de gerçek anlamını koruyabilir:
*Kuzeybatı ya gideceksin.
*Bu ayakkabı ne kadar?
B)BİÇİMSEL KURULUŞLARI (YAPILIŞLARI) BAKIMINDAN BİRLEŞİK SÖZCÜKLER
1.İsim Tamlaması Yoluyla:
*Yüzbaşı seni çağırıyor.
*Batık denizaltı çıkarıldı.
*Balayına nereye gidecekler?
*Saksıdaki aslanağzı mı?
2)Sıfat Tamlaması Yoluyla:
*Askerliğini Kırıkkale de yapmış.
*Sen ne kadar açıkgöz birisin?
*Sivrisinek bataklıklarda çok olur.
*Acıgöl e hangi yoldan gidebilirim?
3)İyelik Ekinin Kaynaştırması Yoluyla:
*Öğrencileri başıboş bırakmamak lazım.
*O bağrıyanık bir annedir.
*Bunlar sütübozuk insanlardır.
4)İki Çekimli Fiilin Kaynaşması Yoluyla:
*Sen ne kadar vurdumduymaz bir insansın.
*Bu çekyat eskimiş
*Dedikodu yapanları sevmem.
*Uyurgezerlik bir hastalıktır.
*Gelgitin diğer adı ne?
EKLERLE İLGİLİ GENEL UYARILAR
1)-i 1.tekil kişi ekiyle,bu eke benzeyen diğer ekler karıştırılmamalıdır.
*Evi yandı. (3.t.k.iyelik eki)
*Evi yaktı. (İsmin –i hali)
*Bu yapı Osmanlılardan kalmadır. (Fiilden isim y.eki)
2)Çekim ekleri eklendiği sözcüğün anlamını değiştirmez.Fakat isim çekim eklerinden olan -de ve –den hal ekleri eğer sıfat olarak kullanılırsa yani sıfat yapımında görev alırsa o zaman ismin anlamını değiştirir ve yapım eki olur.
*Okuldan geliyorum. (Çıkma durum eki)
*Senin gibi bir candan arkadaşım yok. (Sıfat yaptığı için yapım ekidir.)S İ
*Yalandan bir kavga çıkardılar. (Sıfat yaptığı için yapım ekidir) İ
*Sıradan insanlarla işim olmaz.
*Sende bir şeylerim kaldı.(Bulunma durum eki)
*Bunlar,gözde öğrencilerdir.(Sıfat yaptığı için yapım ekidir)
3)1.Tekil kişi eki olan -m ile bu eke şekilce benzeyen diğer ekler birbiri ile karıştırılmamalıdır.
*Seçimi kim kazandı? (F.i.yapım eki)
*Bir dilim ekmek verir misin? (F.i.y.eki)
*Bu işten dilim çok yandı. (1.t.k.i.eki)
*Sana saçımı süpürge ettim.
*Ama ben daha çok küçüğüm. (Ek-fiil)
*O benim kalemim. (Tamlayan durum eki)
*Beni bırakıp gitme küçüğüm. (1.k.i.eki)
4)2. kişi iyelik eki olan -n ile buna şekilce benzeyen diğer ekler karıştırılmamalıdır.
*Aklın neredeydi? (2.t.kişi iyelik eki)
*Bu yıl ekin ekmeyeceğiz. (F.i.y.e.)
*Buraya gelin. (2.ç.kişi emir eki)
*Yurdun soruları bitmiyor. (İlgi eki)
*Turistler,bu yıl Türkiye’ye akın edecek. (F.i.y.e.)
5)İsim-fiil eki olan -ma,-me ile f.f. yapan olumsuzluk eki karıştırılmamalıdır.
*Yürümeyi severim.(İsim-fiil)
*Onunla biraz konuşmayı dene.(İsim-fiil)
*Artık benimle konuşma.(F.f.yapan olumsuzluk eki)
*Peşimden gelme.(F.f. yapan olumsuzluk eki)
6) “L” fiilden fiil yapım ekiyle “L” isimden fiil yapım eki birbirine karıştırılmamalıdır.
*Artık günler kısaldı.(İ.f.y.e.)
*Bardak kırıldı.(F.f.y.e.)
7) “Ş”filden fiil yapım ekiyle (işteşlik eki), “ş” fiilden isim yapım eki (isim-fiil) birbiriyle karıştırılmamalıdır.
*Hep birlikte gülüştüler.(F.f.y.e.) (işteşlik eki)
*Bakışların beni heyecanlandırıyor.(F.i.y.e.) (isim-fiil)
*Bu gülüşü,bu bakışı hiç unutmam.(F.i.y.e.) (isim-fiil)
*Bir süre öylece bakıştık.(F.f.y.e.) (işteşlik eki)
Ş:Karşılıklı ya da birlikte yapılma anlamı veriyorsa f.f. yani “işteşlik eki” dir.
8)İsimden isim yapım eki olan “-cı” ile fiilden isim yapım eki ici birbiriyle karıştırılmamalıdır.
*Yolcu var mı?(i.i.y.e.)
*Kalıcı bir işin yok mu?(f.i.y.e.)
9)Fiilden isim yapım eki olan “-sal” ile isimden isim yapım eki olan “-sal” birbiriyle karıştırılmamalıdır.
*Kumsal (i.i.y.e.) *Gör-sel (f.i.y.e.)
*Evren-sel (i.i.y.e.) *işit-sel (f.i.y.e.)
10)İsimden fiil yapan “-imse” ile F.F.yapan “-imse” karıştırılmamalıdır.
*Ben-imse (i.f) *Gül-ümse (f.f)
*Öz-ümse (i.f) *An-ımsa (f.f)
11)Türkçede önce yapım eki sonra çekim eki gelir.
*Kork-u-yor-um *taşlıklar
Bunun istisnaları da olabilir.
*Annemsiz gitmem.
12)Bir sözcük birden çok yapım eki alabilir.
*Gözcülük, korkulu, dalgalı, ışıksız, örtülü…

A. BİYOLOJİ ve CANLILIK
Biyoloji, canlıların her türlü hayat olaylarını inceleyen bilim dalıdır. Zooloji (Hayvan bilimi), Botanik (Bitki bilimi) ve Mikrobiyoloji (Mikroskobik canlı bilimi), olmak üzere üç ana bölüme ayrılır.
Biyolojinin bu bölümlerinin her birisi, canlının değişik özelliklerini incelemeleri bakımından kendi içinde de alt bölümlere ayrılır.
Biyolojinin bu bölümlerinin her birisi, canlının değişik özelliklerini incelemeleri bakımından kendi içinde de alt bölümlere ayrılır.
B. HÜCRENİN YAPISI
Bütün canlılar hücresel yapıdadır. Ancak virüsler hücresel yapıda olmayan canlılar olarak kabul edilir.
Şekil: Bir hayvan Hücresinin Yapısı
Canlılar, ancak solunum, boşaltım, üreme, vs. gibi belirli özelliklere sahip olmakla cansızlardan ayırt edilebilir. Bu özelliklere, canlıların ortak özellikleri denir.
Bir zarla çevrili çekirdek taşıyan hücrelere ökaryot, belirgin bir çekirdeği ve zarlı organelleri bulunmayan hücrelere de prokaryot hücre denir.
Ökaryot hücreler zar, sitoplazma ve çekirdek olmak üzere üç ana bölümden meydana gelmiştir.
1. Hücre Zarı
Hücreyi dış ortamdan ayıran, madde geçişini sağlayan ve şeklini belirleyen çok ince bir yapıdır.
Zarın Yapısı: Yapısında yaklaşık olarak % 65 proteinler, % 33 lipidler ve % 2 kadar da karbonhidrat bulunur. Bazı proteinlerin arasında por isimli delikler bulunur.
Zardaki protein ve yağ molekülleri sürekli hareket halinde bulundukları için buna, “akıcı mozaik zar modeli” denir.

Şekil : Hücre Zarının Akıcı-Mozaik Yapısı
Bitki hücrelerinde, hücre zarının dış kısmında selüloz maddesinin birikmesiyle hücre çeperi denilen cansız ve kalın bir tabaka daha bulunur.
Turgor basıncının oluşmasına neden olur. Çeperin üzerindeki delikler zardakilerden daha büyük olup, geçit adını alır. Çeper cansız olduğundan geçitlerden sığabilen her türlü maddeyi geçirebilir. Bunun için tam geçirgen denir. Prokaryot hücrelerde de (bakteri ve mavi-yeşil alglerde) çeper vardır. Ancak yapısı selüloz değildir.
Besin maddelerinin taşınmasından, artık maddelerin atılmasından ve bazı besinlerin depolanmasından sorumludur. Zarları üzerinde ribozom varsa Granüllü E.R, yoksa Granülsüz E.R adını alır.
2. Sitoplazma
Çeşitli hücresel yapılar (organeller) ve hücre sıvısının (plazmanın) bulunduğu bölümdür. Hücrede birçok hayatsal olaylar burada gerçekleşir. Jelatinimsi ve kolloidal bir kütledir. Plazmanın içinde su, proteinler, yağlar, karbonhidratlar, tuzlar, vitaminler, hormonlar ve çeşitli iyonlar bulunur.
Hücre Organelleri

a. Endoplazmik Retikulum (E.R) :
Hücre zarından çekirdek zarına kadar uzanan zarlı kanallar sisteminden oluşur.
Besin maddelerinin taşınmasından, artık maddelerin atılmasından ve bazı besinlerin depolanmasından sorumludur. Zarları üzerinde ribozom varsa Granüllü E.R, yoksa Granülsüz E.R adını alır.
b. Golgi Cisimciği : Endoplazmik retikulumdan meydana gelir. Salgı maddelerinin paketlenmesini ve salgı yapılmasını ve bazı sentez olaylarını sağlar.
c. Lizozom : Golgiden meydana gelir. Tek katlı zarla çevrili olup, içerisindeki sindirim enzimleri ile hücre içi sindirimini sağlar. Zarlı yapısı yırtılacak olursa hücre kendini sindirip yok eder. Bu olaya “otoliz” denir.
d. Ribozom: Yapısı protein ve RNA dan oluşur. Her hücre kendine özgü proteinlerini ribozomlarda sentezler. Zarla çevrili değildir ve iki alt birimden oluşur. Yoğun protein sentezi sırasında sitoplazmada yan yana gelerek zincir şeklindeki “polizom”ları oluştururlar.
e. Mitokondri: Çift zarlıdır. İç zarının kıvrımlarına “krista”, zarların arasını ve içini dolduran sıvıya “matrix” denir. Oksijenli solunum yaparak hücrenin enerji (ATP) ihtiyacını karşılar. Kendisine ait DNA, RNA, ETS ve ribozomları vardır. Bölünerek çoğalabilir.
f. Sentrozom: Sadece insan ve hayvan hücrelerinde bulunur. Birbirine dik iki sentriolden oluşur. Hücre bölünmesi sırasında kendini eşleyerek zıt kutuplara çekilir. Kromozomların kutuplara çekilmesini sağlayan iğ ipliklerininin tutunma yeridir.
g. Plastitler: Sadece bitkisel hücrelerde bulunurlar. Üç çeşidi bulunmakta olup, birbirlerine dönüşebilirler.
Kloroplast: Fotosentezinyapıldığı organellerdir. Kendine ait DNA, RNA, ETS ve ribozomları vardır. Çift katlı zardan oluşur. Mitokondri gibi bölünerek çoğalabilir. İç zarın uzantıları olan kıvrımlara grana, içerisini dolduran sıvıya ise stroma denir. Granalar içinde bitkiye yeşil rengini veren ve fotosentez için gerekli ışığı soğuran (emen) “klorofil” pigmentleri bulunur.
Kromoplast: Bitkilerde meyve ve çiçeklere özel renklerini verirler. Likopin (kırmızı), ksantofil (sarı) ve karoten (turuncu) olmak üzere üç çeşittirler.
Lökoplast: Renksizdirler. Genelde kök, gövde ve tohumda yoğun olarak bulunurlar. Nişasta ve diğer maddelerin depolanmasını sağlarlar.
h. Koful (Vakuol): Endoplazmik retikulumdan, golgiden, hücre zarından ve çekirdek zarından meydana gelebilirler. Kofullar bazı artıkların ve suyun depolanmasını ve bitkilerde turgor basıncının ayarlanmasını sağlarlar.
ı. Hücre Zarı Oluşumları : Özellikle emme görevi olan hücrelerde hücre zarı bir miktar sitoplazmayla dışa doğru uzantılar yaparak hücre yüzeyinin büyümesini sağlar. Bunlara “mikrovillus” denir.
Bazı hücrelerde ise kirpik (Sil), kamçı ve yalancı ayak denilen uzantılar oluşur.

3. Çekirdek (Nükleus)
Hücrenin yönetim, üreme ve kalıtım merkezidir. Dinlenme halindeki hücrede dört bölümde incelenebilir.
a. Çekirdek Zarı: Bu zar endoplazmik retikulumun devamı gibidir. Arasında porlar (delik) bulunur. Yapısı sitoplazmik zara benzer. Porları daha büyük ve zarı iki katlıdır.
b. Çekirdek Özsuyu: Homojen görünümlü olup içinde çekirdekçik ve kromatin iplikler (DNA lar) bulunur.
c. Çekirdekçik (Nukleolus): RNA ve bazı proteinlerden oluşmuştur.
d. Kromozom: Hücre çekirdeğinin temel yapısı kromatindir. Çünkü hücrenin kalıtsal materyalidir. Kromozomlar, DNA ve proteinlerden oluşmuştur. Bölünme zamanı kromatin iplikler kısalıp kalınlaşarak kromozomları oluştururlar.
Normal vücut hücreleri ana ve babadan gelen birer takım kromozomu taşır. Bu tip hücrelere diploid hücreler denir ve (2n) ile gösterilir. Eşey hücreleri ve bazı basit yapılı canlılar yaşamları boyunca kromozom takımının yarısını taşırlar. Bu tip hücrelere ise monoploid denir ve (n) ile gösterilir.

1) “ki” bağlacının ve “-ki” ekinin yazımı:
Türkçede üç çeşit “ki” vardır:Bağlaç olan“ki”,sıfat yapan “–ki” ve zamir olan(ilgi zamiri) “–ki” dir.Bağlaç olan “ki” daima ayrı yazılır.Sıfat yapan “–ki” ve zamir olan “-ki” eklendiği sözcüğe bitişik yazılır.
Dilimizdeki bu üç farklı “-ki”yi birbiriyle karıştırmamak için şu pratik yöntemleri uygulayın.
*Cümle içerisinde –ki’den sonra –ler çokluk ekini getirebiliyorsanız o –ki zamir olan –ki’dir.
Ayrıca zamir olan –ki’nin bir ismin yerini tuttuğunu ve genellikle zamirlerin üzerine geldiğini de unutmayın.
—Arabam bozuldu , seninki(ler)ni kullanabilir miyim?
—Onunki(ler) seninki(ler)den daha iyi olmuş.
Görüldüğü gibi cümle içerisinde –ki zamirinden sonra –ler ekini getirdiğimizde cümlenin yapısında herhangi bir bozukluk meydana gelmiyor.Öyleyse bu –ki’ler ilgi zamiridir.
*Sıfat yapan –ki de sıfat tamlaması kurar. Sıfat yapan –ki her zaman bitişik yazılır.Pratik olarak önündeki isme “hangi” sorusunu yönelterek bulur ve diğer –ki’lerden ayırt ederiz.
—Sokaktaki çocuklara sahip çıkmamız gerekiyor.(Hangi çocuklar?)
—Sınıftaki öğrenciler dışarı çıksın.(Hangi öğrenciler?)
Görüldüğü gibi sıfat yapan –ki’yi alan sözcüğün hemen önündeki isme hangi sorusunu yöneltebiliyoruz.Öyleyse bu –ki sıfat yapan –ki’dir ve eklendiği sıfata daima bitişik yazılır.
*Bağlaç olan “ki” ise daima ayrı yazılır.Diğer “ki” ekleriyle karıştırmamak için cümleden çıkartırız, cümlenin yapısında ciddi bir bozukluk olmuyorsa o “ki” bağlaç olan “ki”dir. Ayrıca bağlaç olan ki’nin daha vurgulu söylendiğini de göz önünde bulundurmak gerekir.
*Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini.(Duydum unutmuşsun gözlerimin rengini)
*Sen ki dünyalara değersin.(Sen dünyalara değersin.)
*Şimdi anlıyorum ki o yaptıklarım bir hataydı.(Şimdi anlıyorum o yaptıklarım bir hataydı)
Görüldüğü gibi bağlaç olan –ki cümleden çıkartıldığında cümlenin anlamında bir daralma olsa da yapısında ciddi bir bozukluk olmuyor, öyleyse bu –ki’ler bağlaçtır ve daima ayrı yazılır.
NOT:
Mademki,halbuki,oysaki,çünkü,sanki… sözcüklerindeki ‘ki’ ler bağlaç olmasına rağmen kalıplaştığı için bitişik yazılır.
2) “de” bağlacının ve “de” bulunma durum ekinin yazımı:
“de” “da” bağlacı da tıpkı “ki” bağlacı gibi ayrı bir sözcük olduğu için daima ayrı yazılır.Bulunma durum eki olan “-de,-da, -de,-ta” ise eklendiği sözcüğe bitişik yazılır. “de,da” bağlacıyla “-de,-da,-te,-ta” ekleri birbiriyle karıştırılmamalıdır.Pratik olarak birbirinden şu şekilde ayırt ederiz: Cümle içerisinde cümleden “de”yi çıkartırız,eğer cümlenin yapısında bir bozukluk olmuyorsa o “de” bağlaçtır.Cümlenin yapısı bozuluyorsa o “de” bulunma durum ekidir.
*Kitap da alacağım.(Kitap alacağım)
*Sen de onun gibisin.(Sen onun gibisin)
Görüldüğü gibi bağlaç olan “de ,da” cümleden çıkartıldığında cümlenin yapısında bir bozukluk olmuyor.Şimdi de aşağıdaki örnekleri inceleyelim:
*Sende bir şeylerim kaldı.(Sen bir şeylerim kaldı)
*Onu otobüste gördüm.(Onu otobüs gördüm)
Görüldüğü gibi bulunma durum eki cümleden çıkartıldığında cümlenin yapısı bozuluyor.
Önemli uyarı: Bağlaç olan “de,da”nın kesinlikle “te,ta” biçimi yoktur.
*Sana kazak ta alacağım.(yanlış)
*Sana kazak da alacağım.(doğru)
Ayrıca bağlaç olan “de,da” bir özel isimden sonra gelirse kesme işaretiyle ayrılmaz.
*Bize Ahmet’de gelecek.(yanlış)
*Bize Ahmet de gelecek.(doğru)
3. “mi” soru edatının yazımı:
“mı,mi,mu,mü” soru edatı eklendiği sözcükten her zaman ayrı yazılır,kendinden sonra gelen ekler soru edatına bitişik yazılır:
*Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun?
*Bize gelecek misiniz?
*Sen miydin dün rüyalarıma giren?
Soru edatı olan “mı mi mu mü” ile fiilden fiil yapan olumsuzluk eki olan –ma,-me’nin darlaşmış biçimi birbiriyle karıştırılmamalıdır:
*Niçin beni dinle miyorsun?
Yukarıdaki cümlede ‘mi’ ayrı yazılmamalıdır;çünkü buradaki mi soru eki değil, –ma,-me olumsuzluk ekinin darlaşmış biçimidir.Cümleden mi’yi çıkartıp cümleyi tekrar okuduğumuzda cümledeki soru anlamının kaybolmadığını sadece olumsuzluğun kaybolduğunu görürüz.Cümleye soru anlamını katan mi değil, ‘niçin’ sözcüğüdür.
Soru edatı olan “mı,mi,mu,mü” cümleye soru anlamından başka anlamlar da katabilir.
*Sana güzel mi güzel bir elbise aldım.(pekiştirme göreviyle kullanılmış)
*Bu testi de çözdün mü konuyu daha iyi anlarsın.(Çözdüğün zaman)
*Tüm bunları ben mi yapmışım?(reddetme,kabullenmeme)
4)Sayıların yazımı:
Sayılar daima ayrı yazılır;ancak çek ve senetlerde sahtekarlığın önlenmesi amacıyla bitişik yazılır.
*Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
*Bu yıl dershanemize tam bin beş yüz altmış kişi kayıt yaptırdı.
5)Kısaltmaların Yazımı:
Birkaç kelimeden oluşan kurum ve kuruluş adlarının kısaltmaları yapılırken araya nokta konmaz.
*TBMM *PTT *THY *TEK *KKTC *MTA *DSİ
Cümle içerisine kısaltmalara bir ek getirileceği zaman kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır.
*Kardeşim THY’da çalışıyor.(yanlış)
*Kardeşim THY’de çalışıyor.(doğru)
*Aç bakalım TV’da ne var? (yanlış)
*Aç bakalım TV’de ne var? (doğru)
Tek bir sözcüğün kısaltması yapılıyorsa kısaltmanın sonuna nokta konur:
*Dr. *Prof. * c. * s. * bk.
6)Gün ve Ay Adlarının Yazımı:
Cümle içinde geçen gün ve ay isimleri küçük harfle başlar;ancak gün ve ay isimleri bir tarihe bağlanmışsa yani yanında bir rakam varsa büyük harfle başlatılır.
*Okullar haziranda kapanıyor.(doğru)
*Okullar 14 Haziran’da kapanıyor.(doğru)
*Ben 21 Mart 1978 Salı günü doğmuşum.(doğru)
*Sınav 16 haziran’da yapılacak(yanlış)
*Sınav 16 Haziran’da yapılacak. (doğru)
7)Yön İsimlerinin Yazımı:
Yer-yön bildiren (doğu ,batı,güney,kuzey,orta…) sözcükler, tek başına ya da özel isimden sonra kullanıldıklarında küçük harfle,özel isimden önce kullanıldıklarında büyük harfle başlar:
*Siz Kuzey Amerika’yı gördünüz mü?
*Siz Amerika’nın kuzeyini gördünüz mü?
*Bu insanlar buraya Güney Asya’dan gelmişler.
*Bu insanlar buraya Asya’nın güneyinden gelmişler.
*Sizin daha da batıya gitmeniz gerekiyor.
NOT:
Yer-yön bildiren kelimeler eğer bir insan topluluğunun yerini tutuyorsa büyük harfle başlatılmalıdır.
*Bu konuda Batı bizi anlamıyor.
*Dün Doğu bu haberle çalkalandı.
8.Coğrafi Terimlerin Yazımı:
“Ay,Güneş,Dünya,Mars…” gibi kelimeler eğer coğrafi bir terim olarak gök cisimlerini anlatmak için kullanılırsa büyük harfle, bunun dışında kullanılırsa küçük harfle başlar:
*Ay,Dünya’nın uydusudur.
*Siz, Dünya’nın Ay’a ve Güneş’e olan uzaklığını biliyor musunuz?
*Daha dünyalar kadar işim var.(terimlikten çıkmış)
*Pencereden içeriye güneş giriyordu.(terimlikten çıkmış ,güneş ışığı anlamında)
9)Tarihlerin Yazılışı:
Gün ve yıl sayıları rakamla ;ay, hem rakamla hem de yazıyla gösterilebilir:
*21 Mart 1978 *25.11.1930 *11.X.2000 *18/01/1919
Not:Tarih bildiren sayılardan sonra gelen ekler,kesme işaretiyle ayrılır.
*19 Mayıs 1919’da *18.12.1933’te
10)Birleşik Sözcüklerin Yazımı:
İki ya da daha çok sözcüğün yeni bir kavramı karşılamak üzere birleşip kalıplaşmasıyla oluşan sözcüklere birleşik sözcük denir.
Birleşik sözcüklerden bazıları bitişik yazılırken bazıları da ayrı yazılır.Bir birleşik sözcüğün bitişik yazılması için şu özellikleri taşıması gerekir:
a)Anlam Kaymasıyla Oluşmuş Birleşik Sözcükler Bitişik Yazılır:
Hanımeli, Kabakulak,Suçiçeği,Kuşpalazı,
b)Ses Değişikliği Yoluyla Oluşmuş Birleşik Sözcükler Bitişik Yazılır: Sütlaç,Kaynana,Cumartesi,Nasıl,Niçin,Zannetmek,Hissetmek,Emretmek,Sabretmek,
Kaybolmak,Kahrolmak,reddetmek
c)Tür Değişmesi Yoluyla Oluşmuş Birleşik Sözcükler Bitişik Yazılır:
Gecekondu,Biçerdöver,Bilirkişi,Dedikodu,Ateşkes
d)Kurallı Birleşik Fiiller Bitişik Yazılır:
*Yapıverdi,Alıverdi,Öpüver,Koşuver (Tezlik birleşik fiili)
*Yapabildi,Yürüyebiliyor,Çalışabilmiş (Yeterlilik birleşik fiili)
*Bakakaldı,Süregelmiştir,Koşadursun (Süreklilik birleşik fiili)
*Düşeyazdı,Öleyazdı(Yaklaşma birleşik fiili)
Not:
Etmek, olmak yardımcı eylemleri önündeki isimle birleşirken önündeki isimde bir ünlü düşmesi ya da bir ünsüz türemesi varsa bitişik, yoksa ayrı yazılır:
*Hissetmek ,Reddetmek,Emretmek, Terk etmek,Hasta olmak,Ayırt etmek…
11)İkilemelerin Yazımı:
İkilemeler ayrı yazılır ve aralarına herhangi bir noktalama işareti konmaz.
*Beni er geç anlayacaksın.
*Sen de doğru dürüst bir iş bulamadın gitti.
*Beni görüce koşa koşa yanıma geldi.
12)Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler:
1)Her cümle büyük harfle başlar:
*Sana bakmak bütün rastlantıları reddedip bir mucizeyi anlatmaktır.
*Yazdığım bütün şiirler,sana başlayan bir kitap için önsöz.
*Aşk sorgusunda şahanem yalnız kelepçeler sanıktır.
2)Yazı başlıklarının her sözcüğü büyük harfle başlar:
*Türk Dilinin Korunması *Aile Eğitiminin Önemi
3)Bütün özel adlar büyük harfle başlar.Özel adların başlıcaları aşağıda belirtilmiştir:
a)Kişi ad ve soyadları:
*Faruk Nafiz Çamlıbel *Halit Ziya Uşaklıgil
b)Hayvanlara verilen adlar:
*Sobanın başında uyuyan Pamuk mu?
*Bugün Boncuk keyifsiz gibi.
c)Ulus,mezhep,tarikat din adları:
*Biz İslamiyet’i 10. yüzyılda kabul ettik.
*Anadolu’da kurulan tarikatlardan biri de Aleviliktir.
d)Ülke adları:
*Türkiye ile Yunanistan ilişkileri eskisine göre şimdi daha iyi.
e)Bulvar,sokak,mahalle adları:
*Biz Turgut Özal Bulvarı’nda oturuyoruz.
*Mimar Sinan Mahallesi’ne yeni bir okul yapılıyor.
f)Kıta,bölge,dağ ,ova,deniz,göl,ırmak…adları:Dağ,ova,deniz,göl,ırmak adları eğer kendinden önceki özel isme dahilse büyük harfle başlar,dahil değilse küçük harfle başlar.
*Konya Ovası Türkiye’nin buğday ambarıdır.
Yukarıdaki cümlede ‘ova’ sözcüğü özel isme dahil olduğu için yani ikisi bir olup bir yeri karşıladığı için büyük harfle başlar.Eğer ‘ova’ sözcüğünü çıkarıp sadece Konya dersek aklımıza Konya Ovası değil, Konya şehri gelecektir.
*Toros dağları Akdeniz’dedir.
Yukarıdaki cümlede ‘dağ’ sözcüğü özel isme (Toros) dahil olmadığı için küçük yazılır.
Özel ismin önündeki dağ sözcüğünü çıkarttığımızda Torosların tek başına yer adını karşıladığını görürüz.Öyleyse ‘dağ’ sözcüğü özel isme dahil değildir ve küçük harfle başlatılmalıdır.
*Siz Tuz Gölü’nü hiç gördünüz mü?
Yukarıdaki cümlede ‘göl’ sözcüğü büyük harfle başlamalıdır;çünkü ‘göl’ sözcüğü özel isme dahildir.Göl sözcüğünü cümleden çıkartıp tek başına ‘tuz’ dediğimizde yine tek başına kast edilen yeri karşılamadığını görüyoruz.Öyleyse buradaki göl sözcüğü özel isme dahildir ve büyük harfle başlatılmalıdır.Aşağıdaki örnekleri de bu mantık çerçevesinde inceleyiniz.
*Meriç nehri *Alp dağları *Van Gölü *Ağrı Dağı *Çanakkale Boğazı
g)Kurum,kuruluş,örgüt,parti,dernek adları:
*Sosyal Sigortalar Kurumu bugün zor durumdadır.
*Cumhuriyet Halk Partisi ,Atatürk tarafından kurulmuştur.
h)Yapı,yapıt,kitap,dergi,gazete adları:
*Ben Topkapı Sarayı’nı görmeyi çok isterdim.
*Sizlere Küçük Ağa’yı ve Çalıkuşu’nu okumanızı tavsiye ediyorum.
*Geçenlerde bu makalem Türk Dili’nde de yayımlandı.
Not:Özel ada dahil olmayan gazete ve dergi adları büyük harfle başlamaz:
*Dün Hürriyet gazetesinde yayımlanan köşe yazısını okudun mu?
*Kanun Resmi Gazete’de yayımlandı.
*Dergah dergisinde yayımlanan Kırık Aynalar adlı öyküyü okuduktan sonra öyküyü sever oldum.
i)Unvanlar,takma adlar:Lakaplar, unvanlar büyük harfle başlar.
*Tarık Buğra eserinde Çolak Salih’in fiziki betimlemesini çok güzel yapar.
*Ahmet Mithat Efendi adeta bir yazı makinesidir.
*Ahmet Bey içeride mi?
*Sultan Hanım da mı yok?
*Dün Doktor Ahmet Bey bizdeydi.
*Ahmet doktor olmak istiyormuş.
Not:
Akrabalık bildiren sözcükler küçük harfle başlar.
*Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye abla!
*Yarın Ayşe teyzem gelecek.
Ancak akrabalık bildiren sözcük kişinin lakabı olmuşsa büyük harfle başlatılmalıdır.
*Burada ona herkes Nene Hatun derdi.
ı)Dil adları:
*Türkçeye,Arapça ve Farsçadan pek çok kelime girmiştir.
j)Din ve mitoloji kavramları:
*Tanrı,Allah,Cebrail,Zeus …
Not: Tanrı sözcüğü özel ad olarak kullanılmadığı zaman küçük harfle başlatılır.
*Yunanlılar da tanrılarına kurban sunarmış.
Bazı dini kavramlar gelenekselleşmiş olarak küçük harfle başlar:cennet,cehennem,sırat köprüsü…
k)Milli ve dini bayramların adları büyük harfle başlar:
*Kurban Bayramı *Ramazan Bayramı *Cumhuriyet Bayramı….
13)Satır Sonunda Kelimelerin Bölünmesi:
Türkçede satır sonuna sığmayan kelimeler bölünebilir;fakat heceler bölünemez.
………………………………………………………………………………………………gel-
iyorum (yanlış)
………………………………………………………………………………………………..ge-
liyorum (doğru)
Birleşik kelimeler satır sonunda bölünürken tek bir sözcükmüş gibi hecelere ayrılır.
………………………………………………………………………………………………baş-
öğretmen (yanlış)
………………………………………………………………………………………………..ba-
şöğretmen (doğru)
……………………………………………………………………………………………….ilk-
okul (yanlış)
…………………………………………………………………………………………………il-
kokul (doğru)
…………………………………………………………………………………………..Durmuş-
oğlu (yanlış)
…………………………………………………………………………………………..Durmu-
şoğlu (doğru)
Ayırmada satır sonunda ve satır başında tek harf bırakılmaz.
………………………………………………………………………………………..………..a-
raba (yanlış)
……………………………………………………………………………………………….ara-
ba (doğru)
.…………………………………………………………………………………………….niha-
i (yanlış)
………………………………………………………………………………………………..ni-
hai (doğru)
Kesme işareti satır sonuna geldiği zaman yalnız kesme işareti kullanılır;ayrıca kısa çizgi kullanılmaz.
………………………………………………………………………………………….Edirne’-
nin (yanlış)
……………………………………………………………………………………………Edirne’
nin (doğru)
……………………………………………………………………………………………2005’-
te (yanlış)
……………………………………………………………………………………………..2005’
te (doğru)
14)Ses Olaylarıyla İlgili Yazım Kuralları:
a)Ünsüz değişimi (yumuşaması) yazıya yansıtılır;ancak özel isimlerin yumuşaması yazıya yansıtılmaz.
*Kitapı (yanlış) kitabı (doğru)
*Mehmed’in (yanlış) Mehmet’in (doğru)
b)Sert ünsüzlerin benzeşmesi yazıya yansıtılır.
*Dolapda (yanlış) dolapta (doğru)
*2005’de (yanlış) 2005’te (doğru)
c)Dudak ünsüzlerinin benzeşmesi(iç ses benzeşmesi) yazıda gösterilmelidir.
*Perşenbe (yanlış) Perşembe(doğru) *penbe (yanlış) pembe (doğru)
*Tenbel (yanlış) tembel (doğru) *çenber (yanlış) çember (doğru)
Ancak kimi özel isimlerde ve birleşik sözcüklerde n’li yazılış doğrudur.
*Saframbolu (yanlış) Safranbolu (doğru) *ombaşı (yanlış) onbaşı(doğru)
d)Ünlü düşmesi yazıda gösterilir.
*ağızı (yanlış) ağzı (doğru) *sabır et (yanlış) sabret (doğru)
e) ‘y’ kaynaştırma ünsüzünden kaynaklanan söyleyişteki daralma yazıya yansıtılmaz.
*Sevmiyecekmiş (yanlış) sevmeyecekmiş (doğru) *yaşıyan (yanlış) yaşayan (doğru)
f)Söyleyişte bazı sözcüklerde yer değiştirme (göçüşme,metatez) olur;ancak bunlar yazıya yansıtılmamalıdır.
*yanlız (yanlış) yalnız (doğru) *yalnış (yanlış) yanlış (doğru)
*kiprik (yanlış) kirpik (doğru) *kirbit (yanlış) kibrit (doğru)

YÜKLEM :
Cümlede işi, hareketi, yargıyı, bildiren çekimli unsura denir.
Not :Bir cümle birden çok öğeden oluşabileceği gibi tek bir yüklemden de oluşabilir.
* Ertesi gün okula müfettişler gelmişti.(C)
* Düşünüyorum (C)
* Güzeldi. ( C )
Not:Yüklem genlikle cümlenin sonunda bulunur; ancak günlük konuşmalarda, atasözlerinde ve şiirde yüklemin yeri değişebilir.
*Gel çabuk buraya!
*Sakla samanı gelir zamanı .
*İstanbul u dinliyorum gözlerim kapalı
Not:Her sözcük ya da sözcük gurubundan yüklem yapılabilir.
*Gecenin yalnızlığında sadece seni düşünürüm (fiil)
*Kasaba halkı meydanda toplanmıştı.(fiil)
*Yaşadığımız günler tıpkı bir rüzgar gibiydi.(edat)
*Bu olayların suçlusu odur. (zamir)
*Sabah uyandığında gözleri ışıl ışıldı.(ikileme)
*Konuşmalarına ister istemez kulak misafiri oldum. (deyim)
*Çalışmak yaşamın bir parçasıdır.
*Odayı süsleyen şey rengarenk çiçeklerdir. (sıfat)
*Öğrenmenin bir yolu da okumaktır.
*Ali derslerinde çok başarılıydı.
2.ÖZNE
Yüklemin bildirdiği işi, hareketi yapan veya yargının gerçekleşmesine araç olan unsura denir.
Not:Özneyi bulmak için yükleme kim, ne soruları sorulur Yüklemi isim olan cümlelerde ise olan kim, olan ne soruları sorulur.
*Seyirciler fotoğraf sergisini çok beğendi.
*Ailece bulmaca çözmeye meraklıdırlar.
*Güzel gözler tül ardından görünsün.
*Coşkun nehirler gibi ağlamak istiyorum.
*Ben bu yüzden yalnızlığa hasretim .
*Keskin bir rüzgar eser şimdi dağlardan.
*İhtiyar kadın gitmeme taraftar değildir.
Not: Yüklemi edilgen fiillerle kurulan cümlelerin gerçek öznesi yoktur.
*Yemekten sonra erkenden yatıldı.
*Okula kadar yüründü.
*Kahvaltıda çaylar içildi.
*Akşam geç saate kadar derse çalışıldı.
Üç çeşit özne vardır:
A.Gerçek Özne:
Yüklemin bildirdiği işi hareketi bizzat kendisi yapan öznedir. Cümlede iki şekilde gösterilir:
1)Acık Özne:
Cümle içinde açık bir şekilde gösterilir
*Yağmur çok şiddetli yağdı.
*Çocuk iki gündür hasta yatıyor.
*Gemi ufukta yavaş yavaş kayboluyordu.
*Geceleri bir ses uykumu böler.
2)Gizli özne:
Cümlede doğrudan yer verilmeyen ancak yüklem taşıdığı eklerden anlaşılan öznedir.
*Ertesi gün ona telefon ettim.
*Görmeyeli hemen de bizi unutmuşsun.
*Bu kıyı kasabasına her yaz gelirim.
*Kumsalda yürüyüş yapıyorlar.
NOT:Yüklemi isim olan cümlenin öznesi gerçektir.
*Siyah renkli araba satılıktır.
*Dün akşam pencereler kapalıydı.
B)Sözde Özne:
Yüklemi edilgen çatılı cümlelerde,aslında nesne olan öge özne olarak kullanılır.
*Ağaçtaki meyveleri topladı.
*Ağaçtaki meyveler toplan.
*Öğrenciler bütün sınıfı temizledi.
*Bütün sınıf temizlendi.
*Hep bir ağızdan ilahiler okunuyor.
*Düğün için yemekler yapıldı
C)Örtülü Özne
Yüklemi edilen çatılı cümlelerde bazen “—ce, tarafından, nedeniyle,…”gibi sözcükler kullanılarak işi bizzat yapan varlığa da yer verilebilir.
*Yolcu otobüsleri belediyemizce hizmete açıldı.
*Yarışma halk tarafından çok beğenildi
*Kar nedeniyle yollar kapandı.
NOT:Her sözcük ya da sözcük grubu özne olabilir.
*Geçen gün evin duvarı yıkılmıştı.(isim tamlaması)
*Bahçesinde okyanuslar yetişiyordu.(isim)
*Derdini söylemeyen derman bulamaz.(sıfat fiil)
*Sana bakmak suya bakmaktır.(isim fiil)
*Okumak zihni dinlendirir.(isim fiil)
*Çoluk çocuk otobüse dolmuştu.(ekeylem)
*Yağmurlu havalar yarından sonra ülkeyi terk edecek(sıfat)
*Kimse seni benim kadar düşünmez(zamir)
3)NESNE
Öznenin yaptığı işten, hareketten etkilenen unsurdur
Uyarı :isim cümlelerinde yüklemi edilgen çatılı cümlelerde ve geçişsiz fiillerde nesne yoktur.
Nesneler ek alıp almamasına göre ikiye ayrılır.
a)Belirtisiz Nesne
Yükleme ne sorusu sorularak bulunur. Belirtme durum eki (–i) almamış olup yalın haldedir.
b)Belirtili Nesne
Yükleme kimi, neyi, nereyi soruları sorularak bulunur.Belirtme durum eki olmuştur.
*Bu yörede kızlarımız kilim dokur.
*Yolun kenarına kocaman kütükleri yığmışlar.
*O köpeği mahallenin çocukları da arıyordu.
*Bu şehirde tüm sokaklar seni düşünür.
*Başımdaki gökleri bir deniz sanıyorum.
*Kadın kendine bir elbise almış.
*Ben aşkımla baharı getirdim
*Buram buram kekik kokar
*O buğulu gözlerinde parlak yıldızları seyrettim.
*Okulda sigara içmek yasaktır.
*Şafak gülleri ufukta bir bir soldu.
*Dün akşam burayı yakmışlar.
4.ZARF TÜMLECİ
Yer yön sebep miktar durum ve zaman bildirerek yüklemi açıklayan unsurdur. Zarf tümlecini bulmak için yükleme,
nasıl, niçin, neden, ne kadar, ne zaman, kim tarafından
ne tarafından, soruları sorulur.
*Dostluklar ömür boyu sürünce güzeldir.
*Bu gece her zaman dişini tırnağına takarak çalışır.
*Yüreğimdeki yara gittikçe büyüyor.
*Güneş her doğduğunda y l nızlık başına vurduğunda beni hatırla.
*Trabzonlara yaslanıp şarkı söylüyor bir kadın.
*Kırgın kırgın yüzüme bakma Rosa.
*Ipıssız bir gecede karşılaşmıştık seninle.
*Göçmen kuşlar güneye doğru göç ediyordu.
*Rusya’ya tonlarca fındık ihraç edildi.
*Sıcaktan tüm ekinler yanmıştı.
*Bu yıl yağmur yağmadığı için ürün de az oldu.
*Bu konser belediye tarafından düzenleniyor.
UYARI:Yön isimleri yalın halde zarf tümleci olurlar.Belirtme durum eki (-i) alırsa belirtilinesne,-e/-de/-den,hal ekini alırsa dolaylı tümleç olur.
* Hizmetçi,içeriyi iyice süpürsün.
*Adam yavaşça içeri girdi.
*Bir süre sonra içeriden bir ses geldi.
5)DOLAYLI TÜMLEÇ
Yönelme,bulunma ve çıkma bildirerek cümlenin anlamını tamamlayan unsura denir.
NOT:Dolaylı tümleç olan öğe mutlaka –e/-de/-den hal eklerinden birini alır.
*Buluşma yerine hemen gelmiş.
*Senin kirpiklerinde bir damla oldu akşam.
*Ağlamayan çocuğa meme verilmez.
*Bir havuz kenarında yan yana oturmuşuz.
*Eskicinin sesi sokağın başından duyuluyordu.
*Askerler kuyunun ağzına birikmişti.
*Bu gazeteci yazılarında gerçeklerden hiç sapmaz.
*İhtiyar,bütün mirasını karısına bırakmıştı.
NOT:Dolaylı tümleci bulmak için yükleme;
“kime,kimde,kimden,nereye,nerede,nereden” sorusu sorulur.
UYARI:-e/-den hal eki “için” edatı görevinde kullanılıyorsa ya da sebep bildiriyorsa zarf tümleci kurar.
-de/-den hal ekleri zaman bildiren sözcüklerin üzerine gelirse zarf tümleci olur.
*Korkudan kızın dili tutulmuştu.
*Babasıyla kavga ettiğinden eve uğramıyor.
*Birazdan hava kararacak.
*Yaz akşamlarında yıldızları seyrederdik.
*Denize yüzmeye gidiyorum.
*Ailesine yürekten bağlıydı.
6)EDAT TÜMLECİ
Bazı edatlarla öbekleşerek cümleyi “amaç, araç, birliktelik, özgülük, karşılaştırma,…” gibi anlamlarla açıklayan unsurdur.
*Çalışmak için yurt dışına gitmiş.(amaç)[e.t]
*Kadın oğlunu bulabilmek için gazeteye ilan vermiş.(amaç)[e.t.]
*Bu tatlıyı senin için ayırdım.(aitlik,özgülük)[e.t]
*Yağmur yağdığı için baraj taşmış.(z.t.,sebep)
*Yaralıyı hastaneye ambulansla götürmüşler.(araç)
*Bu yaz Bodrum’a ailesiyle gidecek.(birliktelik)
*Adam öfkeyle yüzüme baktı.(z.t. durum)
*Ali,arkadaşlarına göre derse daha çok çalışıyor.(karşılaştırma)
*Bana göre bu iş olmaz.(görüş)
*Direğe karşı on adım yürüdü.(z.t. yön)
*Sen bile doğum günümü kutlamadın.[e.t]
NOT: “İçin” edatı kendinden önceki sözcükle birlikte neden-sonuç ilgisi kurarsa zarf tümleci,
“ile” edatı durum ilgisi kurarsa zarf tümleci,
“karşı” edatı yön ilgisi kurarsa zarf tümleci olur.
CÜMLEDE VURGU
Türkçede cümle vurgusu yüklem üzerindedir.Bu nedenle hangi öğe daha çok vurgulanmak isteniyorsa yükleme yaklaştırılır.
*Arkadaşları onu kapıda bekliyormuş.(D.T.)
*Arkadaşları kapıda onu bekliyormuş.(Nesne)
*Kapıda onu arkadaşları bekliyormuş.(Özne)
UYARI:Cümlede “mi” soru edatı varsa bu edattan önce gelen öğe vurgulanmıştır.
*Bu akşam siz İstanbul’a mı gideceksiniz? (d.t.)
*Bu akşam siz mi İstanbul’a gideceksiniz? (ö.)
*Bu akşam mı siz İstanbul’a gideceksiniz? (z.t.)
*Bu akşam siz İstanbul’a gidecek misiniz?(y.)
NOT:Cümlede soru sözcükleri varsa soruya verilecek cevap olan öğe vurgulanmıştır.
*Masamdaki kalemleri kim almış?
—Ayşe.(Özne)
*Bu saatte nereden geliyorsun?
—Okuldan.(Dolaylı tümleç)
*Bahçeden ne kopardın?
—Elma.(Nesne)
CÜMLENİN ÖĞELERİYLE İLGİLİ GENEL ÖZELLİKLER
1) Hiçbir öğe sözcük sayısıyla sınırlı değildir.Bir öğe,bir tek sözcükten oluşabildiği gibi birden çok sözcükten de oluşabilir.
*Bu yüzyılın en acı olaylarını yaşamış ve dile getirmiş.[ b.li. n.]
*O , dün, bize, babasıyla geldi.
Ö. Z.T. D.T. E.T. Y.
2) Cümlede özne,nesne,dolaylı tümleç ve zarf tümleci açıklayıcısıyla birlikte kullanılabilir.
*Bir yıl kalacağım bu ili Siirt’i, çok özleyeceğim.
B.li n. Açıklycı.
*Annesini, o çok sevdiği çileli kadını,elleriyle toprağa verdi.
B’li n. Açıklayıcısı
*Çocuk;sevinçle,etekleri zil çalarak,telefona koştu.
Z.T. Açıklayıcısı
*Teyzem, Adana’da olan,buraya gelecekmiş.
ö. Açıklayıcısı
3)Bir cümlede birden fazla özne,dolaylı tümleç, nesne, zarf tümleci ortak bir yükleme bağlanabilir.
*Annesini,babasını,akrabalarını ve bütün arkadaşlarını görmek istiyordu.
*Evde,okulda,sitede,her yerde aynı konu konuşuluyordu.
4)Öğelere ayırmada tamlamalar, deyimler ve bileşik fiiller bölünmez.
*Bahçenin,birkaç yıl önce yapılan duvarı
s.ö. (Özne,belirtili isim tam.)
yükseltilecekmiş.
. y.
*O her zaman ince eleyip sık dok (yüklem,deyimden oluşmuş)
y.
*Yaşlılara, yardım edelim.(Yüklem,birleşik.fiil.oluşmuş)
y.
*Olay anlatımına dayanan eserler beğeniyle okunur.
s.ö.(sıfat tamlamasından oluşmuş)
5)Hitaplar,ünlemler ve bağlaçlar;öğe dışı sözcüklerdir. (Bağımsız tümleçlerdir)
*Arkadaşlar, beni dinler misiniz?
ö.dışı
*Geleceğiz; fakat çok kalmayacağız.
ö.dışı
*Eyvah,çocuk düştü.
ö.dışı
6)Şiir dizeleri ya da devrik söyleyişler,kurallı cümle biçimine çevrilirse daha kolay bulunur.
*Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
*Hürriyet, hür yaşamış bayrağımın hakkıdır.
ö. y.
7)Soru cümleleri değişik öğeleri buldurmayı amaçlayabilir. Sorulara verilecek cevaplar hangi öğeyi oluşturuyorsa, soru cümlesi o öğeyi buldurmaya yöneliktir.
*–Kimi seviyorsun?
–Seni (Seni seviyorum) (Soru nesneyi buldurmaya
yönelik.)
*-Kim yapmış?
-Babam (Babam yapmış) (Soru özneyi buldurmaya yönelik)
*-Nereye gidiyorsun?
-Okula (Okula gidiyorum) (Soru d.t.’yi buldurmaya yönelik)
*-Ne zaman geldin?
-Dün (Dün geldim) (Soru z.t.’yi buldurmaya yönelik)
*-Kırılan neydi?
-Bardaktı (Kırılan bardaktı) (Soru yüklemi buldurmaya yönelik)
8) “-mi” edatıyla oluşturulan soru cümlelerinde “-mi” hangi öğeden sonra gelmişse soru o öğeyi buldurmaya yöneliktir.
* Bugün bize gelecek misin?(Soru yüklemi buldurmaya yönelik)
* Bugün bize mi geleceksin?(Soru D.T.’yi buldurmaya yönelik)
* Bugün mü bize geleceksin?(Soru Z.T.’yi buldurmaya yönelik)
* Sen mi bugün bize geleceksin?(Soru özneyi
buldurmaya yönelik)
* Seni mi çağırmış?(Soru B.Lİ N.’yi buldurmaya yönelik)
9)Bir cümlede vurgulanan öğe, yüklemden hemen önce gelen öğedir.
* Çocuklar,sevgiyle beslenir.(Edat tümleci vurgulu)
e.t.
*Cömert olmadan önce doğru olmayı bil.(B.li n. vurgulu)
*Kitabım sende kalmış.(D.t. vurgulu)
SORU: Aşağıdaki cümlelerin hangisinde soru,özneyi buldurmaya yöneliktir?
A) Beni mi aradılar?
B) Aşağı mı ineceğiz?
C) Dün mü geldiniz?
D) Yağmur mu yağıyordu?
E) Çok mu yoruldun?
SORU: “Sabah olunca,güneşin ilk ışıkları dağların doruklarını aydınlattı.”
Aşağıdakilerden hangisi,öğeleri ve öğelerinin sıralanışı bakımından bu cümleye benzemektedir?
A) Zaman,onun için çok önemlidir.
B) Kardeşinin yerinde şimdi o çalışıyor.
C) Evde yalnız kalınca müzik dinler.
D) Babasının arkasından o da işe gitti.
E) İki saat sonra su,depoyu doldurur.
Bu Sayfa Yeterli Gelmedi mi Hiç Sorun Değil, Konuyla İlgili Diğer Sayfalarımıza da Bakın :))
Cümlenin Öğeleri ile İlgili Alıştırmalar
Cümlenin Öğeleri Soru Bankası
Cümlenin Öğeleri Ders Sunusu

1. EŞANLAMLI YA DA YAKIN ANLAMLI CÜMLE
Farklı sözcüklerle kurulan fakat aynı düşünceyi anlatan cümlelerdir.
2. NEDEN – SONUÇ CÜMLESİ
Yargının gerçekleşme nedeni ve sonucu cümle içinde verilir.
3. AMAÇ – SONUÇ CÜMLESİ
Öznenin işi, hareketi gerçekleştirme amacı ve sonucu cümle içinde verilir.
4. KOŞUL CÜMLESİ
Eylemin ya da hareketin gerçekleşmesi bir şarta (koşula) bağlı olan cümlelerdir
5. KARŞILAŞTIRMA BİLDİREN CÜMLELER
İki kavram arasında benzerlik ya da farklılıkların ortaya konmasıdır.
6. ÖZNEL ANLATIMLI CÜMLELER
Söyleyenin kendi kişisel duygu ve düşüncelerini içeren cümlelerdir.
7. NESNEL ANLATIMLI CÜMLELER
Doğruluğu ya da yanlışlığı gözlem ve deneylerle kanıtlanabilir nitelikli cümlelerdir.Bu cümlede konuşanın duygu ve düşünceleri yer almaz.
8. DOĞRUDAN ANLATIMLI CÜMLELER
Herhangi bir konuda bir kişinin görüş ve düşünceleri hiçbir değişikliğe uğratılmadan verilir.Bu cümle genellikle tırnak içinde gösterilir.
9. DOLAYLI ANLATIMLI CÜMLELER
Bir kişinin sözünün söylendiği biçimde değil de,bazı değişiklikler yapılarak aktarıldığı cümlelerdir.
10. USLUP VE İÇERİK(KONU)CÜMLESİ
Yazarın yapıtında neyi anlattığı konuya (içerik)girer.Bu konuyu işlerken kullandığı sözcükler ve cümleler de usluba girer.
11. AŞAMALI DURUM BİLDİREN CÜMLELER
Bir olayın,durumun olumlu ya da olumsuz yönde giderek değiştiğini anlatan cümlelerdir.
12. KİNAYELİ ANLATIMLI CÜMLE
Bir gerçeği ortaya koymak amacıyla sözü imalı olarak tam karşıtı gelecek biçimde kullanmaktır.

1. YÜKLEMİNE GÖRE CÜMLELER:
a)İsim (ad) Cümlesi:
Yüklemi isim olan cümlelere denir.
* Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti Senin
* Burada vefa yok
* Bu yaptıklarım Senin içindir
Not: Bazı isim cümlelerinde ekfiil düşebilir.
*Bizimkiler çok iyi (dir)
*Bu yıl ayakkabılar pahalı (imiş)
Not: Yüklemi hem isim hem de fiil olarak kullanılabilen (ortak köklü ve sesteş kelimeler)kelimelerin isim mi fiil mi olduğunu anlamak için cümledeki kullanımına bakmak gerekir.
*Sende ders notları varmış (var imiş) (isim cümlesi)
*En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya (fiil cümlesi)
b)Fiil (Eylem)Cümlesi :
Yüklemi çekimli bir fiilden kurulu cümlelere fiil cümlesi denir.
Fiil cümlelerinde yüklem haber ya da dilek kiplerinden biriyle çekimlenir.
İsim cümleleri de ekeylem olabilir.
*Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin (Görülen geçmiş zamanla çekimlenmiş )
*Kahpelendin de garez bağladım ahlaka bile (Görülen geçmiş zamanla çekimlenmiş)
*Suya versin bağban gülizarı zahmet çekmesün (Emir kipi)
*Artık buradan gitmeliyim (Gereklilik kipiyle çekimlenmiş)
Not :Fiilimsilerin yüklem olduğu cümleler isim cümlesidir.
*Amacım buradan gitmekti. (isim cümlesi )
*Eski bir tanıdığıydı. (isim cümlesi)
2.ANLAMLARINA GÖRE CÜMLELER:
a)Olumlu Cümle :
Yüklemin bildirdiği eylemin yapıldığını, gerçekleştiğini ya da gerçekleşebileceğini belirten cümleler olumludur.Dilimizdeki isim ve fiil soylu sözcüklerin hepsi olumludur.Bunlar bazı eklerle ya da sözcüklerle olumsuz biçime sokulur.
*O günler çok güzeldi (olumlu isim c)
*Hep seni bekledim (olumlu fiil cümlesi)
*Kalbimi çalan buydu (olumlu isim cümlesi)
b)Olumsuz Cümle:
Yüklemin bildirdiği işin gerçekleşmediğini anlatan cümleler olumsuzdur.
Olumlu isim cümlesi yok, değil, ya da sız ekiyle olumsuz yapılır.
*Kapını çalan bendim (olumlu isim cümlesi)
*Kapını çalan ben değildim (olumsuz isim cümlesi)
*Dışarıda birkaç kişi vardı (olumlu isim cümlesi)
*Dışarıda hiç kimse yoktu (olumsuz isim cümlesi)
*O, çok güçlüydü (olumlu isim cümlesi)
*O, çok güçsüzdü (olumsuz isim cümlesi)
*Eve gelmiş (olumlu fiil cümlesi)
*Eve gelmemiş (olumsuz fiil cümlesi)
Not: Bir cümlenin yükleminde olumsuzluk bildiren ek ya da sözcük yoksa cümle biçimce olumludur.Bir cümlenin yükleminde olumsuzluk bildiren ek ya da sözcük varsa cümle biçimce olumsuzdur.
* Yarın size geliyoruz (Biçiminde ve anlamca olumlu)
*Yarın size gelmiyoruz (Biçiminde ve anlamca olumsuz)
Not2:Biçimde olumlu her cümle, anlamca olumlu olmayabilir.
* Haydi bu işi yapabilirsen yap (yapamazsın ) (Biçimce olumlu, anlamca olumsuz cümle)
*Gel de bu işin içinden çık (Çıkamazsın) (Biçimce olumlu, anlamca olumsuz)
* Ne arayanım var ne de soranım (yok) (Biçimce olumlu, anlamca olumsuz)
Not3:Bir cümlede olumsuzluk bildiren ek ya da sözcük tekse, o cümle biçimce de anlamca da olumsuzdur. Bir cümlede olumsuzluk bildiren ek ya da sözcük iki tane ise o cümle biçimce olumsuz, anlamca olumludur.
*Hala yanıma gelmiş değil (gelmemiş) (Biçimce ve anlamca olumsuz cümle)
*Böyle yapmayın (Biçimce ve anlamca olumsuz cümle)
*Seni sevmiyor değilim (seviyorum) (Biçimce olumsuz, anlamla olumlu)
C)Soru Cümlesi :
Bir duygu veya düşünceyi soru yoluyla açıklayan cümlelere soru cümlesi denir.
Dilimizde soru anlamı soru sıfatıyla, soru zamiriyle, soru zarfıyla veya soru edatıyla sağlanabilir.
*Dün beni arayan sen miydin? (soru anlamı soru edatıyla sağlanmış.)
*Bize ne zaman geleceksin?(soru anlamı soru zarfıyla sağlanmış)
*Bana ne aldın?(soru anlamı soru zamiriyle sağlanmış)
*Hangi okulda çalışıyorsun? (soru anlamı soru sıfatıyla sağlanmış)
Soru cümleleri gerçek ve sözde soru cümlesi olmak üzere iki gurupta incelenebilir.
Gerçek soru cümleleri mutlaka cevap gerektirirken sözde soru cümleleri gerektirmez.
*Okula neden gelmedin? (Gerçek soru cümlesi )
*Dersi anlıyor musunuz?(Gerçek soru cümlesi)
*Beni soran kim? (Gerçek soru cümlesi)
*Hiç üzülmez olur muyum? (sözde soru cümlesi)
*Onu ben mi dövmüşüm? (sözde soru cümlesi)
*Şu kitabı bana verir misin? (sözde soru cümlesi)
Ünlem cümlesi :
Özlem, sevinç, heyecan, korku, üzüntü, onaylama gibi değişik duygular anlatan cümlelere denir.
*Eyvah, ne yer ne yar kaldı!
*Neydi o güzellik öyle!
*Süper bir iş buldum!
e)Emir (Buyruk) Cümlesi:
Yüklemi emir kipiyle çekimlenmiş cümlelere emir cümlesi denir
Emir kipinin 1.tekil ve 2. çoğul çekimleri yoktur. Emir kipinin çekimi şöyledir.
(Ben) — (biz) —
(sen) yap (siz) yapın, yapınız
(o) yapsın (onlar) yapsınlar
* Oraya gitme
*Derse zamanında giriniz
*Buraya gelsinler
*Şuraya otur
Not1: -acak, – ecek ekiyle çekimlenmiş bazı fiiller emir anlamı taşıyabilir.
*Bu kitabı okuyacaksın (oku)
*Hemen yanıma geleceksin.(gel)
Not2: Yüklemi emir kipiyle çekimlenmiş cümlelerden bazıları emir anlamını yitirerek rica, hatırlatma, dilek anlamları taşıyabilir.
*Sağlık olsun *Allah kazadan korusun *Kusurumuzu hoşgörün *Sen ona bakma
f)Gereklilik Cümlesi :
Yüklemi gereklilik kipiyle (-malı-meli )çekimlenmiş cümlelere gereklilik cümlesi denir. Eylemin yapılması gerektiğini anlatır.
*Bu sınavı kazanmalısınız.
*Soruları hızlı çözmelisiniz
Not :Bazı cümlelerde yüklem gereklilik kipiyle çekimlenmediği halde, gereklilik anlamı bulunabilir.
*Bol bol paragraf çözmeniz gerek (çözmelisiniz)
*Bir çare bulmam lazım (bulmalıyım)
*Onu görmem icap ediyor (görmeliyim)
g)İstek Cümlesi :
Yüklemi istek kipiyle (-e-a-ayım-alım) çekimlenmiş cümlelere denir.
*Biraz meyve alayım
*Kapıyı açık bırakmayasın
*Haydi biraz gezelim
h)Dilek Cümlesi :
Yüklemi dilek şart kipiyle (-se-sa-)çekimlenmiş cümlelere denir.
*Oraları da görsem
*Şu okul bir bitse
Şart Cümlesi:
Yan cümlesi dilek şart kipiyle çekimlenmiş cümlelerdir.
*Kitabı alırsam okurum
*Evden çıkabilirsem size de uğrarım.
* Okursan iyi bir yere gelirsin
3.ÖĞELERİN İN DİZİLİŞİNE GÖRE CÜMLELER
Kurallı Cümle :
Yüklemi Sonda bulunan cümlelere kurallı (düz) cümle denir.
*Yarın size geleceğim
*Şiirin hasını ayak seslerinde tanırım
*Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım
b)Kuralsız (Devrik ) Cümle :
Yüklemi sonda bulunmayan cümlelere denir.Bu tür cümleler anlatım bakımından bozuk değildir.
*Ne diyeceksin bu konuyla ilgili
*Görüyorum seni
C)Eksiltili Cümle :
Yüklemi söylenmemiş cümlelere denir.
*Toprağı taşlı yerden (olacaksın)kızı kardeşli yerden (olacaksın)
*Kısa bir sessizlik (oluyor) sonra müzik başlıyor.
*İnsanı mest eden güzelliği (var)
d)Parantez Cümlesi :
İçerisinde arasöz veya aracümle bulunan cümlelere denir. Arasözler cümlenin anlamını güçlendirmek veya bir açıklama yapmak amacıyla cümlenin akışı kesilerek araya alınan sözlerdir.
Arasözler iki virgül iki kısa çizgi ya da parantezler arasında gösterilir.
*Bu kadın evin hizmetçisi çok iyi kalpli bir insandı (arasöz)
*İyi çalışan öğrenciler emin ol sınavı kazanır. (aracümle)
*Yahya Kemal siz de biliyorsunuz neo-klasik bir şairdir (aracümle)
YAPILARINA GÖRE CÜMLELER
Cümleler yapılarına göre 3 gurupta ayrılır.
A)Basit cümle
B)Birleşik cümle
C)Sıralı cümle
A)BASİT CÜMLE:
Tek yüklemi bulunan tek yargı bildiren cümlelerdir.
*Çalıkuşu, Damga, Acımak, Bir Kadın Düşmanı, Dudaktan Kalbe romanları Reşat Nuri Güntekin’e aittir.
*Seninle bir daha görüşmeyeceğim.
*Halit Ziya Uşaklıgil, Servet-i Fünün edebiyatının en büyük romancısıdır.
*İkinci Yeni sanatçıları şiiri soyutlaştırmışlardır.
B)BİRLEŞİK CÜMLE:
Birleşik cümleleri dört gurupta incelenir.
1)GİRİŞİK BİRLEŞİK CÜMLE:
İçinde fiilimsi (isim fiil, sıfat fiil, zarf fiil)bulunan cümlelere denir.Fiilimsinin yer aldığı bölüme yan cümle asıl yüklemin bulunduğu bölüme de temel cümle denir. Bir cümlede kaç tane fiilimsi varsa o kadar yan cümle var demektir.
*Beni soranı, gördün mü? (Yan cümlecik Temel cümlenin b.li nesnesidir.)
*çalışan kazanır. (Yan cümlecik temel cümlenin öznesidir.)
*Seni görünce mutlu oluyorum. (Y.C.T.C nin Z.T dir.
*Seni seven insanları sen de sev.(Y.C.T.C nin B.li Nesnesidir.)
*Beni dinleyin herkese teşekkür etmek istiyorum
ÖRNEK Aşağıdakilerden hangisinde dizeler basit cümle oluşturmaktadır.
A)Mustafa Kemal barış olmuş. Gürül gürül akan ırmaklarda
B)Mustafa Kemal özgürlük olmuş Özgürlük diye çarpan yüreklerde
C)Mustafa Kemal bereket olmuş Uzanıp giden bu topraklarda
D)Mustafa Kemal türkü olmuş İnanmış
E)Mustafa Kemal ülkü olmuş
2)İç içe Birleşik Cümle (Kaynaşık Cümle):
Bir cümle başka bir cümlenin içinde yer alır ve onun bir öğesi olursa buna iç içe birleşik cümle denir.İç cümle temel cümlenin öznesi, nesnesi ya da başka bir öğesi olabilir.
*Ben gidiyorum. dedi. (iç cümle temel cümlenin nesnesi
iç cümle TC
*Ben büyüdüm, diyorsun. (iç cümle temel cümlenin
i.c TC
nesnesi durumundadır)
*Adam: beni burada bekleyin. dedi.( iç cümle temel cümlenin nesnesi durumundadır)
3)Şartı Birleşik Cümle:
Yan cümleciği se,mi ile kurulan ve temel cümlenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini koşula (şarta) bağlayan cümledir.
*Görürsem söylerim.
*Çalışmadın mı başarılı olamasın.
*Sen gelirsen ben de gelirim.
4) Ki’li BİRLEŞİK CÜMLE:
Ki bağlacıyla birbirine bağlanan cümlelere denir.
* Benimle konuş ki seni anlayayım.
* Dürüst ol ki insanlar sana güvensin.
* Düzenli çalış ki kazanasın.
* Şiir o kadar güzel okudu ki şaşırdım kaldım.
SIRALI CÜMLE:
İçinde birden çok tamamlanmış yargı bulunan cümlelere denir.Sıralı Cümleler 2 gurupta incelenir.
1)Bağımlı Sıralı Cümle
Öğrenilen en az biri ortak olan sıralı cümlelerdir.
* Yaşlı kadın buraya kadar geldi sizi sordu (özne ortak)
*Beni aramış ama bulamamış (özne ve nesne ortak)
*Türkiye de bu kitabı bastırmış satmıştı. (özne DT, N ortak)
*Onu bana beni ona şikayet eder. (yüklem ortak)
*Yazın Antalya ya gider orada gezerdik (özne ve zarf tümleci ortak )
2)Bağımsız Sıralı Cümle :
Öğelerinden hiçbiri ortak olmayan cümlelerdir.
*Evden sessizce çıktık sokakta lambalar yanmıyordu
*Yağmur durmuştu yollar çamurdan görünmüyordu
* O geziyordu ben çalışıyordum
*Deneme başka şeydir felsefe başka şeydir.
Not: Bazı kaynaklar ama fakat çünkü gibi bağlaçlarla birbirine bağlayan cümleleri bağlı cümle olarak kabul eder.
*Bu işe başlıyorum;ama bugün bitiremem.
*Sabahı severiz; çünkü gündüzün başlangıcıdır.

NOKTALAMA İŞARETLERİ
1)NOKTA (.):
a)Tamamlanmış cümle sonlarında kullanılır:
*Gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu ,ağlardım.
*Beni sevmiyordun,bilirdim.
b)Kısaltmalardan sonra kullanılır:
* vb. *Prof. *Dr. *Cad. *Alm. *Ar. İng.
c)Sıra gösteren rakamlardan sonra “-inci” eki yerine kullanılır.
*Senin çocuk 1. sınıfta mı okuyor.
*Dün 25. yaşıma bastım.
d)Tarihlerin yazılışında gün,ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:
*21.03.1978 *29.X.1925
e)Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:
*Yarın 08.45’te gideceğim.
2)VİRGÜL (,):
a)Yazıda sıralanan eş görevli sözcükler ya da söz gruplarını ayırmada kullanılır:
*O kitabı aradım , buldum.
*Fırat,Dicle önemli nehirlerimizdendir.
*Çalıkuşu’nu ,Huzur’u ,İntibah’ı okudun mu?
*Kitabı açtı ,birkaç sayfa çevirdi , yüksek sesle okumaya başladı.
*Yakında yine bahar gelecek, ağaçlar çiçek açacak ,kediler damlara çıkacak.
b)Anlama güç katmak için tekrarlanan sözler arasına konur:
*Oğlunu , kadersiz oğlunu bir daha göğsüne bastı.
*Akşam,yine akşam ,yine akşam
c)Hitaplardan sonra kullanılır:
*Sevgili Kızım, *Değerli Öğretmenim, * Saygıdeğer Müdürüm,
d)Yüklemden uzak kalmış özneden sonra konur:
*Ahmet Haşim, şiirde anlamın kapalı olmasına ve musikiye önem vermiş bir şairimizdir.
*İşte bu adam, Türkiye’yi pislikten kurtaracak tek adamdır.
*Tatlılar,kalorisi fazla ;fakat vitamini az besinlerdir.
e)Cümlede vurgulanmak istenen ögelerden sonra konur.
*Yarın,buraya geleceksin ve bu işi çabucak bitireceksin.
f)Anlam karışıklığına meydan vermemek için adlaşmış sıfatlardan sonra kullanılır:
*Genç, adama ters ters baktı.
*Hırsız, çocuğu kovaladı.
*Yaralı, kadının yüzüne bakıyordu.
*İhtiyar, adamın suratına tükürdü.
g)Bazı cümlelerde anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:
*Oku; adam ol baban gibi ,eşek olma.
*Siz de kazançlı çıkmak istiyorsanız benim gibi, hanımları alışverişe gönderin.
ğ)Bir addan önce gelen zamirlerden sonra kullanılır:
*O, şiiri niçin ezberlememiş?
*O ,güzel günlerine yeniden dönebilse.
*Bu, kadını bir daha görmemiş.
*Şu ,bahçeye dikilecekmiş.
h)Arasözlerin başında ve sonunda kullanılır.
*Bu büyük komutanı, Atatürk’ü ,saygıyla anıyoruz.
*Bu yöre, Sibirya ve çevresi,alabildiğine soğuktur.
*Örnek olsun diye, örnek istemez ya, söylüyorum.
*Bir kuş, bir çiçek, bir böcek ,ne bileyim ben, her şey onun ilgisini çekiyordu.
*Ben de Ankara’da, o güzelim başkentte, beş yıl kaldım.
I)Yazıda tırnak içine alınmamış aktarma cümlelerin sonunda tırnak işareti yerine kullanılır:
*Minareyi çalan kılıfını hazırlar, diyordu.
*Artık sevmeyeceğim,dedi.
i)Cümle başında kullanılan “evet,hayır,yok,yoo,peki,tamam,hayhay,olur,
haydi,elbette…” gibi sözcüklerden sonra kullanılır:
*Hayır, bu işi sevmedim. *Evet, yarın sınavsınız. *Yoo,işte bunu yapamam, dedi.
3.NOKTALI VİRGÜL(;):
a)Birbirine bağlı olmakla birlikte her biri kendi içinde bağımsız cümlelerin arasında kullanılır.Bu tip cümleler birbirini açıklayan,güçlendiren ,biri diğerine örnek olan cümlelerdir.Bu kullanım özellikle atasözlerinde görülür.
*Yer üst üste iki kez sarsıldı; halk korkuyla sokaklara fırladı.
*Kısa bir konuşma yaptı; dinleyiciler onu uzun uzun alkışladı.
*Horoz ölür; gözü çöplükte kalır.
*Yalancının evi yanmış;kimse inanmamış
b)Virgülle ayrılmış sözleri ya da söz gruplarını farklı sözlerden ya da söz gruplarından ayırmak için konur.
*Sayısal derslerden matematiği,fiziği; sözel derslerden Türkçeyi, coğrafyayı çok seviyorum.
*Ahmet Haşim, Cenap Şehabettin sembolist; Tevfik Fikret ,Yahya Kemal parnasyen şairlerdendir.
*Erkek çocuklara Ali,Murat,Serhat; kız çocuklarına ise Yeşim,Senem,Serpil adları verilir.
c)Ögeleri arasına virgül konmuş sıralı cümleleri ayırmada kullanılır:
*Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak,kahkahalar atmak,ağlamak istiyorum.
*At ölür, meydan kalır;yiğit ölür , şan kalır.
*Kel ölür , sırma saçlı olur ; kör ölür , badem gözlü olur.
d)Önceki cümleye “fakat,oysa ,lakin,ancak,çünkü…” gibi bağlaçlarla bağlanan cümlelerde bağlaçlardan önce kullanılır:
*Bu romanı inceledim ;fakat pek beğendiğimi söyleyemem.
*Köye sen git;ancak orada çok fazla kalma.
*Kazanacağım ;çünkü çok çalışıyorum.
NOT: Noktalı virgül, yukarıda sayılan bağlaçlardan önce kullanıldığı gibi bunların yerine de kullanılabilir.
*Bugün erken yatmalıyım;yarın sınav var.
*İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki tek dayanağın odur.
*Sıkı giyinin ;dışarısı çok soğuk.
e)Öğeler arasında anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:
*Murat;Hasan ,Ali ve Osman’dan daha çalışkanmış.
*Elma;armut,muz ve üzümden yararlıdır.
f)Özneden sonra virgüllerle ayrılan eş görevli sözcükler varsa ,özne noktalı virgülle ayrılır.
*1.yeni grubunun en ünlü temsilcilerinden olan Orhan Veli ; dili çok iyi kullanan ,okuyucuyu değişik bir romantizme sürükleyen , güçlü bir şairdir.
Not: Noktalı virgülden ve virgülden sonra gelen sözcükler – özel isim değil iseler- küçük harfle başlar.Diğer noktalama işaretlerinden sonra gelen sözcükler büyük harfle başlar.
4.İKİ NOKTA(:) :
a)Bir cümle veya sözcükten sonra yapılacak açıklamalardan önce kullanılır.
*Şimdi herkes ona şöyle sesleniyordu:Atmaca Kamil.
*Bence bu cinayetin iki nedeni olabilir:Birincisi namus meselesi,ikincisi çıkar kavgasıdır.
*Demokrasinin tek dayanağı vardır: O da özgürlüktür.
b)Alıntı cümlelerden önce kullanılır.
*Bu sanatçının romanla ilgili şu sözünü anmadan geçemeyeceğim:“Roman yol boyunca gezdirilen bir aynadır.”
*Hacı Bektaş-ı Veli:“Eline,beline,diline sahip ol.” demiş.
c)Öykü ve romanlarda konuşma çizgisinden önce kullanılır:
*Süleyman Çavuş:
—- Bırak açma o bahsi ,dedi .
Kooperatif katibi kaşlarını çattı:
—- Yoo, böyle deme Süleyman Çavuş.
Not:İki noktadan sonra yapılacak açıklama bir cümle niteliğinde değilse küçük harfle başlar.
*En çok sevdiğim meyvelerden bazıları şunlardır:muz,elma,portakal…
5.KESME İŞARETİ( ’):
a)Özel adlardan sonra gelen çekim eklerini ayırmada kullanılır:
*Yakup Kadri’nin Yaban’ı Kurtuluş Savaşı dönemini anlatır.
b)Kısaltmalardan sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılır
*KKTC’yi her alanda destekliyoruz.
*Yarın ABD’ye gidecek.
NOT:Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuşu;büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır.
*kg’dan *PTT’ye
NOT:Sonunda nokta bulunan kısaltmalar, kesme işaretiyle ayrılmaz.
* vb.leri *mad.si *Alm.dan *İng.yi
c)Her türlü rakamdan sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılır.
*36’nın ortak bölenleri nelerdir?
*Sen 9’uncu sınıfta mı okuyorsun?
UYARI: Özel isimler yapım eki aldıklarında kesme işaretiyle ayrılmaz.Yapım ekinden sonra gelen çekim ekleri de ayrılmaz.
*Ankaralıdan *Konyalım *Amerikalılar *İslamcı *Aligil
NOT:-ler eki –gil yapım ekinin yerini tutarsa kesme işaretiyle ayrılmaz.
*Dün Alilere gittim.
*Sınıftaki Ali’ler ayağa kalksın.
NOT:Özel adlar yerine kullanılan ‘o’ zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılmaz.
*Ben onun ne kadar kibirli biri olduğunu bilmez miyim?
d)Bazı sözcüklerde anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:
*Osmanlılarda kadı’nın önemli bir yeri vardır.
*Pencereden kar’ı seyrediyorum.
e)Seslerin konuşma sırasında ya da şiirde vezin gereği düştüğünü göstermek için kullanılır:
*N’apalım *N’eylersin *N’etsin *Vardı m’ola sevdiğim yurduna
6.SORU İŞARETİ(?):
a)Soru bildiren cümle veya sözcüklerin sonunda kullanılır, cümle sözde soru cümlesi de olsa yani karşıdan bir cevap beklenmese de cümlenin sonuna soru işareti konur.
*Türk edebiyatının ilk yazılı belgesi nedir? (cevap bekliyor:gerçek soru cümlesi)
*Bu havada dışarı mı çıkılır? (cevap beklemiyor:sözde soru cümlesi)
*Böyle bir adama nasıl güvenirsin? (cevap beklemiyor:sözde soru cümlesi)
*Seni hiç sevmez olur muyum? (cevap beklemiyor:sözde soru cümlesi)
*Bu kitapları ona mı vereceğim? (cevap bekliyor:gerçek soru cümlesi)
b)Kuşku duyulan bilgilerin yanına ya da bilinmeyen bilgiler yerine parantez içinde konulur.
*Kayıkçı Kul Mustafa (?-1658?) halk edebiyatımızın destan şairlerinden biridir.
*Karacaoğlan’ın Güneydoğu Anadolu’da (?) yaşadığını söylüyor.
UYARI: İçinde soru sözcüğü olsa bile , bir cümle soru anlamı taşımıyorsa sonuna soru işareti konulmaz.
*Neden gittiğini bilmiyoruz. *Bana nasıl çalışacağımı söylemedin.
7.ÜNLEM(!):
a)Şaşma , korku, kızma ,heyecan,sevinme… gibi duyguları dile getiren cümlelerin sonunda kullanılır:
*Dur,bir yanlışlık yapmayalım!
*Git başımdan seni görmek istemiyorum!
*Eh, hayırlısı neyse o olsun!
*Lanet olsun böylesi işe!
*Böyle maç olmaz olsun!
*Yaşasın ,sınavı kazanmışım!
b)Küçümseme , yerme,alay etme amacıyla parantez içinde kullanılır:
*Akla durgunluk verecek reklam kampanyalarıyla büyük(!) sanatçılar yaratılıyor.
*Bu kasabada onun ne kadar akıllı(!) olduğunu bilmeyen mi var?
8.ÜÇ NOKTA(…):
a)Herhangi bir nedenle bitmemiş ya da okuyucunun anlayışına bırakmak için bitirilmemiş cümlelerin sonuna konur.
*Şu bahar yağmurları bir gelse…
*Birdenbire karşımıza çıkıveren yeşillik denizi…
*Karşı sahilde mor,fark olunmaz sisler altındaki dağlar,korular, beyaz yalılar…Bunları seyretmek bana huzur veriyor.
b)Birtakım örnekler sayıldıktan sonra “vb” anlamında kullanılır:
*Binanın tepesinden neler görünmüyordu ki:caddeler,sokaklar,evler,insanlar…
*Bu köyün insanları konukseverdir,alçakgönüllüdür,iyidir…
c)Söz arasında söylenmek istenmeyen sözler yerine kullanılır:
*Şu … adamı gözüm görmese iyi olacak.
*Kılavuzu karga olanın burnu b…tan çıkmaz.
9.TIRNAK İŞARETİ( “… ”):
a)Aktarma söz ya da cümleler tırnak içinde gösterilebilir.
*Sanatçının şu sözünü unutmamak gerekir:“Gerçek uygarlık insanın yüreğinde değilse hiçbir yerde yoktur.”
b)Önemi belirtilmek istenen sözcükler , terimler tırnak içinde gösterilir.
* “Bayrak” bir ulusun bağımsızlığını simgeler.
*Günümüzün en önemli sorunlarından biri de “çevre kirliliği”dir.
c)Yazıda geçen eser adları tırnak içine alınabilir:
* “Çalıkuşu” Anadolu gerçeğinin tüm çıplaklığıyla anlatıldığı bir romandır.
NOT:Tırnak içindeki söze ek gelirse tırnaktan sonra gelir, kesme işareti kullanılmaz.
*Reşat Nuri Güntekin’in “Acımak”ını okumanızı tavsiye ediyorum.
NOT:Tırnak içindeki cümlenin içinde bir tırnak daha kullanmak gerekirse ikinci tırnak tekli olur.
* “Ahmet Mithat Efendi halkı eğitmek istediğinden:‘Sanat toplum içindir.’der.”
10.PARANTEZ(AYRAÇ) ( ):
a)Cümle içindeki açıklamalar parantez içinde gösterilebilir:
*Adana ve yöresi (Çukurova) ülkemizin pamuk ambarıdır.
*Böyle sözcüklere (yansımalara) her dilde rastlanır.
b)Bir sözcüğün eş anlamlısı parantez içinde verilebilir:
*Türk Dil Kurumu yerbilim (jeoloji) ile ilgili terimleri bir kitapta toplamış.
*Tezat (abartma) edebiyatta en çok kullanılan sanatlardan biridir.
c)Bir kişiden söz edilirken doğum ve ölüm tarihleri parantez içine alınır:
*Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974) teknik yönden kusursuz romanlar yazdı.
d)Yabancı sözcüklerin okunuşu parantez içinde gösterilir:
*Bacon (Beykın) denemeleriyle ün kazanmıştır.
e)Tiyatro metinlerinde hareketleri anlatan bölümler parantez içinde gösterilir:
*Adam—(Yerinden kalkar ,suratını asarak):Sen ne diyorsun beyefendi?
NOT:Parantez içine alınan bölüm içinde tekrar parantez açılması gerekirse ilk önce köşeli parantez açılır ve sonra köşeli parantez kapatılır.Aradaki parantez normal olur.
*Tasavvuf edebiyatının bu çok önemli sanatçısı[Yunus Emre(13.-14.yy)] yaşadığı dönemde evrenselliği yakalamıştır.
11.KISA ÇİZGİ(-):
a)Bir olayın başlangıç ve bitiş tarihleri arasına konur.
*Bu savaş 1859-1870 yılları arasında olmuştur.
b)Birbiriyle ilgili ülke,şehir ya da kavramlar arasına konur.
*Adana-Ceyhan arası kaç kilometre?
*Türkiye-İran ilişkileri gelişiyor.
c)Cümle içindeki arasözlerin ve aracümlelerin başında ve sonunda virgül,parantez kullanılabileceği gibi kısa çizgi de kullanılabilir.
*Şiir ve romanla ilgili düşüncelerimi –sen de bilirsin ki- ona uzun uzun anlatmıştım.
d)Cümle sonunda satıra sığmayan sözcüklerin bölünmesinde kullanılır.
…………………………………………söyledik-
lerimi unutma.
e)Dilbilgisinde eklerden önce ve mastar halindeki fiillerden sonra kullanılır.
* “Kulaklık” sözcüğündeki –lık yapım eki bir alet ismi yapmıştır.
*Işık sözcüğü, ışı- fiilinden türemiştir.
f)Osmanlıca tamlamalarda kullanılır.
*Aslında Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemi ,edebiyatımızda yeni bir soluktur.
12.UZUN ÇİZGİ(—):
Konuşma metinlerinde konuşmaların başında kullanılır.
—-Bu kitabı okudun mu?
—-Hayır okumadım.
—-Okumanı tavsiye ederim ,çok güzel.

Aynı cinsten kelimelerin yinelenmesiyle oluşan gruplara ikileme denir. İkilemeler farklı şekillerde oluşturulur. Bunlar
1)Aynı kelimenin tekrarlanmasıyla yapılır:
ağır ağır, güzel güzel, tatlı tatlı, konuşa konuşa, atlaya atlaya, koşa koşa, deste deste, soğuk soğuk,…
2)Zıt kelimelerin tekrarlanmasıyla yapılır:
İyi kötü, aşağı yukarı, büyük küçük, alt üst, düşe kalka, bata çıka …
3)Biri anlamlım diğeri anlamsız iki kelimenin tekrarlanmasıyla yapılır.
ev mev, kitap mitap, su mu, sıkı fıkı, tek tük, saçma sapan, ufak tefek …
4)Her ikisi de anlamsız kelimenin tekrarlanmasıyla yapılır.
ıvır zıvır, çıtı pıtı, abuk sabuk, paldır küldür, apar topar, mırın kırın…
5)Yakın anlamlı kelimelerin tekrarlanmasıyla yapılır.
akıl fikir, ak Pak, mal mülk…
6)Eş anlamlı kelimelerin tekrarlanmasıyla yapılır.
bitmek tükenmek, sağ salim, doğru dürüst, ses seda, güçlü kuvvetli…
7) Yansımayla yapılır:
tıkır tıkır, çatır çatır, horul horul, gümbür gümbür…
İKİLEMELERİN GÖREVLERİ:
1)İkilemeler isim olarak kullanılabilir:
*Çarşıdan öteberi aldık.
*Bu ıvır zıvırı tavan arasına kaldırın.
*Babadan bize mal mülk kalmadı.
2)İkilemeler sıfat olarak kullanılabilir.
*Bebeğin kırmızı kırmızı yanakları vardı.
*Üzerinde eski püskü bir ceket vardı.
*Sınıfta pırıl pırıl simalar vardı.
3)İkilemeler zarf olarak kullanılabilir.
*Bu konuyu enine boyuna düşündük.
*Öğretmen konuyu yavaş yavaş anlattı.
*Çamura bata çıka ilerliyorduk.
SORU:Aşağıdaki cümlelerde geçen ikilemelerden hangisi yapılışına göre ötekilerden ayrı bir özellik göstermektedir?
A)Üstüne doğru dürüst bir şey giy.
B)Böyle yalan yanlış bilgiler,kişiyi gülünç duruma düşürür.
C)Yollar bitmek tükenmek bilmiyor.
D)İki köy arasındaki uzaklık,aşağı yukarı 4 km idi.
E)Dağcılar,güç koşullar içinde sağ salim tepeye vardılar.
SORU:Aşağıdaki dizelerden hangisinde ikilemeler görev yönünden diğerlerinden farklı kullanılmıştır?
A)Durup el bağlayanlar karşında yaran saf saf.
B)Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden.
C)Yüce yüce yaylaların sana yaylak olsun.
D)Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir.
E)Gidiyorum gurbeti gönlümde duya duya.

SÖZCÜKTE ANLAM ÖZELLİKLERİ
1) GERÇEK (TEMEL) ANLAM:
Bir sözcüğün ilk ve asıl anlamına denir.Yani bir sözcüğün söylendiği anda zihnimizde uyandırdığı ilk çağrışım gerçek anlamdır.
2) YAN ANLAM:
Bir sözcüğün gerçek anlamı yanında kullanımına bağlı olarak yeni anlamdır.
3) MECAZ ANLAM:
Bir sözcüğün gerçek anlamı dışında yepyeni bir anlamda kullanılmasıdır.
* Adamın tarladaki bütün ekinleri yandı. ( gerçek)
* Partide çektiğimiz bütün resimler yanmış. ( yan)
* Bu sınavı kazanamazsan yandın (mecaz)
* Balkona astığım çamaşırlar kurumamış.(gerçek)
* Hazan mevsiminde kurumuş yapraklar gibi.(yan)
* Senin aşkın da beni kuruttu be güzelim. (mecaz)
* Caminin minaresi çok inceydi. (Gerçek)
* Duvarın sıvası için ince bir kum getirmişlerdi. (yan)
* Bana hediye alman çok ince bir davranıştı. (mecaz)
* Sarayın aydınlık bir odasından karanlık bir odasına
geçmiştik. (gerçek anlam)
* Yaşadığımız bunca karanlık günlerden sonra aydınlık
günler bizi bekliyor. (mecaz)
* Arkadaş, bu kız seninle oynuyor. (mecaz)
* Bu masanın ayağı oynuyor. (yan)
* Çocuk kumsalda oynuyor. (gerçek)
4) TERİMSEL ANLAM (TERİM):
Bilim sanat, spor, ya da çeşitli meslek dallarıyla ilgili özel kavramları karşılayan sözcüklerdir.
* Nota müziğin anahtarı gibidir.
* Rakip takım birazdan penaltı atışı yapacak.
* Marmara fay hattı tehlikeli sinyaller veriyor.
* Güreşçimiz, finalde rakibini tuşla yendi.
* Matematik öğretmenimiz tahtaya bir doğru çizmemizi
istedi.
* Şiirde aynı eklerin ya da sözcüklerin tekrarlanmasına
redif denir.
NOT 1: Bazen bir sözcük gerçekte terim değilken terim olarak kullanılabileceği gibi, gerçekte terim olan bir sözcük de terimlikten çıkabilir.
* Polis bir hücre daha ortaya çıkardı. ( terimlikten çıkma)
* Sinop burnu Türkiye’nin en kuzey noktasıdır.
(terimleşme)
NOT 2: Bir sözcük birçok dalda terim olabilir.
* Bitkiyi toprağa bağlayan kökleridir.
* Dört, kök dışına iki olarak çıkar.
* Hiçbir ek almamış sözcüğe kök denir.
5) YANSIMA SÖZCÜKLER:
Doğadaki seslerin insanlar tarafından taklit edilmesine denir.
* Bu köpek neden havlıyor?
* Bir patlama sesiyle irkilmiştik.
* Bu aylarda kediler çokça miyavlar.
* Bu sözlerim üzerine sınıfta homurtular başladı.
* Köyde sabahleyin koyunların meleyişleriyle uyandık.
6) EŞ ANLAMLI ( ANLAMDAŞ) SÖZCÜKLER:
Yazılışları farklı ancak anlamları aynı olan sözcüklere denir.
* siyah —- kara , * beyaz—– ak, * zengin—-varlıklı,
* zengin— varlıklı, * fakir—-yoksul , * rüzgar—- yel,
* üzüntü—–keder, * öykü—hikaye, * eser— yapıt,
* edebiyat— yazın, * cümle—- tümce * kelime— sözcük
7. ZIT (KARŞIT) ANLAMLI SÖZCÜKLER:
Anlam bakımından birbirinin tersi olan sözcüklerdir.
* Sana çirkin dediler düşmanı oldum güzelin.
* Ağlarım harta geldikçe gülüştüklerimiz.
* Kışın soğuğunu yaşadıkça yazın sıcağını arar oldum.
* Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.
* Yaşlı insanları görünce gençliğimin kıymetini
anlıyorum.
NOT: Zıt anlamlılık ile olumsuzluk birbiriyle karıştırılmamalıdır.
* Tanzimat romanında iyiler hep iyi kötülerse hep kötüdür. ( zıt)
* Bugünlerde hiç iyi değilim. ( olumsuz)
8) SESTEŞ ( EŞSESLİ) SÖZCÜKLER:
Yazılışları ve okunuşları aynı ancak anlamları farklı olan sözcüklere denir.
* Yılanı gören at birden şaha kalktı.
* Mutfaktaki pislikleri çöpe at.
* Al bayrağıma sarılı cansız bedenimi al.
* Gül: “Gül.” dedi, bülbüle.
* Kalem böyle çalınmıştır yazıma
Yazım kışıma uymaz, kışım yazıma
* Kırda yaptığımız piknikte yanımıza kır saçlı bir ihtiyar
geldi.
UYARI: Bir sözcüğün mecaz ya da yan anlamıyla sesteş anlamlılık karıştırılmamalıdır.
* Bu sözler bazılarına çok dokunacak. ( mecaz anlam )
* Omzuma bir el dokundu. ( gerçek anlam )
* Bu yaz, bir mektup yaz. ( sesteş )
NOT: Sesteş sözcükler genellikle halk edebiyatında cinaslı manilerde kullanılır.
9. SOMUT VE SOYUT ANLAMLI SÖZCÜKLER:
Varlığını beş duyu beş duyu organıyla algılayabildiğimiz kavramlar somut; beş duyu organımızdan hiçbiriyle algılayamadığımız, varlığını sadece akıl ve mantık yürütme yoluyla kabul ettiğimiz kavramlar soyuttur.
* çiçek, ağaç, ses, koku, hava, göl, ev, rüzgar, ışık(somut)
* ruh, akıl, vicdan, akıl, acıma, üzüntü, aşk, inanç( soyut )
ÖZELLİK 1: Somut anlamlı bir sözcük, ek alarak soyut anlam kazanabilir.
* anne – lik , insan – lık
somut soyu yaptı somut soyut yaptı
ÖZELLİK 2 :Somut anlamlı bir sözcük kullanıldığı cümleye göre soyut anlam kazanabilir. Buna soyutlaştırma denir. Soyutlaştırma kelimeye mecaz anlam kazandırma suretiyle olur.
* Ne kadar sıcak bakıyor değil mi? ( soyutlaştırma)
* Kara haber tez duyulur. ( soyutlaştırma)
* Titreyen yapraklar, cilvedir, nazdır. ( soyutlaştırma)
* Bu adam kafasızın biridir. ( soyutlaştırma)
* Kızın gittiği bu yolu hiç iyi görmüyorum. (soyutlaştırma)
* Sanatta özgün olmak biraz da yürek ister. (soyutlaştırma)
* Nedense bugün hiç havamda değilim. ( soyutlaştırma)
ÖZELLİK 3 : Soyut anlamlı bir sözcük çoğunlukla benzetme yoluyla somut hale getirilebilir.Buna somutlaştırma denir.
* Hüzün, sonbaharda dökülen yapraktır.
* Yalnızlık , bir çiçektir.
* Sevgi, gökyüzünde kanat çırpan bir güvercindir.
* Arkadaşlık, kişiler arasında kurulan bir köprüdür.
* Bu düşünceler, zamanla çürüyecektir.
* Vişne dallarında arzularımız, alnımıza konan bir
öpücüktür.
ÖZELLİK 4 : Gözlemleyebildiğimiz eylemler somut, gözlemleyemediğimiz eylemler ise soyuttur.
* Annesi, bebeğini kucağına almış seviyordu. ( somut )
* Ferhat, Şirin’i dağları delecek kadar seviyordu.( soyut )
* Çocuk, masadaki vazoyu kırmıştı. ( somut )
* Bu sözlerinle arkadaşını çok kırdın. ( soyut )
10) NİTELİK VE NİCELİK ANLAMLI SÖZCÜKLER:
Bir şeyin nasıl olduğunu , ne gibi özellikler taşıdığını anlatan sözcüklere nitelik anlamlı sözcükler denir. Bir şeyin sayılabilen, ölçülebilen ya da azalıp çoğalabilen durumunu bildiren sözcüklere nicelik anlamlı sözcükler denir.
* Az ileride birkaç kişi seni bekliyor. ( nicel )
* Bugün oldukça kötü bir zaman geçirdim. ( nitel )
* Çok konuştuğu için arkadaşları pek sevmedi. ( nicel )
* İki damla yaş olur düşersin yüreğime gizlice ( nitel, nicel)
* Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi. (nitelik )
UYARI: Bazı sözcükler cümlede kazandığı anlama göre nicel de olabilir nitel de.
* Yaptığı işte iyi para kazanıyordu. ( nicel )
* O iyi bir insandı. ( nitel )
* Bu soğuk havada bir de senin soğuk esprilerini çekemem. ( nicel, nitel )
* Bu şehrin havası sıcak olduğu gibi insanları da sıcaktır. ( nicel, nitel)
Görüldüğü gibi nitelik anlamlı sözcükler, genellikle niteleme sıfatı ve durum zarfı görevindedir. Nicelik anlamlı sözcükler ise ölçü – miktar zarfı , belgisiz sıfat veya sayı sıfatı görevindedir.
10. GENEL VE ÖZEL ANLAMLI SÖZCÜKLER:
Karşıladıkları varlığın tamamını belirten sözcüklere genel anlamlı sözcükler denir. Tek bir varlığı karşılayan sözcüklere ise özel anlamlı sözcükler denir. Varlıkların genelden özele doğru sıralanışı : Varlık- canlı- hayvan- keçi- Ankara keçisi.
* Çocuk, geleceğin teminatı olduğundan ben çocuğumun iyi yetişmesini istiyorum. ( 2. si 1. sine göre daha özel)
* Kitap, insanın en iyi dostudur. ( genel)
* Bu kitabı arkadaşıma ödünç verdim. (özel )
* Eğitim- öğretim sadece okulda yapılmaz ( genel)
* Okulumuz, şehrin en eski binasıdır. (özel )

Fiiller, iş ,oluş, durum ve hareket bildiren sözcüklerdir.
ÖRNEK: “Yürü, gidelim; bu iş olmaz.” dedi
Fiillerin sonuna “-mek, -mak” ekleri getirildiğinde anlamlı olur .
ÖRNEK:
Bu akşam kardeşinin yanına var .(eylem)
*Kardeşimin güzel bir evi var. (isim)
Fiiller anlamlarına göre üçe ayrılır:
1) Nesne alan, iş yani hareket bildiren ve “neyi, kimi” sorularına cevap veren fiiller kılış fiilleridir
ÖRNEK:Bu işi olsa olsa sen yaparsın .
*Baba koruk yer, oğlunun dişi kamaşır.
*Yemeğin tadını çok beğendik.
*Mum dibine ışık vermez, derler
2)Nesne almayan, öznenin içinde bulunduğu durumu gösteren fiiller durum fiilleridir.
ÖRNEK:Su uyur, düşman uyumaz.
*Can çıkar, huy çıkmaz.
. *Teyzesi bize dün sabah geldi.
3)Kendiliğinden ve zaman içinde gerçekleşen fiiller oluş bildirir.
*Yine yeşillendi fındık dalları.
*Genç yaşta ağardı saçlarım.
*Korkudan beti benzi sararmış.
*Bu eylemler “değişerek yeni bir görünüm kazanma” anlamı verir.
*Elleri, ayakları kabarmıştı.
*Denize gidince epey bronzlaşmış.
*Fiiller “-me,- ma,-mez , maz” ekleriyle olumsuz yapılabilir.
*Gülme komşuna, gelir başına.
*Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.
*Yoldan kal, yoldaştan kalma .
*Geniş zaman eki olumsuz yapıldığında “-mez –maz” olarak değişir.
*Nuh der, peygamber demez.
*Fiiller tekil ve çoğul tüm kişilere göre haber ve dilek kipleriyle çekimlenebilir
*Ben hazırlandım, artık gidebiliriz; dedi.
*Erken yatın, yarın işe gideceğiz
*Şart kipiyle çekimlenmiş fiiller yan cümlenin yüklemi olabilir.
*Erken gelirse birlikte gidelim.
* “-yor” eki yerine “-mekte,- makta” eki de kullanılabilir
*O zamanlar büyük bir şirkette çalışmaktaydım.
*Haber kipleri “zaman”anlamı taşır, dilek kipleri “zamn” anlamı taşımaz.
* Şimdi polisler gelecek, artık çıkalım .
Çekimli fiil sorulduğunda “kip,kişi, olumsuzluk” ekleri alabilen ve yüklem olan fiiller anlaşılır.
· İçimden şu zalim şüpheyi kaldır.
*Ya sen gel ya beni yanına aldır.
*Mecnun um, Leyla mı gördüm
Bir kerecik baktı geçti
Ne sordum ne de söyledi
Kaşlarını yıktı, geçti
*Cümledeki yargı sayısı sorulduğunda “çekimli fiiller, fiilimsiler ve ek – eylem alarak yüklem olmuş ad soylu sözcükler” sayılır.
*Garibim,namıma Kerem diyorlar
*Hastayım, derdime verem diyorlar
*Aslımı el almış, harem diyorlar
*Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ ım ben
*Senin dudakların pembe, ellerin beyaz
*Al, tut ellerimi bebek, tut biraz
Fiillerde Anlam (zaman,kip) Kayması:
*Bir fiil kipinin kendi anlamı dışında kullanılmasına “anlam kayması” denir.
*Kardeşim ve ben bu okuldan mezun olduk.
Anadolu’nun kapıları 1071’de açıldı.(öğrenilen geçmiş zaman)
*Dün akşam komşulara gitmişler.
Saçların çok güzel olmuş.
Eyvah,anahtar kapının üstünde kalmış!(Sonradan fark etme)
*Yarın ki sınav için ders çalışıyor.
İki yıldır ÖSS’ye hazırlanıyor.(devam eden iş)
Az sonra en sevdiğim dizi başlıyor.(gelecek zaman)
Yedi yıl önce bu şehre yerleşiyorlar.(geçmiş zaman)
Her sabah geç kalıyor okula.(geniş zaman)
*Haftaya bu işi de bitireceğiz.
Bu iş sabaha mutlaka bitecek (emir)
Karşıdaki adam Ali’ nin dayısı olacak.(gereklilik )
*Yıllardır tanırım, kimsenin işine karışmaz
Ben doğmadan önce kardeşim tifodan ölmüş.(geçmiş zaman )
Biraz sabret, biz de az sonra geliriz.(Gelecek zaman )
Akşamki davete bu işi bitirir öyle gidersin.(emir)
*Şu binayı bir de ben göreyim.
Arkadaşlar sessiz olalım!
*Yarın toplantının hazırlıkları yapmalıyım.
Tam bir saat sonra burada olmalısın(emir)
Şimdi İstanbul da olmalı, Boğaz da çay içmeli.(istek)
*Derhal burayı terk edin!
Allah’ım sen aklımı koru!(rica)
*Fiiller ek –eylemin “idi, imiş, ise” ekleriyle kullanılarak bileşik zamanlı yapılır.
Sen gidersen yaşayamam
Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil.
Ben ölürsem, akşam üstü ölürüm.
Gidiyordum gurbeti gönlümde duya duya.
Akşamlar bir roman gibi biterdi.
Üşürdüm, içim ürperirdi.
Mesutmuş, seviyormuş kocasını .
Söz olurmuş, olsun ; sevgilim değil misin?
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak .
Meyveler sabırla olgunlaşırmış.
*Sıralı cümlelerde bileşik zaman eki son fiilde verilebilir.
Beraber oynar, ders çalışır , film izlerdik.
Erkenden kalkar, kahvaltıyı hazırlar, işe gidermiş.
Beni arar, bulamazsa telaşlaşmasın .
Ekeylemin üç görevi vardır:
1. Ad soylu sözcükleri yüklem yapar.
Hastayım, yalnızım üstelik param yok.
Beş yaşındaydım, kimsesizdim.
Hepimiz kardeşiz, Müslüman ız
Hastaysan, yorgunsan hiç gelme.
2.Basit zamanlı fiilleri bileşik zamanlı yapar
Böyle olacağını bilmeliydim.
Bir daha aramayacaksın.
Babam öğrenirse çok kızardı.
3. Basit zamanlı fiillere getirilen “dir” ekeylemi cümleye olasılık, kesinlik anlamı getirir.
Bu konu kapanmıştır, artık bunu tartışmayalım.(kesinlik)
Babam geç kalacağımızı öğrenince çok kızmıştı.(olasılık)
Ders bitmiştir, gidebilirsiniz (kesinlik)
Şu saatlerde evine varmıştır.(olasılık)

I I
Nesneye Göre Özneye Göre
I I I I I I I I
Geçişli Geçişsiz Oldurgan Ettirgen Etken Edilgen Dönüşlü işteş
NESNESİNE GÖRE ÇATI (NESNE- YÜKLEM İLİŞKİSİ): Nesnesine göre çatı ,yüklemin nesne alıp almamasına göre değerlendirilir.
1)Geçişli ve Geçişsiz Fiiller:
Nesne alabilen fiiller geçişlidir.Pratik olarak bir fiilin geçişli olup olmadığını anlamak için fiile “neyi, kimi” sorularını yöneltiriz ,bu soruları yöneltebiliyorsak fiil geçişlidir, yöneltemiyorsak fiil geçişsizdir.Bir diğer yöntem ise şudur:Fiilin başına “onu” zamirini getirebiliyorsak fiil geçişlidir ,getiremiyorsak fiil geçişsizdir.
*Seni duyuyorum. ( “kimi duyuyorum?” ya da “onu duyuyorum”) (geçişli)
*Beni anladığını biliyorum. ( “neyi biliyorum? Ya da “onu biliyorum.) (geçişli)
*Lütfen otur. ( “neyi otur? Ya da “onu otur” ) (geçişsiz)
*Kitabı verir misin? (“neyi verir misin?” ya da “onu verir misin?” (geçişli)
*Burası ne güzel kokuyor. (“neyi kokuyor?” ya da “onu kokuyor”) (geçişsiz)
*Sonbaharda bitkiler ölür. (“neyi ölür? Ya da “onu ölür”) (geçişsiz)
*Seni çok seviyorum. (“kimi seviyorum?” ya da “onu seviyorum”) (geçişli)
*Bir bilinmezliğe doğru yürüyorum. (“neyi yürüyorum” ya da “onu yürüyorum”) (geçişsiz)
Not: Bir fiilin geçişli olabilmesi için cümlede mutlaka nesne olması şart değildir.Cümlede nesne olmasa bile cümle geçişli olabilir.Önemli olan “neyi, kimi” sorularını sorup soramadığımızdır.
*Gördüm; ama söyleyemedim.
2)Oldurgan ve Ettirgen Çatılı Fiiller:
Geçişsiz bir fiilin üzerine “-r,-t,-tır” eklerinden birinin getirilerek fiilin geçişli yapılmasına “oldurgan” çatılı fiil denir. Geçişli bir fiilin üzerine “-r,-t,
-tır” eklerinden biri getirilerek fiil yeniden geçişli yapılıyorsa o fiil “ettirgen” çatılı bir fiildir.Bu durumda eylemin geçişlilik derecesi arttırılmış olur ve bir başkasına yaptırma,ettirme anlamı katar.
*Adam öldü (geçişsiz) —————————- Adamı öldürdü. (oldurgan)
*Günler zor geçiyor.(geçişsiz) —————— Günlerini zor geçiriyor.(oldurgan)
*Bu kitapları okudum (geçişli) ——————-Bu kitapları okuttum.(ettirgen)
*Her şeyi kırdım (geçişli) ————————-Her şeyi kırdırdım (ettirgen)
*Araba durdu.(geçişsiz) ————————– Arabayı durdurdu (oldurgan)
*Yeni aldığım daireyi boyadım.(geçişli)——–Yeni aldığım daireyi boyattım (ettirgen)
*Saçları uzamış (geçişsiz) ————————Saçlarını uzatmış (oldurgan)
*Kumaşı ölçüsüne göre kestim. (geçişli)——–Kumaşı ölçüsüne göre kestirdim.(ettirgen)
*Her sabah koşarım.(geçişsiz)——————- Yıllarca bu topraklarda at koşturduk.(oldurgan)
*İşe başladım.(geçişsiz) ————————– Dersleri başlattım.(oldurgan)
ÖZNESİNE GÖRE ÇATI (ÖZNE-YÜKLEM İLİŞKİSİ): Öznenin yüklemle ilişkisi 4 grupta incelenir.
1)Etken Fiil ve Edilgen Fiiller:
Yüklem durumundaki fiilin gösterdiği işi doğrudan doğruya öznenin kendisi yapıyorsa fiil etken çatılı demektir.Yani fiilin gerçek öznesi varsa ve “l,n” çatı ekini almamışsa fiil etkendir.Bir fiil “l,n” çatı ekini almışsa ve eylemin kim tarafından yapıldığı belli değilse o fiil edilgendir. Edilgen fiillere “kim tarafından” sorusunu yönelttiğimizde cevap alamayız.
*Evi güzelce temizledi.(evi temizleyen kim? “o”, geçek öznesi var, o halde etkendir.)
b.li.ne
*Ev temizlendi. (ev kim tarafından temizlendi?cevap alamıyoruz, eylemi yapan belli değil o halde edilgen)
s.ö
*Kadın, bulaşığı yıkadı.(bulaşık kim tarafından yıkandı? “kadın” eylemi yapan belli olduğu için etken)
*Bulaşık, yıkandı. (bulaşık kim tarafından yıkandı?belli değil,cevap alamıyoruz, o halde edilgen)
*Polis, bu kişileri arıyor.(arayan kim? “polis” gerçek öznesi var eylemi yapan belli öyleyse etken)
*Bu kişiler aranıyor. (arama eylemini yapan kim? Belli değil öyleyse edilgendir)
*Masaları kenara çekti. (masaları kenara çeken kim? “adam” eylemi yapan belli öyleyse etkendir.)
*Masallar kenara çekildi.(masaları kenara çeken kim?belli değil öyleyse edilgendir)
*Sınavın iptal edileceğini söyledi.(sınavın iptal edileceğini söyleyen kim? “o” gerçek öznesi vardır,etkendir.)
*Sınavın iptal edileceği söylendi.(sınavın iptal edileceğini söyleyen kim?belli değil o halde edilgen.)
*Ilık yaz akşamlarında şarkılar söylerdik. (şarkılar söyleyen kim ? “biz” gerçek öznesi var o halde etken)
*Ayrılık gecesini hiçbir zaman unutamadım. (unutamayan kim? “ben” gerçek öznesi var o halde etken)
*En güzel şiirler gençliğin uykusuz gecelerinde yazılır. (yazma eylemini yapan kim? belli değil. edilgen)
*Çalındı umutların en güzeli benden. (edilgen)
2.Dönüşlü Fiiller:
Fiil kök ya da gövdelerine “n, l” çatı ekleri getirilerek yapılır.Dönüşlü eylemlerde özne işi bizzat kendisi yapar ve yaptığı işten de bizzat kendisi etkilenir.Edilgen fiillerle dönüşlü fiiller birbiriyle karıştırılmamalıdır. İkisi de “l,n” çatı eki alır.Ancak edilgen çatılı fiillerin gerçek öznesi yokken dönüşlü çatılı fiillerin gerçek öznesi vardır.Ayrıca dönüşlü çatılı fiillerde “kendi kendine” anlamı vardır.
* Annem geleceğimi öğrenince çocuklar gibi sevindi.
* Kocası eve gelmeyince karısı meraklanmış.
* Yüzmek için hemen soyundu.
* Çocuklar havuzda yıkandı.
* Bir Akdeniz kentinin tuz kokan sabahlarında uyanıyorum.
* Kız aynanın karşısında saatlerce süsleniyor.
* Kadın etrafa bakındı.
3. İşteş Çatılı Fiiller:
Fiil, kök ya da gövdelerine “ş, leş” çatı ekleri getirilerek yapılır.İşteş eylemler, işin birden fazla özne tarafından karşılıklı ya da birlikte yapıldığını bildirir.İşteş çatılı fiillerde özne gerçektir.
* Sen sahilde üzgün beklerken öpüşür ay ile sular. (k)
* Görünmez dallarda kuşlar ötüşür. (b)
* Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgarda.( b)
* Onunla bir süre öylece bakıştık. (k)
* Sazı ellerine alan aşıklar saatlerce atıştı. (k)
* Onunla hemen her gün telefonlaşırım. (k)
* Yolcular durakta bekleşiyordu. (b)
Not: Bazı fiiller çatı eki almadan da işteşlik özelliği gösterebilir.
* Türk-Yunan ordusu Sakarya’da savaştı.
* Pehlivanlar er meydanında güreştiler.
* Onunla istemeye istemeye barıştım.
* Sonunda ona kavuştum.

Bir oluşu, bir durumu veya bir kılışı kip ve kişiye bağlayarak anlatan sözcüklere denir.
Pratik olarak ismi fiilden ayırmak için –me, -ma olumsuzluk ekini ya da –mak ,-mek mastar ekini kullanırız.Eğer bir kelimenin sonuna –ma ,-me olumsuzluk ekini ya da –mak ,-mek mastar ekini getirebiliyorsak o kelime fiil demektir.Getiremiyorsak o kelime isim soylu bir kelimedir.
*Geldi——— gelmedi ,gelmek
*Oturmuş—— oturmamış, oturmak
*Söylüyorum———- söylemiyorum, söylemek
Görüldüğü gibi yukarıdaki kelimelere –ma,-me ve –mak,-mek getirebilmekteyiz. Öyleyse bu kelimeler fiildir.
*Kitap——— kitapma , kitapmak
Yukarıdaki ‘kitap’ sözcüğüne ise bu ekleri getiremiyoruz.Öyleyse bu kelime isimdir.
Fiiller, anlattıkları hareketin niteliğine göre değişik özellikler gösterir.Bunları üç grupta inceleyebiliriz:
a)Kılış fiilleri
b)Durum fiilleri
c)Oluş fiilleri.
Bunları birbirinden ayırt etmek için pratik olarak şu bilgiyi kullanabiliriz.:
Eğer bir fiil geçişli ise (yani ‘neyi’, ‘kimi’ sorularını sorabiliyorsak) kılış fiilidir.
*Kırmak ,atmak , dikmek, içmek, ezmek,delmek,yolmak,dizmek….
Görüldüğü gibi yukarıdaki fiillere ‘neyi kırmak?, neyi atmak…’sorularını yöneltebiliyoruz.
Öyleyse bu fiiller geçişlidir ve geçişli olduğu için de kılış fiilidir.
Fiil, öznenin kendi iradesi dışında geçirdiği değişimi anlatıyorsa ve bir hareket bildirmiyorsa o fiil oluş fiilidir.
*Sararmak ,Yaşlanmak,Uzamak, Paslanmak,büyümek,solmak,acıkmak…
Görüldüğü gibi yukarıdaki fiiller geçişli olmadığı için kılış fiili olamaz.Bir hareket olmadığı için ve eylem öznenin kendi isteği dışında gerçekleştiği için bu fiiller oluş fiilidir.
Fiil, öznenin kendi iradesinde yani kendi isteği ile gerçekleşiyorsa ve fiil bir hareket ifade ediyorsa o fiil durum fiilidir.
*Yürümek, oturmak, gitmek, çıkmak,ağlamak…
Görüldüğü gibi yukarıdaki fiiller , bir hareket bildirmektedir ve bu hareket kişinin kendi isteğiyle gerçekleşmektedir bu yüzden yukarıdaki fiiller durum fiilleridir.
Not: Durum fiilleri de oluş fiilleri de geçişsiz fiillerdir.
FİİLDE KİP: Kipler, haber(bildirme) ve dilek (isteme) kipleri olmak üzere ikiye ayrılır.
a)Haber Kipleri: Zaman eklerinin hepsine birden haber kipleri denir.Haber kipleri şunlardır:
1)Öğrenilen(duyulan) (miş’li) Geçmiş Zaman: Fiillere –miş ,-mış, -muş,-müş ekleri getirilerek sağlanır.Bu eylemler daha çok başkasından duyulma, aktarılma anlamı taşırlar. Bazen de farkında olmadan yapılma bildirir.
*Evleri yanmış.(başkasından duyma)
*Seni sormuşlar. (başkasından duyma)
*Aaa ! çorabım kaçmış. (sonradan farkına varma)
*Mutfakta elimi kesmişim. (sonradan farkında olma)
*Bu solmuş elbiseleri giymemelisin.(sıfat fiil eki)
2)Görülen (di’li) Geçmiş Zaman: Eylemlere “dı,di,du,dü,tı,ti,tu,tü” ekleri getirilerek yapılır. Anlatan kişi harekete bizzat tanık olmuştur, eylemi görmüştür.
*Evleri yandı.
*Hep birlikte geziye gittik.
*Sınavı kazanabileceğini söyledi.
*Kalbim Ege’de kaldı.
*Beraber yürüdük bu sahillerde.
*Burada her zaman tanıdık insanlara rastlayabilirsiniz.(sıfat-fiil eki)
3)Şimdiki Zaman: Eyleme –yor eki getirilerek yapılır.Eylem ile anlatış aynı zamanda gerçekleşir.
*Ders çalışıyorum.
*Ne diyor?
*Çocuklar yine kavga ediyor.
Not: -makta,-mekte eki de fiile şimdiki zaman anlamı katar.
*Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.
*Lütfen sessiz olun şu an ders çalışmaktayım.
4)Geniş Zaman: Eylemlere –r, -ar, -er ekleri getirilerek yapılır.
*Senden sana sığınırım.
*Her sabah yürürüm.
*Bu yolun sonu nereye çıkar?
*Hep böyle güler yüzlü müsün? (sıfat-fiil eki)
Not: Geniş zamanın olumsuzu –mez, -maz’dır. Ancak 1.tekil ve 1.çoğul çekimlerde –me ,-ma
şeklini alır.
*Gelmezsiniz ___ gelirsin *gelmem____gelirim
5)Gelecek Zaman: Eylemlere –ecek , -acak eki getirilerek yapılır.
*Sana olan aşkımı haykıracağım.
*Gelecek de bir gün gelecek.
*Mektuba yazacak sözüm kalmadı.
*Okuyacak da adam olacak.
*Açacak nerede?
b)Dilek Kipleri: Fiilin gerçekleşmesini ya da gerçekleşmemesini dilek,istek,gereklilik veya emir kavramları içerisinde veren kiplerdir.Bunlar haber kipleri gibi belirli bir zaman anlamı taşımazlar.
1)Dilek-şart kipi: Fiillerin kök ya da gövdelerine –se ,-sa eki getirilerek yapılır.Dilek- şart kipi cümleye bazen ‘şart(koşul)’ anlamı katarken bazen de ‘dilek’ anlamı katar.
*Ah şu sınavı bir kazansam!
*Sana olan duygularımı açıkça bir söyleyebilsem!
*Çalışırsan kazanırsın.
*Yaramazlık yaparsan bir daha seni getirmem.
2)İstek kipi:Fiil kök ya da gövdelerine –e, -a, -ayım, -eyim, -alım, -elim getirilerek yapılır.
*Sana duyduklarımı anlatayım
*Seninle yine görüşelim. *Bunu böyle bilesin
3)Gereklilik Kipi: Fiil kök ya da gövdelerine –meli,-malı getirilerek oluşturulur.
*Bu deneme sınavında birinci olmalıyım.
*Bu sorunun bir çözüm yolu olmalı.
*Şimdiye eve varmış olmalı. (olasılık, ihtimal)
4)Emir Kipi:Eylemin gösterdiği hareketin emir biçiminde yapılması gerektiğini ifade eder.
*Söyle yanıma gelsin.(3.tekil kişi emir eki)
*İçeri buyrunuz. (2.tekil kişi emir eki)
*Lütfen işlerinizi iyi yapınız. (2.çoğul kişi emir eki)
*Çeneni kapa. (2.tekil kişi emir eki)
*Beni beklesinler (3.çoğul kişi emir eki)
Not: Emir ekleri ile şahıs eklerini birbiri ile karıştırmamak gerekir.Şahıs ekleri hiçbir zaman fiilin üzerine direkt olarak gelmez; ancak bir kip ekinden sonra gelebilir.Emir ekleri ise fiilin üzerine direkt olarak gelir.
*Geliyorsun ,gitmelisin (şahıs eki)
*Gelsin ,gitsin (emir eki)
FİİLLERDE BİRLEŞİK ZAMAN:Fiillere kip eklerinden sonra –idi ,-imiş, -ise ekeylemlerinden biri getirilerek yapılır.Kısacası, iki kip ekinin üst üste gelmesi durumudur.
*Yüzüme bu türlü bakmayacaktın. (Gelecek zamanın hikayesi)
*Gözünden akan bir damla yağmur olsaydım.(Şart kipinin hikayesi)
*Sen de gelecekmişsin.(Gelecek zamanın rivayeti)
*Bunu daha önce yapmalıymışım. (Gereklilik kipinin rivayeti)
*Bu konuyu anlarsanız netleriniz de artar. (Geniş zamanın şartı)
*Gülüyorsam mutlu olduğumdan değildir. (Şimdiki zamanın şartı)
*Bu köyde iki genç yaşarmış.(Geniş zamanın rivayeti)
FİİLLERDE ANLAM (KİP,ZAMAN) KAYMASI: Fiil çekimlerinde kullanılan kip ve zaman ekleri her zaman kendi anlamlarında kullanılmazlar.Bu ekler birbirlerinin yerlerine de geçebilir. İşte bir zaman kipi ya da bir dilek kipi başka bir kipin yerine kullanılmışsa burada bir zaman (anlam , kip) kayması var demektir.
*Derslerime her hafta düzenli olarak çalışıyorum.
*Arkadaşlar, bundan sonra daha yoğun bir şekilde çalışıyoruz.
*Fatih, o yıllarda pek çok sefer yapar.
*Soruları sonra çözersiniz.
*Mektubu yarın alır.
*Bütün bu soruları çözeceksin.
*Eser Selçuklulardan kalma olacak.
*Sabahları, erken kalkmayı seviyorum.
*Allah’ım bize yardım et.
EK-FİİL (EK-EYLEM): Ekfiil “i” fiilidir tek başına bir anlamı yoktur.Ekfiilin iki görevi vardır:1)İsim ve isim soylu kelimelere gelerek bu kelimelerin cümlede yüklem olmasını sağlar.(O iyi bir öğrenciydi.) 2)Çekimlenmiş fiillere gelerek birleşik zamanlı fiiller yapar. (Koşuyordum)
“-imek” dört basit çekimi vardır.Basit çekimli durumlarda sadece isim soylu sözcüklerde bulunur.
1)Bilinen Geçmiş Zaman(idi): Çalışkandım (çalışkan idim) ,çalışkandın ,çalışkandı ,çalışkandık, çalışkandınız,çalışkandılar
Ekfiil sadece isme değil edata ,zamire,sıfata, tamlamalara da gelebilir.
*İşte tüm bunları yapan oydu. (o idi) (ekfiil zamire eklenmiştir)
*Bu yaptıklarım senin içindi.(için idi) (ekfiil edata eklenmiştir)
2)Öğrenilen Geçmiş Zaman (imiş): İşçiymişim (işçi imişim) ,işçiymişsin,işçiymiş,işçiymişiz, işçiymişsiniz, işçiymişler
3)Şart Kipi (ise): Öğretmensem (öğretmen isem) ,öğretmensen ,öğretmense ,öğretmensek ,öğretmenseniz, öğretmenseler
4)Geniş Zaman: Ekfiilin geniş zamanında “i” fiili bugün tamamen düşmüştür.Ekfiilin geniş zaman ekleri sadece isme gelir.Çekimi şu şekildedir:
*İyiyim ,iyisin ,iyi(dir),iyiyiz,iyisiniz,iyidirler
Ekfiilin olumsuzu “değil”dir.Ekfiili bulmak için isme “değil” ekleriz.
*Öğrenciyim ———- öğrenci değilim.
Önemli Uyarı:Ekfiilin geniş zamanına şekilce benzeyen diğer eklerle ekfiilin geniş zamanı karıştırılmamalıdır:
*Geliyorum (şahıs eki)
*Hastayım (ekfiilin geniş zamanı)
*Babam (iyelik eki)
*Babayım (ekfiilin geniş zamanı)
*Ölüm (Fiilden isim yapım eki)
*Benim kardeşim [tamlayan (ilgi) eki]
*Sen ne kadar güzelsin. (Ekfiilin geniş zamanı)
*Sen yine bana döneceksin. (şahıs eki)
YAPILARINA GÖRE FİİLLER:
Yapılarına göre fiiller üç grupta incelenir.
A) Basit Fiiller:
Hiçbir yapım eki almamış fiillerdir. Fiil köklerine gelen çekim ekleri (zaman, şahıs) fiilin anlamını değiştirmediğinden böyle fiillere de basit fiil denir.
* Durmuş bir saat de günde iki kez doğruyu gösterir.
* Güzel söz söyleyebilmek için güzel düşünmek gerekir.
* Dostluk bir şemsiyeye benzer.İnsan onları ancak kötü havalarda ister.
* İstediğim her şeyi yaptım;çünkü yapamayacağımı düşündüğüm şeyi istedim.
* Büyük adam büyük olduğunu; büyüklüğün küçüklük olduğunu bilir.
B) Türemiş (Gövde) Fiiller:
Yapım eki almış fiillerdir. Türkçede fiil türetmenin iki yolu vardır:
1) İsim kök ya da gövdelerinden fiil türetme:
* güzel-leş *sarı-ar *ışıl-da *göz-le
*az-al *ben-imse *ince-l *düz-el
*su- sa * sivri-l *yaş-a * kan-a
2) Fiilden fiil türetme:
* sev-in *çık-ar * kız-ış *bak-ış
* öl-dür * taşı-t *at-ıl *kan-dır *koş-tur
C) BİRLEŞİK FİİLLER:
En az iki sözcüğün birleşmesiyle oluşan fiillerdir.
Üç grupta incelenir:
A) Anlamca Kaynaşmış Birleşik Fiiller:
Bir isimle bir fiilin anlam yönünden birleşip kaynaş -masıyla oluşur. Bu sözcüklerden biri ya da ikisi ger -çek anlamını yitirir.Deyimlerin çoğu bu türe örnektir.
* Sen kimsin ki bana kafa tutuyorsun?
* Bu tehditlerinle gözümü korkutamazsın.
* Annemin yemekleri hoşuna gitti mi?
* Odasında kitaplarına göz atıyordu.
* Adama laf anlatmaktan dilimde tüy bitti.
* Konuşulanlara ben de kulak kabarttım.
* İş için yüzlerce kişi başvurmuştu.
B) Yardımcı Fiillerle Yapılan Birleşik Fiiller:
İsim soylu bir sözcüğün üzerine –et , -ol , -kıl , -eyle
gibi yardımcı eylemler getirilerek yapılır.
* Seven bu gönül seni asla terk etmeyecek.
* Hayat uykuyla uyanıklık arasında raks eder.
* Bu usanç duyan gözlerim bir şeyde karar kıldı.
* Seyreyleyelim mehtabı yıldızların altında.
UYARI : Bu türle yapılan birleşik fiilin isim kısmında bir ünlü düşmesi ya da bir ünsüz türemesi varsa birle- şik fiil bitişik yazılır.
* Akşamı seyredeyim senin bakışlarında.
* Benliğime hakim olur bir deli rüzgar.
* Bir gün yeniden bana döneceğini hissediyorum.
* Ama dönsen de seni asla affetmeyeceğim.
* Sabreden derviş muradına ermiş.
UYARI : Et- , ol- yardımcı eylemleri tek başına bir anlam taşıyorsa ve önündeki isimle kaynaşmamışsa kendi görevinde kullanılmış demektir yani asıl fiildir.
* Ben ettim sen etme.
* Köyümüzde şimdi kirazlar olmuştur.
* Elindeki gömlek ancak beş milyon lira eder.
* Boş zamanlarımda kütüphanede olurum.
C) ÖZEL ( KURALLI ) BİRLEŞİK FİİLLER:
İki fiilin birleşmesi yoluyla oluşur. Tamamı bitişik yazılır. Dört grupta incelenir:
1) Yeterlilik Fiili ( fiil + ebil-) :
Cümleye gücü yetme ve olasılık anlamı katar.Fiilin üzerine ebilmek getirilerek oluşturulur.
* Okula geç kalırsam öğretmenim kızabilir. (o)
* Bu genç yaşımda ölebilirim (o)
*En güzel şiirlerimi söylemeden gidebilirim buralardan (o)
* Bir gece ansızın gelebilirim. (o)
* Sevinçten kapında bayılabilirim.
* Sınıfı geçebilirim (g.y)
UYARI: Yeterlilik fiilinin olumsuzunda bil- fiili düşer. Fiilin üzerine –ama , -eme getirilerek yapılır.
* Yapabilirim à yapamam. (yeterlilik birleşik fiilinin olumsuzu)
* yaparım à yapmam ( geniş zamanın olumsuzu)
* Görebilirsin à göremezsin (yeterlilik birleşik fiilinin olumsuzu)
* Atamam kendimi mavi denize dünya güzel. (atabilirim: yeterlilik birleşik fiilinin olumsuzu)
2. Tezlik Birleşik Fiili: (Fiil+iver-):
Cümleye tezlik çabukluk anlamı katar.
* Uzanıp tutuver elimi ne olur geri dön.
* Akşamın derin kızıllığında kayboluverdim.
* Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya.
* Polisler kaçan hırsızı yakalayıverdi.
* Annesini görünce yanına koşuverdi.
NOT: Olumsuzluk eki –ma, -me asıl eylemden sonra gelirse önemsizlik, yardımcı fiil olan ver- den sonra gelirse olumsuz tezlik bildirir.
* Sen de o filmi görmeyiver. (önemsizlik)
* Her şeye maydanoz oluverme. (olumsuz tezlik)
3. Süreklilik Birleşik Fiili (fiil+ edur, kal, gel):
Cümleye devam etme, süreklilik anlamı katar.
* Bu hikaye yıllardır süregelir.
* Televizyonun karşısında uyuyakalmışım.
* Gidedursun turnalar, gurbet ellere.
* Listede ismimi göremeyince listeye bakakaldım.
4. Yaklaşma Fiili (fiil+ eyaz) :
Eylemin gerçekleşmesine çok az bir zaman kaldığını ifade eder.Az kalsın olacaktı anlamı verir.
* Kaldırımda yürürken düşeyazdım.
* Onu karşımda görünce korkudan öleyazdım.

Tek başına bir anlam taşımayan , ancak kendinden önceki sözcükle birlikte kullanıldığında belirli bir anlamı olan sözcüklerdir.Edatlar çekim eki alırsa adlaşırlar. En çok kullanılan edatlar şunlardır:
Gibi:
Benzetme ilgisiyle ismi nitelerse sıfat öbeği, fiili nitelerse zarf öbeği kurar.
İçin:
“-dik için” şeklinde neden- sonuç “-mek için” şeklinde amaç – sonuç ilişkisi kurar.
Görelik anlamında görüş bildirir:
Karşılığında, karşılık olarak:
Uğruna, yoluna:
Hakkında:
Aitlik, özgülük:
Oranla:
Süre bildirir:
İle (-la, -le ):
Birliktelik, araç ,durum ve sebep ilgisi kurar.
Kadar:
Benzerlik ve karşılaştırma ilgisi kurar.
Yaklaşıklık, zaman açısından sınırlandırma, mesafe:
Mesafe sınırı:
Bu kitabı okuyunca Muğla’yı görmüş kadar oldum.
Karşı:
Yön ve zaman ilgisi kurar. –e karşı biçiminde kullanılırsa edat olur. Yalın halde kullanılırsa ya da bir ek alırsa edat olmaktan çıkar isimleşir.
Karşılık olarak , yönelik anlamı katar:
UYARI: Yalın halde kullanılırsa ya da bir ek alırsa edat olmaktan çıkar isimleşir.İsmi belirtirse sıfat olur.
Göre:
Görüş, düşünce, uygun olma anlamları katar:
Karşılaştırma ilgisi kurar:
Üzere:
Koşul ve amaç ilgisi kurar.
Yaklaşık olma, gibi şekilde… anlamları katar:
Doğru:
Yön ve zaman ilgisi kurar.
İsmi nitelerse sıfat, fiili nitelerse zarf öbeği oluşturur:
Sanki:
Benzetme, sitem ilgisi kurar.
Diğer edatlar:

İsimleri türlü yönlerden belirten niteleyen sözcüklere sıfat denir.
Sıfatlar iki gurupta incelenir
A)Niteleme Sıfatları
B)Belirtme Sıfatları:dört gurupta incelenir.
1)İşaret Sıfatları
2)Soru Sıfatları
3)Belgisiz Sıfatlar
4)Sayı Sıfatları
A)Niteleme Sıfatları: Kendinden sonra gelen ismin rengini, kokusunu,biçimini gösteren sıfatlara denir. Nasıl sorusunu sorarak buluruz.
*büyük adam, kötü iş, iyi insan, derin düşünce, akılı çocuk
B)Belirtme Sıfatları:
1.İşaret Sıfatları :Nesneleri göstererek belirten sıfatlarlardır.
Bunlar şunlardır:bu,şu,o
*Bu araba senin mi? (Sıfat)
*Bu benim (Zamir)
*Şu adamı tanır mısın? (Sıfat)
*Şu bizim sınıfta (Zamir)
*O şehri hiç görmedim (Sıfat)
*O,yürüyerek geldi (Zamir)
2.Soru Sıfatları :İsimleri soru yönünden belirten sıfatlardır.
Hangi okula gidiyorsun?
Sınava kaç ay kaldı?
Nasıl bir dünya istersin?
3.Belgisiz (Belirsizlik) Sıfatlar:Bir nesneyi ona kesinlik
kazandırmadan belirten sıfatlardır.
*Bütün insanlar biliyor
*Başka gün görüşelim
*Bazı kimseler çalışmıyor
*Her anne fedakardır
*Kimi öğrenciler okula gelmiyor
4.Sayı Sıfatları:Bir nesnenin sayısını belirten sıfatlara denir.
Sınava üç ay kaldı
İkinci sınıfa gidiyor.
Üçer kişi çağır.
ADLAŞMIŞ SIFATLAR :Niteleme sıfatlarının önündeki isim düşerse adlaşır buna da adlaşmış sıfat denir.
Genç insanlar dinamik olur >> Gençler dinamik olur.
Tembel öğrenciler çalışmaz >>Tembeller çalışmaz.
PEKİŞTİRME SIFATLARI :Sıfat olan kelimenin ilk sesli harfine kadar olan kısım alınır.Bu kısım m,p,r,s seslerinden uygun olanı pekiştirilir.Elde edilen bu kısım sıfatın başına getirilir.
Yeşil köy Yemyeşil köy
Düz yol Dümdüz yol
Temiz oda Tertemiz oda
Kırmızı elma Kıpkırmızı elma

ZARFLAR (BELİRTEÇLER)
Fiilerin fiilimsilerin sıfaların ya da kendisi gibi zarf olan sözcüklerin anlamlarını “yer-yön, ölçü-miktar, durum, zaman ve soru” kavramlarıyla açıklayan sözcüklerdir.
1)DURUM ZARFLARI
Fiilleri veya fiilimsileri, nitelik, sebep, kesinlik, olasılık, yineleme, yaklaşıklık gibi anlamlarla belirten zarflardır.Fiile nasıl sorusunu sorarak buluruz.
*Manş denizini yüzerek geçti (N)
*Bu gece yıldızlar pırıl pırıl yanıyordu (N)
*Öfkeyle kalkan, zararla oturur.(N)
*Ağlamaktan göz pınarları kurudu (S)
*Tüm bu acılara onu sevdiği için katlanıyor(S)
*Seven bu gönül seni asla terk etmeyecek(K)
*Bahar rüzgarının şarkısı hiç susmaz burada (K)
*Şu an belki kuşlar bizim şarkımızı söylüyordur(O)
*Adana ‘ya geldiğinde herhalde bizimle kalır(O)
UYARI:Bazı durum zarflarını niteleme sıfatları ile karıştırmamak gerekir.
*Büyük insanlar her zaman büyük düşünür.
*Soğuk insanlara ben de soğuk davranırım
*İyi bir üniversiteyi kazanmak için sınavlara iyi çalışmalısın.
2)YER-YÖN ZARFLARI (Nere(ye)?)
Fiilleri veya fiilimsileri yer-yön bakımından belirten zarflardır.
*Aşağı tükürsen sakal,yukarı tükürsen bıyık.
*Küçücük çocuğu hemen yukarı çıkardık.
*Odasının penceresinden içeri baktım.
*Biraz yürüdükten sonra geri dönmüş.
*Araba çok fazla ileri gitmiş.
*Az beri gelirsen arkadaşında oturur.
UYARI:Yer-yön zarfları çekim eki alırsa adlaşır.
*Işık,perdenin kenarından içeri sızıyordu.(Z)
*Işık,perdenin kenarından içeriye sızıyordu.(A)
UYARI:Bazı yer-yön zarflarını işaret sıfatları ile karıştırmamak gerekir.
*Aradığını yukarı katta bulamayınca yukarı çıkmış.
*Aşağı mahallede gürültü olunca,apartman sakinleri aşağı inmiş.
*İçeri zili çalınca öğrenciler içeri girdi.
3)ZAMAN ZARFLARI (Ne zaman?)
Fiillerin veya fiilimsilerin anlamını zaman bakımından sınırlandıran sözcüklerdir.
*Onu daha önce hiç böyle görmemiştim.
*Mehtabı seyrederdik geceleyin buralarda.
*Bu akşam rüyamda Leyla’yı gördüm.
*Biz her gece uğultularını dinlerdik rüzgarların.
*Benim doğduğum köyleri geceleri eşkıyalar basardı.
*Bugün çalışan,yarın rahat eder.
UYARI:Bazı zaman anlamlı sözcükler belirtme durum ekini alırsa adlaşırlar.
*Bu akşam akşamı seyredeyim bakışlarında.
*Ne sabahı göreyim,ne sabah görüneyim.
4)ÖLÇÜ-MİKTAR ZARFLARI (Ne kadar)
Fiilleri,fiilimsileri,sıfatları veya kendisi gibi zarf olan sözcükleri ölçü-miktar bakımından sınırlandıran sözcüklerdir.
*Çok bilen çok yanılır.
*Sen burada biraz bekle.
*En güzel yıllarımı onun için harcadım.
*Daha güzel bir dünya için çok çalışmalıyız.
*Sahilde fazla güneşlendiği için yanmış.
*Soruları çözerken daha dikkatli olmalısın.
UYARI:Bazı nicelik zarflarını sayı sıfatları ile karıştırmamak gerekir.
*Çok insan bunu başarmak için çok çalışıyor.
*Fazla para insanı fazla rahatsız eder.
UYARI: “Daha” sözcüğü bir fiilin önünde olduğunda zaman zarfı,kendi gibi zarf olan bir sözcüğün önünde olduğunda ölçü-miktar zarfı olur.
*Daha iyi bir insanı bulabilmek için daha evlenmemiş.
*Bizimle daha sakin konuşuyordu.
*Eve daha gelmemiş.Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir
5)SORU ZARFLARI
Fiilleri ya da fiilimsileri soru yoluyla açıklayan sözcüklerdir.
*Ne zaman bu hayaller bir gün gerçekleşecek?
*Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
*Bu viran yerde nasıl yaşıyorsunuz?
*Yolun bitmesine ne kadar kaldı?
*Ne zaman bir köy türküsü duysam,
Şairliğimden utanırım.”
*Niçin gökyüzü bu kadar mavi görünür?
*Neden saçların beyazlamış arkadaş?
UYARI: “Ne” soru sözcüğü cümle içinde soru sıfatı ve soru zamiri olarak kullanılacağı gibi soru zarfı da olabilir.
*O karanlık sularda ne gördün?(Zamir)
*Hiçbir şey olmamış gibi ne susuyorsun?(Zarf)
*Benimle ne konuda konuşacaksın?(Sıfat)
*Gel ecel,ne korkarsın sarı çehremden benim?
*Aşık dediğin Mecnun misali kördür,
Ne bilsin,alemde ne mevsimdir.(Zarf-zamir)
*Ne ağlarsın benim zülfü siyahım.(Zarf)
*Şu dünyada ben ne insanlar gördüm.
UYARI: “Nasıl” soru sözcüğü bir ismi belirtirse soru sıfatı, fiil ya da fiilimsiyi belirtirse soru zarfı olur.
*Onun nasıl bir insan olduğunu nasıl anlayabilirim?
*Gurbette nasıl bir hayat sürdüğünü nasıl bilmiyorsun?

İsimlerin yerine kullanılan sözcüklerdir.Bütün zamirler sıfatlardan farklı olarak isim çekim eki alabilir.
A)Kişi (Şahıs) Zamirleri:
Sadece insan isimlerinin yerini alan zamirlerdir.
*Ben, sen, o;biz, siz, onlar.
*Görüyorum beni okşayan gözlerindeki geceyi.
*Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
* “Bana kucaklarında seni getiriyorlar;
Ben de sonra o seni getiriyorum sana.”
*Mavi denizlerin ötesinde bulacağım seni .
*Bizim buralarda her yıldız kaydığında biri ölür.
*Sizler bu ülkenin geleceğisiniz.
* Ben senin en çok bana yansımanı sevdim.
*Biz her gece uğultularını dinlerdik rüzgarların.
*Güneş,sadece onun gözlerinde doğardı.
*Onun yüreğinde sevgi çiçekleri açardı.
*O,bu davaya yüreğini koymuştu.
*Zor durumda kaldığında onlar yardım ediyordu.
UYARI: “O” ve “onlar” zamirleri bir insanı anlatıyorsa kişi zamiri,insan dışındaki bir varlığı anlatıyorsa işaret zamiri olur.
*Onu çöpe atan ondan başkası olamaz.
*Onu bu yörede sadece onlar dokur.
NOT:Şahıs zamirleri ile isim tamlaması kurulabilir.Bu durumda şahıs zamiri sadece tamlayan olabilir.
*Benim denizlerim senin gözlerindir.
*Akşamı seyredeyim senin bakışlarında.
*Bizim atalarımız bu topraklarda bir tarih yazdı.
UYARI:Şahıs zamirleri kesinlikle iyelik eki almaz.
*Dönüşlülük Zamiri: “Kendi” zamiridir.Bu zamir,cümlede asıl şahıs zamirinin yerine kullanıldığı gibi,yerine kullanıldığı şahıs zamiriyle de yan yana olabilir.Bu durumda anlatım pekiştirilmiş olur.
*Bu evi ben temizledim.
*Bu evi kendim temizledim.
*Bu evi ben kendim temizledim.(pekiştirilmiş)
*Yol aldım sevdalarda kendimi bulmak için.
*Kendini bir de arkadaşının yerine koy.
*Şu dünyada ne yaparsak kendimize yaparız.
*Beni çağırmadınız,kalkıp ben kendim geldim.
B)İşaret (Gösterme) Zamirleri:
İsimlerin yerini işaret yoluyla alan zamirlerdir.
*Bu, şu, o;bunlar, şunlar, onlar;öteki, beriki, şöyle;böyleleri, öylesi.
*O,bu yörenin en meşhur yemeğidir.
*Duvardaki yazıları bu yazdı.
*Bu,bir büyük şanlı mazinin hatırasıdır.
*Bunlar her sabah aynı otobüse binerler.
*Ötekini bilmiyorum ama beriki işin farkında değil.
*Şunları kimsenin görmeyeceği bir yere koy.
NOT: “Böylesi-böyleleri”, “şöylesi-şöyleleri” biçimindeki zamirlere “tarz anlamlı zamirler” de denir.
*Böyleleriyle fazla samimi olmayacaksın.
*Ömrümde böylesini görmedim.
*Şöyleleri ham karpuzdur.
C)Belgisiz Zamirler:
İsimlerin yerini belirsiz şekilde (kişi,işaret) karşılayan zamirlerdir.
*Bazıları,kimileri,hiç kimse,kimse;herkes,birkaçı,biri,hepsi;tümü,başkaları,hiçbiri,birçoğu.
*Bazıları futbol,bazıları basketbol oynar.
*Hiçbirimiz ondan bu davranışı beklemiyorduk.
*Kimseye haber vermeden evden ayrıldı.
*Hiç kimse senin nazını çekmeye mecbur değil.
*Bu ailede herkes kendi dünyasında yaşıyor.
*Başkalarının ne dediği beni ilgilendirmez.
*Biri yer,biri bakar kıyamet ondan kopar.
*Meclisin aldığı karara birçoğu tepki gösterdi.
D)Soru Zamirleri:
İsimlerin yerini soru yoluyla alan zamirlerdir.
*Ne?, kim?;nereye?, kime?;hangisi?, kaçı?
*Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
*Kimdir bana gülen yeşillik balkonundan?
*Nereye baksam hep seni hatırlıyorum.
*Şu dünyada insan kime güvenebilir ki?
*Bunca zamandır ne konuştunuz?
*Elindeki makası nereye koyduğunu bilmiyor.
*Elindeki kitaplardan hangisini aldın?
E)İlgi Zamiri (-ki):
Ek halinde olup kendinden önceki bir sözcüğün yerini tutar.
*Senin ki can da bizim ki patlıcan mı?
*Tencerenin dibi kara senin ki benden kara.
UYARI:İlgi zamiri olan –ki’yi bağlaç olan ve sıfat yapan –ki ile karıştırılmamalıdır.
*Evdeki hesap çarşıya uymaz.
*Şemsiyen yoksa benimkini alabilirsin.
*Ben ki o gri karmaşadan aldım yağmurlu yüzümü.
F)İyelik Zamiri:
Ek halinde olup üzerine geldiği varlığın hangi şahsa ait olduğunu bildirir.Bunlar aynı zamanda iyelik ekleridir.
*Sana gül getirdim gönlümün bahçesinden.
*Ölüm siyah bir tütsü yakıyor gözlerimde.
*Yüzün bir kır çiçeği gibi usulca söner.
*Bir gül yaprağıyla örtüldü üstümüz.
*Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
*Mutluluk başınızı bir dost omzuna dayamaktır.

BAĞLAÇLAR
Cümleleri veya aynı görevdeki sözcükleri birbirine bağlayarak aralarında anlam ilgisi kuran sözcüklere denir.
“İLE” – “VE” BAĞLAÇLARI
Aynı görevdeki sözcükleri birbirine bağlar.
—Evin ve bahçenin kapısı açıktı.(Tamlayan)
—Bu radyo Adana’da ve Mersin’de yayın yapıyor.(D.T)
—Akşam arkadaşıma gideceğim ve her şeyi anlatacağım.
—Cehennemle cenneti bu dünyada yaşadık.(Nesne)
—Evle okul arasında mekik dokuyor.(Tamlayan)
—Annesiyle babası yarın bize gelecek.(Özne)
Uyarı:Biri bağlaç diğeri edat olan iki çeşit “ile” vardır.Bir cümlede “ile”nin yerine “ve”yi getirebiliyorsak bağlaç, getiremiyorsak edattır.
—“Bazen yandık bazen menekşelerle söyleştik.(Edat)
—“Kazaklarla ceketi parayla aldım.(B-E)
“DE” BAĞLACI
*Eşitlik, gibilik anlamı katar.
—O filmi ben de seyrettim.
—Bence Aslı da bu işten anlamıyor.
*Abartma anlamı katar.
—Çocuğun okuduğu şiir de şiirdi hani.
—Aldıkları araba da araba yani.
*Küçümseme anlamı katar.
—Sen sınavı kazanacaksın da ben göreceğim.
—Sanki bu işten anlıyorsun da konuşuyorsun.
—Büyüyecek de adam olacak da bize bakacak.
*Sitem anlamı katar.
—Okula kadar geldin de bir selam vermedin.
—İzmir’e kadar geldin de yanıma uğramadın.
*Şaşma,inat,sebep, korkutma anlamı katar.
—Kardeşin de mi bizimle gelecek?(Şaşma)
—Ufaklık, kalemi vermem de vermem,diyor.(İnat)
—Ailesiyle kavga etti de evi terk etti.(Sebep)
—Dışarı çık da göreyim.
*Ama, fakat anlamında kullanılır.
—Pansiyona kaydını yaptı da yerleşmedi.
—Bize gelmiş de fazla kalmamış.”
Uyarı:Türkçede biri bağlaç diğeri hal eki olan iki çeşit “de” vardır. “De”yi cümleden çıkardığımızda cümlenin yapısı bozulursa ektir bitişik yazılır, bozulmazsa bağlaçtır ayrı yazılır.
—Bakkalda sebze de satılıyormuş.
—Ayşe de okulda kalmış.
“AMA” , “FAKAT” BAĞLACI
*Karşıt anlamlı iki cümleyi birbirine bağlar.
—Sınava çok iyi hazırlandı ama üniversiteyi kazanamadı.
—Her sabah spor yapıyor ama zayıflayamıyordu.
*Koşul, pekiştirme anlamı katar.
—Dışarı çıkabilirsin ama eve erken döneceksin.
—Seninle sinemaya gelirim ama işim olmazsa.
—Bu kitabı sana alacağım ama okuyacaksın.
—Dışarıda soğuk ama çok soğuk bir hava var.
—Büyük ama çok büyük bir bahçesi vardı.
“ANCAK” ,“YALNIZ” BAĞLACI
*Ama, fakat anlamında kullanılıyorsa bağlaç,
* Bir tek,sadece anlamında kullanılıyorsa edat,
* Önündeki ismi niteliyorsa sıfat,
* Fiili niteliyorsa zarftır. Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir
—Geziye yalnız bizim sınıf katıldı. (edat)
—Bu adam evde yalnız yaşıyor. (zarf)
—Yalnız insanlar hayata karamsar bakarlar. (sıfat)
—Onunla konuşurum yalnız fikrim yine de değişmez.(bağ)
—Bu işin üstesinden ancak sen gelirsin. (edat)
—Yoğun trafikte işe ancak yetişebildim. (zarf)
—Bütün gün evde yalnızdım. (adaşmış sıfat)
—Filmi seyredebilirsin ancak yarın erken kalkmalısın.(b.)
“Kİ” BAĞLACI
*Özneyi pekiştirir.
—Ben ki yedi iklimin padişahıyım.
—Sen ki Fransa eyaletinin valisisin.
*Neden-sonuç vardır.
-–Günü kötü geçmiş ki çok kızgın görünüyor.
—Sana değer veriyorum ki seninle konuşuyorum.
*Kuşku,yakınma,şaşma,amaç-sonuç, tahmin
—Beni tanımıyorsun ki…(Yakınma)
—Kafamı bir kaldırdım ki onu karşımda gördüm.(Şaşma,)
—Arabayı o çizmiş olabilir mi ki?(Kuşku)
—Sana iş buldum ki kimseye muhtaç olmayasın.(A-S)
—Geç saatlere kadar çalışmış olmalı ki sabah uyanamamış. (tahmin)
“HEM…HEM” BAĞLACI
Karşılaştırılan iki unsurun hepsi anlamını vermektedir.Eş görevli sözcükleri bağlar.
—Hem arabayı hem evi üzerine alacakmış.(Nesne)
—Hem ucuz hem kaliteli ayakkabı satıyor.(Sıfat)
—Hem çalışıyor hem üniversite okuyor.(Cümle)
NE…NE BAĞLACI
Cümleyi anlamca olumsuz yapar.Karşılaştırılan iki unsurun hiçbiri anlamını verir.
*Sallanmaz o kalkışta ne bir mendil ne bir kol.(Özne)
*Adam kızını ne arıyor ne soruyor. (yüklem)
*Ne kızı veriyor ne dünürü küstürüyor. (cümle)
*Bu konu ne seni ne beni ilgilendirir. (nesneyi)
NOT: İki karşıt sıfatı birbirine bağlarsa “ikisinin arası, ortası” anlamı verir.
· Kız ne zayıf ne şişman biriydi.
· Konuşan adam ne uzun ne kısaydı.
ya… ya bağlacı:
Karşılaştırılan unsurlardan birini ifade etmek için kullanılır.
· Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin. (cümleleri)
· Aynayı ya Ayşe ya Özlem kırmıştır. (özne)
· Ya salonun ya mutfağın penceresi kırıldı. (tamlayan)
· Takıma ya beni ya onu alacaksın (nesneyi)
DİĞER BAĞLAÇLAR
—Ogün okula gelemedim çünkü çok hastaydım. (sebep)
—Bu maçı kazanacağız hatta şampiyon
olacağız.(pekiştirme)
—Mademki söz verdin, sözünü tutacaksın.
—Bu mağazada elbiseler çok güzel üstelik çok ucuz.
—Sanki dağları sen yarattın.
—Meğer bütün evi o dağıtmış.
—Eğer kardeşine uğrarsan selamımı söyle.
—Çok geç kaldılar; yoksa kaza yaptılar.
—Ders çalışmıyor; üstelik yaramazlık yapıyor.
—Önce bunlardan yani çok iyi bildiğiniz sorulardan başlayın.
—Bizde yahut sizde çalışabiliriz.
—İster yazarsın ister yazmazsın.

Türk alfabesindeki harfler, gösterdikleri seslerin ağızdan çıkışına göre “ünlü” (sesli) ,”ünsüz” (sessiz) diye ikiye ayrılır.
ÜNLÜ HARFLER
1. Türkçede 8 ünlü harf vardır: “a, e, ı, i, o, ö, u, ü”
Bunlar ağızdan çıkış durumlarına göre,
a) Kalın-ince ünlü: Ünlü,dil ağızda geriye doğru çekilerek çıkmışsa kalın ünlü adını alır.Bunlar “a, ı, o, u” ünlüleridir.
Ünlü, dil ağızda öne doğru bir durum alarak çıkmışsa ince ünlü adını alır. Bunlar “e, i, ö, ü” ünlüleridir.
b) Düz-yuvarlak ünlü: Ünlü,ağızdan çıkarken dudaklar düz durumdaysa düz ünlü adını alır. Bunlar “a, e, ı, i” ünlüleridir.
Ünlü, ağızdan çıkarken yuvarlak bir durum alıyorsa yuvarlak ünlü adını alır. Bunlar “o, ö,u, ü” ünlüleridir.
c) Geniş-dar ünlü: Ünlü,ağızdan çıkarken çene açıksa ünlüler geniş ünlü adını alır. Bunlar “a, e, o, ö” ünlüleridir.
Ünlü ağızdan çıkarken çene daha az açılıyorsa ünlüler dar ünlü diye adlandırılır. Bunlar “ı, i, u, ü” ünlüleridir.
Türkçeyi diğer dillerden ayıran özelliklerin başında ses uyumları gelir. Türkçede dört çeşit ses uyumu vardır:
1- BÜYÜK ÜNLÜ UYUMU (Kalınlık-incelik, artlık-önlük uyumu)
Sözcükteki tüm ünlülerin kalınlık ve incelik bakımından gösterdiği uyumdur.
* Bir sözcüğün ilk ünlüsü kalınsa öteki ünlüleri kalın, ilk ünlüsü ince ise sonrakiler de ince olur.
Anlayışınızdan, soyunuz; sevgisiyle, güzelliğinizden.
* Büyük ünlü uyumu yalnızca Türkçe sözcükler için geçerlidir. Kimi kuraldışı durumları da vardır.
anne (ana) , kardeş (karındaş), elma (alma), helva (halva) … sözcükleri Türkçedir. Bu durum, bu sözcüklerin incelmesinden kaynaklanır.
* Tek heceli sözcüklerde bu uyum aranmaz. (tok,gel,bak …)
* Yabancı sözcükler bu uyuma uymaz.
çiroz, telefon, edebiyat, sosyoloji,televizyon,aferin ,meydan,kıyafet …
*Bileşik sözcüklerde çoğunlukla bu uyum aranmaz.
yapıvermek, gecekondu, ilkokul,açıkgöz,külbastı …
Eklerde Büyük Ünlü Uyumu
Ekler eklendikleri sözcüklerin ünlülerine göre uyum sağlar.
Eklerin inceliği ve kalınlığı köke göre değişir,incelir,kalınlaşır.
Örn: defter-ler, kapı-lar, sıra-lar
NOT:
* Türkçe olmayan sözcüklere gelen ekler, son ünlüye göre uyum gösterirler.
Örn: Kalem-ler, cüzdan-lar,kitap-lık,kalem-lik …
* Kimi ekler,büyük ünlü uyumuna uymaz.
-yor : isti-yor (iste-yor değil) Ulama eki alır.
oturu-yor, arı-yor …
-leyin: sabah-leyin (sabah-layın değil)
-ki: akşam-ki (akşam-kı değil)
bazı sözcüklerde yuvarlaklaşır dünkü,öbürkü
-gil: Hasangil (Hasan-gıl değil)
-ken: uyurken (uyur-kan değil)
-ımtrak: yeşilimtrak yeşil-ımtrak değil) Bu ekin yalnız i ünlüleri değişir. Mor-umtrak
-deş: kardeş (kar-daş değil)
2- KÜÇÜK ÜNLÜ UYUMU (Düzlük-yuvarlaklık uyumu)
Ünsüzlerin düzlük-yuvarlaklık,darlık-genişlik bakımından uyumudur.
* Düz ünlülerden sonra düz ünlüler gelir.
kapıcı,pencere,sıralamak
* Yuvarlak ünsüzlerden sonra düz-geniş,dar-yuvarlak gelir.
övünç,borazan,çopur
* Türkçede o,ö sesleri sadece ilk hecelerde bulunur.
* -yor eki,uyumu bozar,-yor’ dan sonra gelen ekler bu eke uyar.
duru-yor-du ,ötü-yor-du, geli-yor-du
3- ÜNSÜZ UYUMU
Türkçe kelimelerde tonlu (sedalı) ünsüzler (b, c, d, g, ğ, j, l, m, n, r, v, y, z) tonlu ünsüzlerle; tonsuz (sedasız) ünsüzler (ç, f, h, k, p, s, ş, t) tonsuz ünsüzlerle yan yana gelebilir. Buna ünsüz uyumu veya ünsüz benzeşmesi denir. Örnek: aş-çı, at-kı, iş-çi, taş-tan, Türk-çe.
4- ÜNLÜ – ÜNSÜZ UYUMU
1- Türkçe kelimelerde kalın ünsüzlerinin kalın ünlülerle (a, ı, o, u); ince ünsüzlerinin ince ünlülerle (e, i, ö, ü) aynı hecede bulunmasından ortaya çıkan bir uyumdur. Yani, a, ı, o, u ünlüleri g, k, ĺ ünsüzleriyle; e, i, ö, ü ünlüleri ġ, k, l ünsüzleriyle aynı hecede bulunmazlar. Bozgun, kuzgun, kapı, kırağı, tatlı; görüntü, gezi, güneşlik kelimelerinin söylenişine dikkat edilirse g, ğ, k, l seslerinin buradaki örneklerde aynı sesler olmadığı sezilebilir.
2- Türkçede o, ö ünlüleri (-yor eki dışında) sadece ilk hecede bulunur. İlk hece dışında o, ö sesleri olan kelimeler yabancı asıllıdır: balkon, biyografi, fizyoloji, konsol, konsültasyon, monitör, otomobil, profesör, traktör.
3- Türkçede uzun ünlü yoktur. İçinde uzun ünlü bulunan kelimeler yabancı asıllıdır: câhil, mâvi, millî, nâhoş, perîşân, şâir, târîh, vazîfe.
Bazı ses olaylarıyla ortaya çıkan â < ağa, âbi < ağabey, pekî < pek iyi, ile vârolmak, yârın kelimeleri istisnadır.
4- İnce a ve ince l sesleri yoktur: harften, hakikate, saati, sıhhatli, şefkâtini; alkollü, hâlâ, hayâl, normalde, plân. Örneklere dikkat edilirse kelimelere getirilen eklerin ünlü uyumuna uymadığı görülür.
5- Arapçadaki ayın ve hemze sesleri, Türkçede olmadığı için bunlar söylenmez, düşürülür. Bu seslerden önce ünlü olması durumunda ünlü, uzun okunur: bāzen, mānā, mēmur, şāir,tēsir, yâni. Arapçadan alınan kelimelerdeki ayın ve hemze kesme işaretiyle gösterilir. Ancak anlam karışıklığı olmayacak kelimelerde bunların kesmeyle yazılmasından -son zamanlarda- vazgeçilmiştir: san’at, ma’nâ, meb’ûs, me’mûr, neş’e, te’sîr, te’sîs > sanat, mana, mebus, memur, neşe, tesir, tesis.
6- Dilimizde iki ünlü yan yana gelmediği için ünlüyle biten kelimeler, ünlüyle başlayan ekler aldığı zaman araya y koruyucu ünsüzü girer: iki – y – e, soru – y – u, bekle – y – en, söyle – y –ecek.
Yan yana iki ünlünün bulunduğu kelimeler alınmadır: aile, ait, fail, fiil, muamele, şair, şiir, reis vb. gibi.
7- Türkçe bir hecede ancak bir ünlü bulunur. Aynı hecede iki ünlünün bulunduğu kelimeler alınmadır: kau-çuk, kua-för, koo-peratif, sua-re.
8- Kelime kökünde ikiz ünsüz (şedde) yan yana bulunmaz: dikkat, himmet, şedde, bakkal, dükkan, millet, teşekkür.
Anne (<ana), belli, bellemek, elli (<elig) kelimeleri istisnadır.
9- Kelime kökünde ikiden fazla ünsüz yan yana gelmez: Elektrik, kontrol, quartz, sfenks, strateji, thyssen…gibi kelimeler batı kaynaklı dillerden alınmadır. Türkçe, sertlik gibi örneklerde yan yana gelen üç ünsüzden ikisinin kelime köküne, üçüncüsünün eke ait olduğuna dikkat ediniz.
10- Türkçe heceler ve kelimeler iki ünsüzle başlamaz: blok, bravo, grup, klâsik, kral, kontrat, spor, stop, stres, plâj, program, tren,…gibi kelimeler, başka dillerden alınmadır. Ağızlarda bu iki ünsüz arasında bir ünlü türetilir: kıral, sipor, tiren,…
11- Türkçede kelime başında c, ğ, l, m, n, ñ, r, z sesleri bulunmaz. Çocuk dili kelimeleriyle (cici, mama, meme, ninni,…) nine ve ne ile ne’denyapılan kelimeler (nasıl (<ne asıl), ne, neden, nere, nereden, nereye, nice, niçin, nine, nitelik kelimeleri istisna oluşturur.
Alınma kelimelere örnekler: cam, can, cehennem, lâf, limonata, lira, makine, marul, metal, naylon, nohut, numara, reçel, romantik, rol, vakum, vaziyet, vazo, zaman, zarar, zor, zeytin.
12- Türkçe kelimelerin sonunda b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz. Alıntı kelimelerdeki bu sesler sert karşılıkları olan p, ç, t, k ünsüzlerine çevrilir: Ahenk (< âheng), fert (< ferd), ihraç (< ihrâc), kitap (< kitâb), kalp (<kalb), levent (< levend).
Kelimenin ünlüyle başlayan bir ek alması hâlinde sert ünsüzler yumuşayarak eski şekline döner: ihtiyâc > ihtiyaç > ihtiyacı; mektûb > mektup > mektuba, reng > renk > rengi gibi.
Ad, sac, od, öd gibi kelimeler istisnadır.
13- Türkçede f, h, j, v sesleri bulunmaz: Fal, film, filiz, fizik; hakikat, hamur, havlu, jeton, jüri, pijama, plâj; vicdan, vida gibi kelimeler alınmadır. Yabancı dillerden alınan kelimelerde görülen j sesi halk ağzında c olarak söylenir. Türkçe kelimelerdeki v sesi, ya b’den, ya g/ğ’dan değişmiştir ya da vur- örneğinde olduğu gibi türemiştir: öfke (<öbke), yufka (< yubka);dahi (< takı), han (< kan), hatun (< katun), hani (< kanı); ev (< eb), var- (< bar-), ver- (< bir) döv- (< döğ-) vur- (<ur-), ev (< eb).
14- Hece ve kelime sonunda, aşağıdaki ünsüz çiftleri dışında ünsüz grupları bulunmaz:
-lç, -lk, -lp, -lt: ölç; ilk, kalk; alp, kulp; alt, bunalt, salt.
-nç, -nk, -nt: dinç, genç, gülünç, sevinç; denk; ant, kunt.
-rç, -rk, -rp, -rs, -rt: sürç, burç; bark, görk, Türk; sarp, serp; sars, pars, ters;art, kart, kurt, ört, yırt, yurt,yoğurt.
-st: ast, üst.
Aşk, arş, çift, disk, felç, film, fötr, harf, lüks, misk, modernizm, popülizm, risk, şevk, tolerans gibi kelimeler, Türkçenin bu ses özelliğine uymayan alınma kelimelerdir.
Arapçadan ve batı dillerinden alınan kelimelerden bu ses özelliğine uymayanlar, araya bir ünlü getirilmek suretiyle Türkçeye uydurulmuştur. Bunlara ünlüyle başlayan bir ek veya kelime gelirse türetilen ünlüler düşer: akıl (< akl) – aklı, fikir (<fikr) – fikre, ömür (<ömr) – ömrü, seyir (<seyr) – seyret-, şükür (< şükr) – şükretmek; film (< film), lüküs (< lüks), moderin (< modern).
15- I ünlüsü Türkçeye özgüdür. Batı dillerinin pek çoğunda, Arapçada ve Farsçada ı yoktur: Çıkış, ılık, sıcak, yıldırım, yıldız gibi kelimeler Türkçedir.
16- Tabiat taklidi kelimeler için ses özellikleri açısından herhangi bir sınırlama yoktur. Bunlar hangi sesle başlarsa başlasın, içinde hangi ses bulunursa bulunsun Türkçe kabul edilir: dank, fıs fıs, fingirti, fiskos, fokurtu, hışırtı, hoppala, horultu, lak lak, lıkır lıkır, melemek, miyavlamak, oh, öf, püf, püfür püfür, rap rap, şırıl şırıl, vıdı vıdı, vızır vızır, zırıl zırıl, zonklamak.
17- Çocuk dili kelimelerinde de ses özellikleri aranmaz: baba, bibi, cici, dede, lala, kaka, nene, mama, meme,…
Türkçeye, diğer dillerden giren kelimelerin pek çoğu bu ses özelliklerinden birine veya birkaçına uymaz. Dolayısıyla Türkçenin ses özelliklerini bilenler, sözlüğe bakmadan kelimenin Türkçe olup olmadığını (tesadüfen uyanlar dışında) kolaylıkla anlayabilirler. Aşağıdaki kelimeler, karşılarında sıralanan sebeplerden dolayı Türkçe değildir:
Vilâyet :
1. Ünlü uyumu yok.
2. â uzun ünlüsü var.
3. v sesi var.
Monitör :
1. Başta m sesi var.
2. Ünlü uyumu yok.
3. İlk heceden sonra ö sesi gelmiştir.
Heyecân:
1. h sesi var.
2. Ünlü uyumu yok.
3. Uzun ünlü var.
Mürâcaat :
1. Ünlü uyumu yok.
2. Başta m sesi var.
3. İki ünlü yan yana gelmiştir.
4. Uzun ünlü var.
Teşekkür :
1. Düzlük – yuvarlaklık uyumu yok.
2. İkiz ünsüz var.

|
DÜZ |
YUVARLAK |
||||
|
GENİŞ |
DAR |
GENİŞ |
DAR |
||
|
KALIN |
A |
I |
O |
U |
|
|
İNCE |
E |
İ |
Ö |
Ü |
|
Büyük Ünlü Uyumu:
Sözcüğün ünlüleri arasındaki kalınlık incelik uyumudur. İlk hecedeki ünlü kalınsa diğer ünlüler de kalın,inceyse diğerleri de ince olur.
Ör: Çocuklar, beklemişler…Karışık gelmişse BÜU’ya uymaz.Ör:İnsan, kalem,kitap…
→Aslen Türkçe oldukları halde sonradan uğradıkları ses değişikliği nedeniyle BÜU’ya uymayan kelimeler de vardır.Ör:Kardeş (kardaş), elma (alma), anne (ana)…
→Türkçede bazı ekler BÜU’yu bozar:
☻-ken : bakarken
☻-ki : akşamki
☻-leyin : sabahleyin
☻-gil : dayımgil
☻-imtırak :sarımtırak
☻-daş :meslektaş
☻-yor :bekliyor
→Türkçede ilk heceden sonra o, ö ünlüleri bulunmaz.-yor eki hariç.
→Yabancı sözcüklerde, birleşik kelimelerde ve tek hecelilerde BÜU aranmaz: ilkbahar, petrol, tek…
→ BÜU’ya uymayan kelimelere gelen ekler kelimenin son hecesindeki sese uyar:insanın…
Küçük Ünlü Uyumu:
Kelimenin ünlüleri arasındaki düzlük-yuvarlaklık uyumudur. Buna göre:
→İlk ünlü düzse (A,E,I,İ ) diğerleri de düz,
→İlk ünlü yuvarlaksa (O,Ö,U,Ü) sonraki
→ ya düz geniş (A,E)
→ya da dar yuvarlak (U,Ü) olarak gelir. Başka bir ifadeyle:
“Balıkesir” → “Balıkesir”
“Koyun ölür” → “Tavuk güler”…
ÖR: bekledim, kömürlük, gövdesi, umursamaz, tarafsızlık, yorgunluktan
→KÜU kelimenin tamamında değil, komşu iki hece arasında aranır: yumurtacı, yuvarlaklık, görebilmişti…
→ Yabancı sözcüklerde, birleşik kelimelerde ve tek hecelilerde KÜU aranmaz.
→-yor eki KÜU’yu devamlı bozar:olmuyor.
→Aslen Türkçe olduğu halde KÜU’ya uymayan kelimeler de vardır:Tavuk, kabuk, kavun, yamuk, çamur…Bunlarda “b,m,v” dudak ünsüzlerinin yuvarlaklaştırıcı etkisi vardır.
→BÜU’ya uymayan kelimeler KÜU’ya uysa bile uymaz sayılır:Kalem,insanlık,
ÜNSÜZLER:
|
|
SERT |
YUMUŞAK |
|
|
SÜREKLİ |
F, H, S, Ş |
Ğ,J,L,M,N,R,V,Y,Z |
|
|
SÜREKSİZ |
P, Ç, T, K |
B, C, D, G |
|
|
|
|
|
|
SES OLAYLARI
A.Ünsüz değişimi / Yumuşaması: Sonunda “p,ç,t,k” sert ünsüzleri bulunan kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldığı zaman sonlarındaki sert ünsüzler yumuşayarak “b,c,d,g/ğ” olur.
Ör:Ağaç-ı→ağacı
Kitap-ı→kitabı
Git-en→giden
Renk-i →rengi
Yürek-i→yüreği
→Bazı birleşik kelimelerde de yumuşama görülebilir:Kayıp-et→kaybet-
Kayıt-ol→kaydol-,Kayıp-ol→kaybol
!!! Kasıt-et-→kastet- !!!
→Tek heceli kelimelerin bir kısmı bu kurala uymaz:
Tek-il→tekil İç-i→içi
İlk-in→ilkin Maç-a→maça
Saç-a→saça Seç-enek→seçenek
Sat-ıl-→satıl- Yat-ır-→yatır-
Ek-in→ekin Bak-ıcı→bakıcı
İç-ecek→içecek ot,et,süt,tek…
→Bazılarıysa uyar:Taç,dip,uç,kap,renk, çok…..
→Yabancı asıllı kelimeler genellikle bu kurala uymaz: Devlet-in→devletin, millet-e→millete, hukuk-un→hukukun.
!! layık-ı→layığı;layık-ıyla→layıkıyla!!
→Özel isimlerdeyse söyleyişte olsa bile yazıda gösterilmez:Mahmut-u, Ahmet-i
Sinop-a….
Ünsüz Benzeşmesi / Sertleşmesi:
Sonunda f,s,t,k,ç,ş,h,p ünsüzleri bulunan buluna kelimeler “c,d,g” yle başlayan bir ek aldığı zaman ekin başındaki yumuşak ünsüzler sertleşerek “ç,t,k” olur.
Koltuk-dan→koltuktan,millet-ce→milletçe
Sınıf-da→sınıfta, git-di→gitti,aş-cı→aşçı
Kes-gin→ keskin, bas-gı → baskı, Türk- ce → Türkçe,1905-de→1905’te,
→Bazı ( birleşik ) kelimelerde sertleşme olmaz:!!! Üç-gen, dört-gen, beş-gen
Ünsüz Türemesi:
Yabancı dillerden geçen bazı kelimeler ünlüyle başlayan bir ek veya kelime aldıkları zaman asıllarındaki çift ünsüz ortaya çıkar: His-et→hisset, af-et→ affet, hak-ı→hakkı,red-et→reddet, sır-ı→ sırrı, hat-ı→hattı…
→Yan yana gelen her ses ünsüz türemesi değildir! Hissiz, cadde, madde, ciddi….
Ünsüz Düşmesi:
→Sonunda –k bulunan bazı kelimeler –cık / -cek eki aldığı zaman sonlarındaki –k”ler düşer: küçük-cük →küçücük, minik-cik → minicik,ufak-cık→ufacık, büyük-cek→ büyücek, çabuk-cak→çabucak,
→Sonunda “k” bulunan bazı kelimeler –l, -al/-el eki aldığı zaman sonlarındaki k’ler düşer:seyrek-l→seyrel-, alçak-l→alçal-, yüksek-l→yüksel-, ufak-la→ufala-….
!!Ast- teğmen → asteğmen, üst – teğmen → üsteğmen, öpüş-cük→öpücük, gülüş-cük → gülücük….
Ünlü Düşmesi:
→İkinci hecesinde dar ünlü ( ı,i,u,ü ) buluna kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldıkları zaman ( vurgusu düşen orta hece ) ünlüsü düşer:
Alın-ı→alnı, karın-ı→karnı, oğul-u →oğlu, boyun-u→boynu, akıl-ı→aklı, fikir-i→cisim-i→ cismi, gönül-ü→ gönlü, zülüf-ün→ zülfün ; ayır-ıl→ ayrıl-, çevir-e→ çevre, devir-il-→ devril-, sıyır-ıl-→sıyrıl-, kıvır-ım→ kıvrım, ayır- ıntı→ayrıntı, devir-e→ devre, yalın-ız→yalnız, yanıl-ış→ yanlış…
→Et-,ol- yardımcı fiilleriyle birleşen birleşik kelimelerde de ünlü düşmesi olabilir:
Sabır-et→sabret, şükür-et→şükret, kayıp-ol→kaybol, emir-et→emret, kahır-ol→kahrol-, hapis-et→hapset-..
→ -la / le ,-ar /-er…gibi bazı ekleri alan kimi kelimelerde de ünlü düşmesi olabilir:
Yumurta-la→yumurtla-, sızı-la→sızla-, ileri-le→ilerle-, sızı-la→sızla-, koku-la →kokla-, uyku-la→uyukla-; oyun-a→ oyna; uyu-ku→uyku; sarı-ar-→sarar-…
→Bazı birleşik kelimelerde yan yana gelen iki ünlüden biri düşer:
Cuma-ertesi→cumartesi, Pazar-ertesi → pazartesi, sütlü-aş→sütlaç, güllü-aş → güllaç, kahve-altı→kahvaltı, ne-için → niçin, ne-asıl→nasıl, kayın-ana → kaynana…
→Kimi şiirlerdeyse ölçüye uydurmak için bazı sesler düşürülür ve yerine ’ işareti konur: Karac’oğlan, n’eylersin…
→Bazı durumlardaysa iki ünlü yan yana gelmediği halde ünlünün düştüğü görülür.Buna “ünlü aşınması” denir:
Nere-de→nerde, ora-dan→ ordan, bura-da→burda, içeri-de→içerde…
Ek Fiil Düşmesi ve İle’nin Ekleşmesi
İsimlere gelerek onların yüklem olmasını sağlayan, basit zamanlı fiilleri ise birleşik zamanlı yapan i- fiili genellikle düşer:
Gelmiş – i – di → gelmişti, sevimli – idi → sevimliydi(i/y)
→Bağlaç olan ile ise ünsüzle biten kelimelere başındaki i’yi düşürerek; ünlüyle bitenlereyse i’sini y’ye dönüştürerek birleşir ve ek haline gelir. (ÖSS sorusu!)
Ünlü Türemesi:
→-cık / -cik eki alan bazı bazı kelimelerde araya bir ünlünün girdiği görülür:
Bir-cik→biricik, az-cık→azıcık, genç-cik → gencecik, dar-cık→daracık…
→pekiştirilmiş bazı kelimelerde de ünlü türemesi olabilir:
Yalnız → yapayalnız, çevre → çepeçevre, gündüz → güpegündüz, düz → düpedüz, !!sıklam → sırılsıklam, çıplak →çırılçıplak!!
Ünlü Daralması:
Sonunda düz-geniş ünlü ( A-E ) bulunan kelimelere –yor eki gelince bu ünlüler darlaşarak “ı,i,u,ü” olur:
Bekle-yor→bekliyor, tara-yor→ tarıyor, olma-yor→olmuyor, görme-yor→ görmüyor
→De- , ye- kelimeleri de –y’yle başlayan bir ek aldığı zaman keklerindeki ünlü daralır:
De-y-en→diyen, ye-y-ecek→ yiyecek,
!! deyince!!
!ne-ye→niye
→Bu iki yerin dışında ünlü daralması olmaz,Olmadığı halde olmuş gibi ünlü daraltmak imla hatası olur:
Bekliyen, anlıyacak, demiyen,ağlıyan…
N / M Çatışması (Gerileyici Ünsüz Benzeşmesi ):
Türkçede “b” den önce gelen “n” ler “m” olur:
Penbe→pembe, canbaz→cambaz, saklanbaç →saklambaç, anbar→ambar, tenbel→ tembel, çarşanba→Çarşamba,
→Özel isimlerde ve birleşik kelimelerde olmaz:İstanbul, Safranbolu, binbaşı,onbaşı…
E/A(KÖK)Değişimi(Ünlü Kalınlaşması):
“Ben” ve “sen” zamirleri yönelme hali eki –e aldığı zaman köklerindeki ince e ünlüleri kalınlaşarak a olur:
Ben-e→bana, sen-e→sana…
Kaynaştırma:
Ünlüyle biten kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldığı zaman araya y,ş,s,n ünsüzlerinden biri girer.
Araba-ı→arabayı, Amasya-a→ Amasya’ya, kapıcı-ın→ kapıcının, araba-ı→arabası…
→Bazı durumlarda ise iki ünlü yan yana gelmediği halde araya n ünsüzü girebilir.Buna “koruyucu ünsüz” denir: o- da → onda, bu- dan → bundan, şu-u→şunu…
→İsim tamlamasında kaynaştırma harfi n ve s dir.Ancak su ve ne kelimeleri hariç.Bunlarda kaynaştırma harfi y dir: Suyun suyu, neyin nesi…(ÖSS sorusu)
Ulama:Sessizle biten kelimelerden sonra sesliyle başlayan bir kelime gelince ilk kelimenin sonundaki sessiz sonraki kelimenin başına eklenerek okunur:
Dün akşam, …yüzen al sancak…
→Ancak arada herhangi bir noktalama işareti olmamalı!

1) Gereksiz Sözcük Kullanma:
Bir cümlede anlamları aynı olan veya anlamca biri diğerini içeren sözcüklerin birlikte kullanılması anlatım bozukluğuna yol açar.
*Kulağıma eğilerek alçak sesle bir şeyler fısıldadı.
*Bu yol yaya yürümekle bitecek gibi değil.
*Onlar da beş yıldır karşılıklı mektuplaşıyorlar.
*Geçmişteki hatıralardan bir şikayetim yok
*Ülkemizin sorunları bitmiyor ,tükenmiyor
*O günleri daha henüz dün gibi hatırlıyorum
*Bu gece ısı sıfırın altında eksi beş derece olacak.
*Gülmesinin nedeni bugün iyi bir haber almasındandır.
*Onunla ilk tanışmamızı unutamam.
*Dün gece uyurken gördüğü rüyayı anlattı.
*Sanki dalgasız bir deniz gibiydi yüzü.
*Sana söyleyeceğim bu gizli sırlarımı kimseye söyleme.
*Yaptıklarını kendi ağzıyla itiraf etti.
*Havada beyaz kar taneleri uçuşuyor.
*Bu iş yerinde aşağı yukarı üç dört yıldan beri çalışıyorum.
*Sınav yaklaştıkça öğrencilerin heyecanı gittikçe artıyor.
*Galiba başka çaresi de yok gibi görünüyor.
*Sınıfın boyu en kısa öğrencisini arkaya oturtmuşsun.
*Yaşlı adam söz almak için oturduğu yerden ayağa kalktı.
*Dosyadaki mevcut belgelerden anlaşılıyor ki bu iş uzun sürecek.
*Artık bundan sonra oraya gitmene gerek kalmadı.
*İki kardeşten en küçüğü okula gitmiyordu.
*Bu saatte oraya yalnız gidemem;seninle birlikte gitmek istiyorum.
*İşte seninle bu yüzden dolayı konuşmak istemiyorum.
*Niçin böyle yüksek sesle bağırıyorsun ki?
*Biz onlara iki günde bir, gün aşırı giderdik.
*Yorulmamıza rağmen basamaklardan yukarı hızlı hızlı çıkıyorduk.
*Türkçede Arapça ve Farsça dillerinden gelmiş sözcükler vardır.
*Böyle havalarda eve bir tane bile ekmek götürmeyi unutur.
*Kadın küçük çocuğa yaklaşarak senden büyük ağabeyin var mı diye sordu.
*Yarınki toplantıda ülkenin ekonomik ve iktisadi problemleri tartışılacak.
2) Sözcükleri birbiriyle karıştırma:
Anlamları veya yazılışları çok benzer olan sözcüklerin karıştırılması cümlenin anlam bütünlüğünü bozar.
*Geri kalmışlık Türkiye’ye özel bir durum değil.
*Bu binalar gerçekten çok yaklaşık yapılmış.
*Size birazdan düğün resimlerini göstereceğim.
*Bir öğrenci sınıfta kalmışsa onun sınıfı geçmesini güçlendiren nedenleri araştırmak gerekir.
*Bizden son öğretim durumunu gösteren bir belge istedi.
*Vatandaşlarımız arasında din ,dil,ırk ayrıntısı yapılamaz.
*Bazı öğrenciler derste çok çekimserdir.
*Uzun saçlı bir genç geldi,kendini bize tanıştırdı.
*Vezüv etken bir yanardağdır.
*Deterjandan elleri tahrip oldu.
*Bu bölgenin kendine özgün gelenekleri vardır.
*Camdan yankılanan ışık gözlerimi kamaştırdı.
*Yazarın on dördüncü kitabı da yayınlandı.
*Belediyeler sık sık güz etkenlikleri yapıyor.
*Çocukların birbirleriyle uygunluk içinde olmaları çok güzel.
*Bu iki olay arasında hiçbir ayrıcalık yok.
*Fiyatlar çok pahalı olduğu için satışlar çok durgun.
*Kar yolu kapadığı için geçit servis yolundan sağlanıyordu.
3) Sözcükleri Yanlış Anlamda Kullanma:
Sözcük anlamlarına uygun yerde kullanılmadığı zaman ya da yanlış anlama gelecek şekilde kullanıldığında anlatım bozukluğu doğar.
*Bu onların bolluğa düştükleri zaman bile savurganlık etmelerine yol açar.
*Şimdi size yarın yayınlanacak programlardan bazılarını hatırlatıyoruz.
*Bence sizin bu sınavı kaybetme şansınız hiç yok.
*Alınan bunca borç Türkiye’nin Avrupa’ya bağımlı olmasını sağladı.
*Bugün dünyanın yüz kırk ülkesinde cüzamlılar günü kutlanıyor.
*Bu yıl babamın yüzünden sınıfı geçtim.
*Annesi iyi çorap dokurdu.
*Ektiğin fidanlar meyveye döndü.
*Her türlü girişimden çekinmeyen biriydi.
*Aldıkları para mutluluklarına yol açtı.
*Cumhuriyet 1923 tarihinde ilan edildi.
*Ben 21 Mart 1978 yılında doğmuşum.
*Uzun bir ders yılı daha tamamlanmak üzere tatil iyice yanaştı.
*Tırnakların bir hayli büyümüş.
*Dünden itibaren yağmur yağıyor
*Adamın başına silahı dayayarak cebindeki parayı çalmışlar.
*Bize yapılacak her türlü baskı bizi yolumuzdan alıkoyamayacaktır.
*Bu gençleri azımsamak ,onların başarılı olacaklarına inanmamak doğru değil.
4) Sözcüğün Yapısındaki Yanlışlık:
Bir sözcük dilbilgisi kurallarına aykırı türetilirse anlatım bozukluğu doğar.
*Mehmet Efendi on beş yıldır bakkalcılık yapıyor.
*Yiyecekleri kokturmuşsun.
*Bölgevi sorunlar artıyor.
*Her şeyi pahalılandırmışsınız.
*Bilinçleşmenin gerçekleşmesini eğitim sağlayacaktır.
*Dilimizi çirkinletmeyelim.
*Sizce bu kişi kaçtı mı kaçtırıldı mı?
5) Yerinde Kullanılmayan Sözcük veya Öğeler:
Bir sözcüğün cümlenin akışına veya anlamına uygun yerde kullanılmaması anlatım bozukluğuna yol açar.
*Hakan çok iyi futbolcu ama fazla topla oynuyor.
*Bu çocuk seneye yüksek inşaat mühendisi olacak.
*Eski Adana millet vekillerinden biri daha ölmüş.
*Günde kırk kere limonlu salatalık turşusu satan dükkana uğrardı.
*Cesetler çok denizde kaldığından çürümüş.
*Burada her Allah’ın günü kaza oluyor.
*Başbakan Çin’e bu yılın sekizinci büyük gezisini yapıyor.
*Değil bir lokma ekmek bir tabak yemek yine bulamaz.
*Bakanımız bir hafta içinde petrol üreten ülkeleri gezecek.
*Ağrısız kulak delinir.
*Atatürk’ün 119.doğum yılı törenle kutlanmıştı.
*Bu yemek fazla dışarıda kaldığı için bozulmuş.
*THY’ye ait 158 yolcunun bulunduğu uçak denize düşmüş.
6) Anlamca Çelişen Sözcüklerin Bir Arada Kullanılması:
Bir cümlede anlamca birbirine ters olan sözlerin birlikte kullanılması cümlenin anlam bütünlüğünü bozar.Genellikle kesinlik ihtimal çelişkisi görülür.
*Hiç şüphesiz bu olaya en çok üzülen başkan olsa gerek.
*Şüphesiz sanatçı bu alanda çok başarılı eserler vermiş olmalı.
*Kesinlikle söyleyebilirim ki tedavi hastayı ayağa kaldırabilir.
*Gönderdiğim paketi eminim bugüne kadar almış olmalısınız.
*Müdür Bey bu adam için:”Çok mütevazı , burnundan kıl aldırmayan biridir.”diyor.
*Artık kesinlikle böyle bir hataya düşmeyebilir.
*Okulu bitireli hemen hemen tam on yıl oldu.
*Elbette onunla birlikte gitmiş olabilirler.
7) Deyim ve Atasözü Yanlışları:
Deyimler ve atasözleri kalıplaşmış ve halk diline,kültürüne yerleşmiş kelime gruplarıdır.Bu yüzden deyimlerdeki kelimeler kesinlikle değiştirilemez.Kullanılan deyim, cümleye de uygun olmalıdır.
*Babasını görünce paçaları tutuştu.
*Çok acıktım midem zil çalıyor.
*O kadar kalabalık ki çuvaldız atsan yere düşmez.
*Ona ayak bağı oluyor , işini çabuk bitirmesini sağlıyordu.
*Ona yardım et elinden geleni ardına koyma.
*Alma garibin ahını çıkar aheste aheste.
*Ev sahibi ,Ayşe Hanıma bu ne şıklık böyle deyince Ayşe Hanım üzerine alındı.
*Konferansta konuşmacının anlattıkları herkesin dikkatini çekmişti.Tüm dinleyiciler kulak kabartmış ,konuşmacıyı dinliyordu.
*Bu görüntüler karşısında saçlarım diken diken oldu.
*Bu konuyu onunla bir görüş o yol yolak bilen biridir.
8) Gereksiz Yardımcı Eylemler Kullanma:
Türkçede doğrudan fiil olarak çekimlenebilecek bir kelimenin yardımcı eylem alarak çekimlenmesi yanlıştır.
*Boşuna umut etme oraya gelmeyeceğim.
*Benden kuşku etmemelisin.
*Senin düşüncelerin hiçbir zaman bana etki etmez.
*Bu işi onun yapabileceğinden şüphe etmiyorum.
Not:Bu konuyu bazı kaynaklar anlatım bozukluğu olarak kabul etmez.ÖSS’de de şimdiye kadar böyle bir soru çıkmamıştır.
9) Mantık Hataları:
İyi ve sağlam bir cümlenin temel mantık ilkelerine uygun olması gerekir aksi taktirde anlatım bozukluğu yapılmış olur.
*Seninle değil şehir içinde gezmek, dünya turuna bile çıkılmaz.
*Önümüzdeki haftanın önemli programlarından bazılarını sizlere hatırlatmaya çalıştık.
*Beyin zarı iltihapları iyi tedavi edilmezse ölüme;hatta sara nöbetlerine dahi yol açabilir.
*Tezgahtar müşterinin aldığı oyuncağı kağıda sardı ve müşteriye verdi.
*Karar TBMM’nin 230′a karşı 190 oyla aldığı bir kararla kabul edildi.
10) Zamir Eksikliğinden Kaynaklanan Anlatım Bozuklukları:
Bazı cümlelerde iyelik zamiri kullanılmadığı taktirde bir anlam belirsizliği ortaya çıkar.Cümlenin başına hem senin hem de onun zamirini getirebiliyorsak orada bir anlam belirsizliği vardır.Bu tip cümlelerdeki anlam belirsizliğini gidermek için cümlenin uygun bir yerine iyelik zamirinin getirilmesi gerekir.Aksi taktirde anlam belirsizliğinden kaynaklanan bir anlatım bozukluğu doğar.
*Ehliyetini polis almış öyle mi?
*Bana ne söyleyeceğini biliyorum.
*Geleceğini ben biliyordum.
*Yarışmada birinci olduğuna sevindim.
Not:Bazen de bu belirsizlik noktalama işaretleriyle giderilir.
*Hırsız, çocuğu kovaladı.
*Genç, adama seslendi.
*O, soruları yapamadı.
11) Karşılaştırma Hataları:
Bazı cümlelerden iki farklı anlam çıkabilmektedir.Bu tip karşılaştırma bildiren cümlelerdeki anlatım bulanıklığı giderilmediği taktirde anlatım bozukluğu ortaya çıkar.
*Adam,politikayla karısından çok ilgileniyor.
*Bu kötü insanlara sizden çok kızıyorum.
*Sen onu benden çok aradın.
DİLBİLGİSİ BAKIMINDAN ANLATIM BOZUKLUKLARI
1) Yüklem Yanlışlığından Doğan Anlatım Bozuklukları:
Yüklemle ilgili yanlışlıklar, yüklemin çatı,kişi,zaman,yardımcı eylemler,ek eylemler gibi noktalarda cümleye uygunluk göstermemesi durumudur.
*Kahvaltıda peynir,ekmek ve çay içtik.
*İçkiyi az sigarayı hiç içmem.
*Kimin dürüst,kimin dürüst olmadığını biliyor.
*Suçlamaların yersiz ve doğru olmadığını söyle.
*Baloya güzel bir elbise ve pahalı mücevherler takarak gelmişti.
*Çocuklarıyla bazen çok bazen de hiç ilgilenmezdi.
*Sabahları erken kalkar ve sakin havada koşuyordu.
*Annem yemek pişiriyor biz de ona yardım ediyorduk.
*Boyu kısa , bedeni de pek biçimli değildi.
*Aldığı şeyler hem pahalı hem de kaliteli değilmiş.
*Bu geziye okulumuz öğrencilerinden ve disiplin cezası almayanlar katılabilecek.
2) Özne Yanlışlığından Doğan Anlatım Bozuklukları:
Cümlede öznenin bulunmamasından,öznenin gereksiz ekler almasından, ya da özne olmayacak bir sözün özne gibi kullanılmasından kaynaklanır.
*Dernek müdürünün yetkileri alındı ve kovuldu.
*O insanların sayısı azalıyor bulunmaz oluyor.
*Belediye tarafından yaptırılan dört katlı binanın inşaatı bitirildi ve hizmete girdi.
*Yaşlı adamın parası alınarak evine gönderildi.
*Viraja hızlı giren aracın lastiği patladı ve kaza yaptı.
*Herkes kazayı seyrediyor, yardım etmeyi düşünmüyordu.
*Hastanın durumu gittikçe kötüleşiyor,yerinden kalkamıyordu.
*Filmin güzelliği herkesi etkiledi;çünkü güzel çekilmişti.
3) Özne Yüklem Uyuşmazlığından Kaynaklanan Anlatım Bozukluğu:
Öznenin tekillik çoğulluk ve şahıs bakımından uyuşması gerekir;aksi taktirde anlatım bozukluğu ortaya çıkar.
a) Topluluk isimleri özne ise yüklem tekil olur;ancak topluluk isimleri çoğul eki alıyorsa yüklem de alabilir.
*Bizim takım sahaya çıktılar.
*Takımlar nihayet sahaya çıktılar.
*Ordular uzun süredir savaşıyor.
b) Bitki,hayvan,cansız varlık ve organ isimleri çoğul durumda özne ise yüklem tekil olur.
*Nedense köpekler sabaha kadar havladılar.
*Çiçekler sıcaktan kurumuşlar.
*Bu sıralar çok sağlam yapılmışlar.
*Seni görünce gözlerim dolar.
Not:İnsan dışı varlıklar kişileştirme yolu ile çoğul özne ise yüklem de çoğul olabilir.
*Martılar denize dalıp dalıp çıkıyorlar.
*Martılar bize selam getirdiler.
*Dağlar beyaz şallarını omuzlarına attılar.
c) Eylem isimleri ,çoğul özne ise yüklem tekil olur.
*Gülüşmeler çok uzun sürdüler.
*Tartışmalar sabaha kadar devam ettiler.
d) Çoğul sayılar özne ise yüklem tekil olur.
*İki kişi bankayı soymuşlar.
*Derse on öğrenci girmediler.
*Bana beş soru bıraktılar.
e) Saygı,sitem,küçümseme gibi durumlar için özne tekil de olsa yüklem çoğul yapılabilir.
*Ahmet Bey bizi hatırlamadılar.
*Ayşe Hanım odasında yoklar.
f) Öznede belgisiz zamir ya da belgisiz sıfat varsa yüklem tekil olur.
*Hiçbiri sizi görmüyorlar.
*Herkes bu konuda aynı fikirdeydiler.
*Birçok kişi aynı sorunu tartışıyorlar.
g) Bir cümlede birden fazla özne varsa ve bu öznelerin biri 1. kişi ise yüklem 1. çoğul olur.
*Ali, Ahmet ve ben dün size uğramıştık.
*Ben ve kardeşim size inanmıyoruz.
h) Birden fazla özneden biri 2.kişi ise yüklem 2.çoğul;öznelerin biri 3.kişi ise yüklem 3. çoğul olur.
*Sen ve kardeşin derse girmemişsiniz.
*Ahmetle o bu akşam gelecekler.
*Ben,sen,o burada nöbet tutacağız.
*O ve Murat bunu hemen yapacaklar4)Tümleç Yanlışları:
Özellikle sıralı cümlelerde tümleç (dolaylı tümleç,nesne,zarf tümleci) kullanılması gereken yerde kullanılmamışsa anlatım bozulur.Bir tümlecin birden çok yüklem için ortak kullanımı mümkündür.Ancak bu ortak tümleç yüklemlerden birine dahi uymazsa cümlede anlatım bozukluğu doğar.Tümleç yanlışlarını şu başlıklar altında inceleyebiliriz:
a) Dolaylı Tümleç Eksikliği:
*Düşman kenti bombaladı ; ama giremedi.
*Çukurova’nın toprağı insanı diriltir, umut verir.
*Sizi önemseyen ve inanan insanlar var.
*Gençlerden çok şey bekliyoruz;fakat değer vermiyoruz.
*Kadının içeri girmesiyle çıkması bir oldu.
*Bu evden nefret ediyordu ;ancak darda kalınca geliyordu.
b) Zarf Tümleci Eksikliği:
*Yeni yetişen sanatçılara yardım eder,ilgilenirdi.
*Bir daha seni görmek ve karşılaşmak istemiyor.
*Arkadaşlarını aradı,sonra buluştu.
*Kötü bir beste yaptığımda beni eleştirir ve tartışırdı.
*Senin sorunlarını çözmeye çalışıyor; başa çıkmak için uğraşıyoruz.
c) Nesne Eksikliği:
*Size teşekkür etmek ve kutlamak istiyor.
*Yazıya özendiği,dikkatle yazdığı belliydi.
*Sana telefon açmış,merak ediyormuş.
*Evin onarımını haftaya bitirecek , sonra da satacak.
*Bu kuralların gerekli olduğunu biliyorum;ama uygulayamıyorum.
*Yardıma muhtaç olanlara yardım eder , doyururdu.
*Onun sıcacık sesi bize ulaşır,mutlu ederdi.
*Yazılarında, halkı soyanlara çatar,yerin dibine batırırdı.
*Suçlunun evini bastılar,yakalayıp polise teslim ettiler.
5) Tamlama Yanlışları:
a) Bir sıfatla bir adın ortak tamlanana bağlanması anlatımı bozar:
*Doğa ve toplumsal olayları inceledik.
*Dün epik ve aşk şiirleri okuduk.
*Askeri ve devlet okullarına giriş sınavı yapılacak.
*Gençlik, duygusal ve kişilik sorunları yaşıyor.
*Politik ve ahlak yozlaşması önemli bir sorundur.
b) Çoğul anlamı taşıyan bir sıfattan sonra gelen ad tekil olmalıdır:
*Birçok seneler geçti.
*Bizde iki türlü düşünürler vardır.
*Her türlü tedbirler alındı.
*Birçok festivaller düzenlendi bu yaz.
*Bin türlü çiçekleri derledim sana.
c) Tamlayan Eki Eksikliği:
*Her önüne gelen aklına esen sözcüğü dilimize mal etmesi yanlıştır.
*Bu duygular geçici ve insanı yanıltıcı olduğu bilinmelidir.
*Büyük emek harcanarak yazılan eserler bilimsel bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerekir.
d) Tamlayan Eksikliği:
*Öğrenciye bir şey vermeden gelişmesini umma.
*Arkadaşına yardım ederek mutlu olmasını sağladı.
*Tanıdıklarından alışveriş yaparak para kazanmalarına katkıda bulunurdu.
*Çocuklarıyla her konuyu konuşur , yanlışa düşmemelerine çalışırdı.
6) Eylem – Eylemsi Arasındaki Çatı Uyuşmazlığı:
Birleşik veya sıralı cümlelerde aynı özneyi alan yüklemlerin her ikisi de etken veya her ikisi de edilgen olmalıdır.
*Bütün sorunlar halledilip öyle gidecekti.
*Bütün sahipsiz hayvanlar toplanıp şehir dışına götürecek.
*Sorular çok dikkatli okuyarak çözülsün.
*Çok emek harcanıp az para kazanabilmiş.

Bütün sözcük türleri, iki gruba ayrılarak değerlendirilir.
A) Ad Soylu Sözcükler:
1) Ad (İsim)
2) Sıfat (Önad)
3) Zamir (Adıl)
4) Zarf (Belirteç)
5) Edat (İlgeç)
6) Bağlaç
7) Ünlem
B) FİİLLER (Eylemler)
1) Adlar: Varlıkları ya da kavramları karşılayan, onları tanımamızı sağlayan sözcüklere “ad” denir.Bir kelimeye -mek, -mak ya da -ma, -me olumsuzluk ekini getiremiyorsak o kelime addır.
* Bahçe, kum, Ali, kitap, çanta, Almanya, Merkür, …
İsimleri:
A) Görev ve anlamlarına göre,
B) Varlıkların türüne göre,
C) Varlıkların sayısına göre,
D) Yapılarına göre olmak üzere 4grupta inceleyebiliriz.
GÖREV VE ANLAMLARINA GÖRE İSİMLER
1) Somut İsimler: Taş, kitap, çiçek, …
2) Somut İsimler: Akıl, sevgi, saygı, şeytan, iyilik, keder, …
3) İş ve Eylem Gösteren İsimler: Fiil soylu kelimelere “-mek, -mak, -ış, -iş, -me, -ma” ekleri getirilerek türetilen ve iş, oluş, eylem bildiren isimlerdir.Bunlara “fiilimsi” (isim-fiil) de denir.
* Çalışmak, uyumak, dokunma, eğlenme, bakış, gülüş, …
VARLIKLARIN TÜRÜNE GÖRE İSİMLER
1) Özel İsimler: Tek olan, diğer varlıklara benzemeyen varlıkların özel adlarıdır.
* Köroğlu, Nedim, Türkçe, Mehmet, Minnoş, Pamuk, Türk Dil Kurumu, …
2) Tür (Cins) İsimleri: Aynı türden birçok varlığın ortak adlarıdır.
* El, ayak, kardeş, amca, kedi, kaşık, şehir, kasaba, …
VARLIKLARIN SAYILARINA GÖRE İSİMLER
1) Tekil İsimler: Aynı türden varlıkların bir tekinin adıdır.
* Çocuk, ay, kalem, kitap, elbise, …
2) Çoğul İsimler: -ler, -lar çokluk ekini almış isimlerdir.
* Çocuklar, ağaçlar, kitaplar, öğrenciler, …
3) Topluluk İsimler: Biçim bakımından tekil göründüğü halde çokluk ya da topluluk anlamı veren adlardır.
* Ordu, alay, sürü, kurultay, meclis, takım, …
YAPI BAKIMINDAN İSİMLER
1) Basit İsimler: Hiçbir yapım eki almamış isimlerdir.
* Araba, insanlar, evimiz, yoldan, tahtayı, çanta, kuşlarım, …
2) Türemiş İsimler: İsim ya da fiil kök ve gövdelerinden yapım ekiyle türeyen isimlerdir.
* Yol-cu, meslektaş, silgi, ölüm, …
3) Birleşik İsimler: İki ismin aralarına başka bir kelime girmeyecek şekilde birleşip kalıplaşmasıyla oluşan isimlerdir.
* Anayurt, Çanakkale, açıkgöz, boşboğaz, aslanağzı, gecekondu, ateşkes, biçerdöver, bakarkör, giderayak, …
Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir
İSİM TAMLAMALARI
1) Belirtili Ad Tamlaması: Tamlayanın “-in” ilgi ekini tamlananın da “-i, si” 3.tekil kişi iyelik ekini aldığı tamlamalardır.
NOT: Belirtili isim tamlamasını bulmak için tamlanana neyin, kimin sorularını sorarız.
Türkçe’nin önemi,
Yolun sonu,
Ali’nin amcası,
Arabanın boyası,
Fırtınanın gücü,
Bizim köyümüz.
2) Belirtisiz Ad Tamlaması: Tamlayanı yalın halde bulunan, tamlananı 3.kişi iyelik ekini alan tamlamalardır.
* Sokak kapısı,
* Tarla kuşu,
* Çam ağacı,
* Okul müdürü,
* Hızlı koşanı (sıfat)
* Devlet memurları
NOT: Belirtisiz isim tamlamasını bulmak için tamlanana “-ne” sorusunu sorarız. “Nasıl, ne kadar, kaç, hangi” gibi sorular sıfat tamlamasını buldurur.
3) Takısız Ad Tamlamaları: Tamlayan ve tamlananın tamlama ekleri almadan oluşturdukları ad tamlamasıdır.Bu tür tamlamalarda tamlayan, tamlananın ya neye benzediğini ya da neden yapıldığını anlatır.
* Yünden çorap
* Çelik tencere
* Ahşap dolap
* Taş duvar
* Bakır tel
Tamlayan tamlananın neden yapıldığını belirtiyor. Tamlayanla tamlananın arasına “den” ekini getirdiğimizde anlam bozulmuyor.Oysa sıfat tamlamalarında bozulur.
* Sarı çorap (sıfat)
* İnci (gibi) diş
* Kömür göz
* Altın kalp
* Çelik bilek
Tamlayan, tamlananın neye benzediğini ifade ediyor.Tamlayanla tamlananın arasına “gibi” edatını getirirsek sıfat tamlamasıyla karıştırmayız.Çünkü sıfat tamlamalarının arasına “gibi” edatını getiremeyiz.
NOT: Takısız isim tamlamalarının tamlayanları doğada tek başına bulunurken sıfat tamlamalarındaki doğada tek başına bulunmaz.
4) Zincirleme Ad Tamlamaları: Bir ad tamlamasının üçüncü bir adla ya da başka bir ad tamlamasıyla oluşturduğu tamlamaya zincirleme ad tamlaması denir.
* Bahçe kapısının anahtarı
* Çevre yolunun ağaçlandırma çalışmaları
Ad Tamlamalarıyla İlgili özellikler:
1) Belirtili ad tamlamalarında tamlayan çoğul, tamlanan da belgisiz bir sözcük olursa tamlayan eki “-in” yerine “-den” eki kullanılabilir.
* Aşağıdakilerden hangisi (Aşağıdakilerin hangisi)
* Yolculardan biri (Yolcuların biri)
2) Belirtili ad tamlamalarında kimi zaman tamlayan ile tamlanan yer değiştirebilir.
* Tadı yok sensiz geçen günlerin.
3) Belirtili ve zincirleme ad tamlamalarında tamlayan ile tamlanan arasına sözcükler girebilir.
* Masanın ayağı: (Masanın kırık ayağı)
* Evin borcu.(Evin bir türlü bitmek bilmeyen borcu)
4) Belirtili ad tamlamalarında tamlayan, tamlanan ya da ikisi birden zamir olabilir.
* Onun kızı (Tamlayan zamir)
* Çocukların bir çoğu (Tamlanan zamir)
* Onların bir çoğu (Tamlayan da tamlanan da zamir)
5) Tamlayanı zamir olan belirtili ad tamlamalarında tamlayan genellikle düşer.Bunlara “tamlayanı düşmüş ad tamlaması” denir.
* Olayı bize babası anlatmıştı. (Onun babası)
* Evimiz çok güzel oldu. (Bizim evimiz)
* Paran var mı?(Senin paran)
6) Bir tamlayan, birden çok tamlanan için;bir tamlanan da birden çok tamlayan için ortak kullanılabilir.
* Evin kapısı ve penceresi açık kalmıştı.(Tamlayan ortak)
* Ahmet’in, Murat’ın ve Deniz’in velisi toplantıya katılmadı.(Tamlanan ortak)
ADLARDA KÜÇÜLTME
Adlarda küçültme “cik ve ceğiz” ekleriyle sağlanır.
* Şu tepeciği aşarsak köy görünür.(Küçük tepe)
* Çocukcağız evin yolunu şaşırdı.(Küçük çocuk)
Adların sonuna getirilen “cik, ceğiz” ekleri adlara değişik anlamlar da katabilir.
* Anneciğimi çok özledim.(Sevgi)
* Bir milyarcık borç verir misin?(önemsememe-azımsama)
NOT: -cik eki kimi zaman somut bir varlığa ad oldukları zaman küçültme anlamını yitirebilir.
* Mehmetçik (Türk askeri)
* Gelincik (Çiçek ismi)
* Maymuncuk (Kapı kilidini açan araç)
ÇOĞUL EKİNİN (-LER, -LAR) GÖREVLERİ VE EKLENDİĞİ SÖZCÜKLERE KATTIĞI ANLAMLAR:
-Ler, -lar eki eklendiği sözcüğe her zaman çoğul anlamı katmaz;farklı anlam ilgileri de katabilir.
* Birazdan Zeynepler gelir.(Belirli bir aileyi belirtiyor)
* Bu cami Karahanlılar döneminde kalma.(Sülale, soy anlamı katmış)
* Müdür Beyler henüz gelmediler.(Saygı)
* Hanımefendiler daha uyanmadılar. (Alay, küçümseme, sitem anlamı katmış)
* On yaşlarında bir çocuktu.(Yaklaşık anlamı katmış)
* Hasta ateşler içinde kıvranıyordu.(Abartma)
* Anadalu’da Yunus’lar bitmez.(Özel ada benzerleri anlamı katmış)
* Akşamları televizyon seyrederim.(Belgisiz sıfat yerine geçerek “her” anlamı katmış)

♣ Saf şiir anlayışı Paul Valery’nin şiirde dili her şeyin üstünde tutan görüşünden hareketle,Batı edebiyatından Paul Valery,Stephane Mallerme ve Divan şiirinin biçimci yapısından bir hayli etkilenen şairlerimizde (Ahmet Haşim,Yahya Kemal Beyatlı,Ahmet Hamdi Tanpınar,Cahit Sıtkı Tarancı,Ahmet Muhip Dıranas,Behçet Necatigil,Asaf Halet Çelebi,Necip Fazıl Kısakürek,Özdemir Asaf,Fazıl Hüsnü Dağlarca,Ziya Osman Saba) görülen ortak zevk ve anlayışa verilen addır.
♣ Türk edebiyatında “Saf Şiir” eğilimi Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı makalesiyle (Türk edebiyatında ilk poetika örneği kabul edilir.) başlar.
♣ Sanatın bir form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel şiir yazmaktır.Bu anlayışla kendilerine özgü özel bir imge düzeni oluştururlar.Özgün ve yaratıcı olan bu imgeler,dilin mantığına uygun ve dilin anlam alanını genişletip dile yeni olanaklar sunacak bir yapıya sahiptir.Dilde saflaşma düşüncesi,kendini rahat şiir yazma şeklinde başat öğe olarak gösterir.Şiirsel söylemin zirvesine ulaşmak düşüncesiyle dilin yücelişi paralellik gösterir.
♣ Şiirde her türlü ideolojik sapmanın dışında kalarak sadece okuyucuda estetik haz uyandıran şiir yazma eğilimi,bu şairleri her türlü mektepleşme eğiliminin dışında kalıp müstakil şahsiyetler olarak şiir yazmaya yöneltmiştir.
♣ Şiiri soylu bir sanat olarak kabul eden bu şairlerde düşsel(hayali) ve bireysel yön ağır basar.İçsel ve bireyci bir yaklaşımla evrensel insan tecrübesini dile getirirler.
♣ Saf şiir anlayışında estetik tavır ön plandadır.Bu anlayıştaki şairler didaktik bilgiden uzak durup;bir şey öğretmeyi değil,musikiyle ya da musikinin çağrıştırdığı,uyandırdığı imgelerle insanın estetik duyarlılığını doyurmayı amaç edinirler.Kısacası bu şairler şiirde anlama fazla önem vermezler.Anlaşılmak için değil;duyulmak,hissedilmek için şiir yazarlar.
♣ Şiirde biçim endişesi duyan bu şairlerde dize ve dil baş tacıdır.disiplinli çalışarak mükemmele varan halis şiir yazma endişesi kendini hissettirir.
♣ Gizemsellik,simgecilik,bireysellik,ruh,ölüm,masal,rüya,mit temalarının yoğunca işlendiği bu şiirler zekâ ve bilincin disipliniyle bütünleştirilerek yazılmıştır.

Gerçeklik: nesnel olarak var olan her şeydir.çevremiz, yaşadıklarımız, tanık olduğumuz olaylar, bütün maddi evren….Bu duruma doğal gerçeklik denir.
Edebiyatta gerçeklik:
1. Edebiyat eserindeki içeriğin gerçeklikle bağı vardır. Eseri oluşturan yazar ya da şair belli bir toplumsal gerçeklik içinde yaşamaktadır ve eserinde gerçekliği şöyle ya da böyle yansıtır.
2. Edebiyat eseri, yazıldıktan sonra da toplumsal gerçeklik içinde yer alır. Sonuçta o eseri okuyanlar belli bir toplumsal gerçeklik içinde bulunduğuna göre eserin gerçeklikle bağı başka bir biçimde sürmektedir. Kısacası yazmak da gerçeklikle ilişki kurmanın bir yoludur.
Yazar içinde yaşadığı gerçekten yola çıkarak eserini oluşturur. Ancak yaşanan doğal gerçeklik olduğu gibi değil, edebiyatın kuralları içinde esere yansır. Yani sanatçı doğal gerçekliği konu olarak ele alıp yeni bir gerçeklik içinde tekrar şekillendirir. KURGULAR. Buna edebi gerçeklik denir.
Sanat; nesnel, gerçek dünyanın öznel tasarımıdır. Bu durumda gerçeklikten yararlanmaları yönüyle, bilimle sanatın ayrı olmadığını , yalnızca yöntemlerinin farklı olduğunu söyleyebiliriz.
Edebiyat insana özgü özellikleri, kurmacanın dünyasında dile getirir.
Edebi metnin konusu; doğa ile ilişki halindeki en geniş anlamıyla duyan, düşünen, tasarlayan, yaşayan insandır. Dolayısıyla edebi metinlerde insanla ilgili her konu işlenebilir.
Bilim de sanat da aynı gerçeklikle uğraşır. Sanat , gerçekliği insana özgü özelliklerden hareketle değiştirerek yeniden oluşturur, bilim ise açıklar.
Edebi metin yazılırken dönemin özelliklerinden ve o dönemdeki her türlü gerçeklikten yararlanılır. Ancak bu yararlanma, bilimin gerçeklikten yararlanmasından farklıdır.
Sanat gerçekliği değiştirip, dönüştürüp, yorumlayıp, yeniden yaratır.
Edebi metinlerde; dönemin ilmi, felsefi, teknik ve sosyal alandaki verileri, siyasi tartışmaları kurmacanın olanaklarıyla işlenir.
Gazete haberi, tıbbi makale, sözleşme….gibi metinler gerçekliği doğrudan doğruya ifade eder. Roman, öykü, şiir gibi türler ise doğal gerçekliği edebi öğelerle birleştirerek KURMACA GERÇEKLİK haline getirir.
Sanat eserleri de edebiyat eserleri gibi kurmacadır.
SANAT
İŞİTSEL (FONETİK SANATLAR)
Müzik, edebiyat
GÖRSEL (PLASTİK ) SANATLAR
Mimari, heykel, resim, hat
DRAMATİK (RİTMİK) SANATLAR
Tiyatro, dans, sinema, bale, opera

Kahraman Ordumuza
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
İstiklal Marşı’nın yazıldığı dönemde Türk ordusu düşmanla savaş hâlindedir. Bu yüzden ordu ve millete cesaret vermek isteyen şair, şiirine “Korkma…” kelimesiyle başlar. Bu, bir sesleniştir. Şair, Türk milletine sesleniyor.
İki türlü korku vardır: Adi korku ve asil korku. İlk korkuda ödleklik anlamı vardır. Ancak, korkmak her zaman ödü patlamak anlamında değildir. Çoğu zaman da asil bir duygudur, insanî bir endişedir. İnsanların kaybetmeyi göze alamayacakları değerleri vardır. Mesela, milletin başına bir şey gelir diye korkmak, istiklalin kaybedileceğinden endişe etmek, asil bir korkunun ifadesidir.
Şairin “Korkma…” diye seslenmesi, asil bir endişenin, kaygının ifadesidir. Milletimiz istiklalini kaybetme korkusu içindedir. Şair, milletin endişe etmemesi gerektiğini; çünkü istiklalin kaybedilmeyeceğini söylüyor.
Birinci dizedeki şafak, güneş battıktan sonraki alaca karanlık zamanı anlatır. Şafağın bir anlamı da güneş doğmadan önceki alaca karanlıktır. İstiklal Marşı, sembolik olarak, iki şafak arasını anlatır. Akşamın şafağı Millî Mücadele’nin başlangıcı, sabahın şafağı ise bitişidir. Akşamın şafağından korkulur; çünkü arkasında karanlık bir gece vardır. Ancak, her gecenin bir sabahı olduğuna göre, içinde bulunulan karanlığın uzun süreceğini sanarak korkuya kapılmamalıdır. Biraz sonra şafak sökecek ve karanlık son bulacaktır. Bu benzetme şairin, Türk milletinin, bağımsızlığına çok kısa sürede kavuşacağı hakkındaki kesin inancını ortaya koyar.
Birinci dizede yüzmek, dalgalanmak manasındadır. Şafağın rengi kırmızıdır. Al sancak ise Türk milletinin sembolüdür. Türk bayrağının al rengi şairde bir alev izlenimi uyandırmıştır. Bu alev “sönmez”. Zira onun çıktığı kaynak, her Türk ailesinin evinde yanan ocaktır.
Ocak, ateşin yandığı yerdir; sonradan ev anlamını kazanmıştır. Ocakta ateşin yanıyor olması canlılığa işarettir. Yurdun üstünde tüten en son ocak kaldıkça, bu bayrağın alevi bu şafaklarda dalgalanacaktır; milletimiz istiklalini kaybetmeyecektir. Yeter ki o ocak tütmeye devam etsin. Şair bu benzetmeyle “bayrak” ile “millet” arasındaki bağlantıyı ifade ediyor. İkinci dize, aynı zamanda, “Son fert olarak kalsan bile bayrağı indirtmemek için, istiklali kaybetmemek için mücadele edeceksin.” demektir.
Üçüncü dizede şair bayrağımızdaki yıldız ile gökteki yıldızı birleştirir. Gökteki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi, “Türk milletinin yıldızı” olan bayrağa da kimse el süremez. Ayrıca; yıldız, beyazdır ve gece parlar. Millî Mücadele gece ise bayrağımızın yıldızı o gecede parlayacaktır. Yıldızın parlaması bir ışıktır. Işık, karanlıkta ümidi ifade eder.
Yıldız kelimesi aynı zamanda kader, talih manalarına da gelir. Bayrak milletin kaderini, talihini temsil eder. O parlıyorsa, millet de aydınlık günlerini yaşamaktadır. Onun sonu, milletin sonudur. Şair üçüncü dizeyle Türk milletinin ve istiklalimizin sembolü bayrağımızın kesin olarak sonsuza kadar yaşayacağını ve dalgalanacağını belirtir. Bundan zerre kadar şüphesi yoktur. Şairin bu hayallerle belirtmek istediği Türk milletinin ölmezliği fikridir. O, ordu ve millete “Korkma…” derken böyle bir inanca dayanır. Millî Mücadele’nin zafere ulaşması işte bu sarsılmaz imanın sonucudur.
Dördüncü dizede muhteşem bir bencillik ve sahiplenme duygusu vardır. Buradaki bencillik gereklidir. Çünkü, bencilce muhafaza etmek zorunda olduğumuz değerlerimiz vardır. Bayrağımızı ve istiklalimizi işte böyle bir bencillikle muhafaza etmeliyiz.
Çatma kurban olayım çehreni, ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin, istiklâl!
Şair hilale, yani Türk bayrağına hitap ediyor. Edebiyatımızda sevgilinin kaşı hilale benzetilir. Bayrak nazlı bir sevgili gibi kabul ediliyor. Bayrak sevgilinin yüzüdür, hilal ise kaşı. Bayrak, bütün bir milletin sevgilisidir. Çehre, yüz demektir ve kullanımı yerindedir. Çünkü, yaratılmışlar içinde ruh hâli çehresine yansıyan tek varlık insandır.
Sevgilinin kaşlarını çatışı nasıl âşığı elemlere sürüklerse istiklalin tehlikede olması da milleti elemlere sürükler. Çehresi çatık olan aslında millettir. Milletin çehresi istiklal tehlikede olduğu için çatıktır. Şair, milletin istiklalini kaybetmemesi için canını vereceğini söylüyor.
İkinci dizede şair, ırkının kahraman olduğunu belirterek milletiyle ve milliyetiyle övünüyor. Vatanın timsali olan sevgiliye (hilale) gülmesi için yalvarır. Bayrağın kahraman ırkımıza gülmesi demek, istiklalin kaybedilmemesi demektir. Bayrak gülmediği, yani istiklal tehlikede olduğu için şiddet ve celâl vardır. Bayrak kahraman Türk ırkına gülmediği takdirde, bu millet onun uğruna döktüğü kanları kendisine helâl etmeyecektir; çünkü bayrak, rengini bu al kanlardan almıştır. Dolayısıyla Türk milletine borçludur.
Son dizede “Hak” kelimesi iki manada kullanılmıştır. Birinci manaya göre Hak, Tanrı manasına gelir. Müslüman olan Türkler ona taparlar. Hak kelimesinin diğer manası adaletle ilgilidir. Hak aynı zamanda yapılan bir iş, fedakârlık veya durum karşılığı alınması gereken paydır. Şair bu beyitte istiklal kavramı ile Hak (Tanrı ve adalet) kavramı arasında münasebet kurmaktadır. Milletler yüksek kıymetlere inandıkları ve bağlı bulundukları takdirde istiklale hak kazanırlar. Hakk’a tapan bu millet istiklali hak etmiştir.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Bu kıtada “hürriyet” kavramı söz konusudur. Burada şair “ben” kelimesini kullanmakla beraber kastolunan Türk milletidir. Şair, burada Tür milletini konuşturmaktadır. Ezel, öncesi olmayan zamandır. Türk milleti ezelden beri hür yaşamış ve hür yaşamaya alışmıştır. Ona zincir vurulamaz.
Zincir vurmak, esir etmek manasındadır. Bizi esir etmek isteyenler çılgın olarak nitelendiriliyor. Ayrıca, Batılılar Kuva-yı Milliyeciler için “çılgın” kelimesini kullanıyorlar. Çünkü, istiklal mücadelemizin başarıya ulaşmasını mümkün görmüyorlar. Şair, asıl çılgının onlar olduğunu demeye getiriyor. Asıl onlar olmayacak işe giriştikleri için, ezelden beri hür yaşamış Türk milletine zincir vurmak istedikleri için çılgındırlar.
Üçüncü dizede Millî Mücadele bir sele benzetiliyor. Fizik kurallarına göre suyu sıkıştırmak ve esir etmek mümkün değildir. Sıkıştırılamadığı için bent yapılır. O durumda da su, bendi ya yıkar ya da üstünden aşar. Bent esaret anlamına; kükremiş sel gibi olmak da esareti kabul etmemek anlamına gelir.
Ezelden beri hür yaşamış Türk milleti, esir edilmek istendiği takdirde kükremiş sel gibi, bendini çiğneyerek aşacaktır. Dağları yırtacak, okyanuslara sığmayarak taşacaktır. Hürriyetin başlıca özelliği sınır tanımamaktır. Hür yaşamak Türk milletinin karakteristik bir özelliğidir.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma, nasıl böyle bir îmânı boğar,
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Bu kıtada savaşan iki taraf, Türk milleti ile Batı dünyası karşılaştırılmaktadır. Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk’ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.
Serhat, sınır boyu demektir. Sınırları askerler korur. İman dolu göğüsleriyle askerlerimiz çelik zırhlı duvarların karşısında duruyorlar.
Canavar, can alıcı mahlûktur. Tek dişi kalmış canavarlar daha vahşîdir. İhtiyarlığı sembolize eder.
Dördüncü dizede medeniyet, canavara benzetilmiştir. Saldırgan medeniyet, can çekişmekte olan ve can havliyle son saldırışlarını yapan, tek dişi kalmış bir canavarı andırır. Tek dişi kalmış demesinin sebebi, dehşet verici gözükmesine rağmen eski gücünü kaybetmiş ve ölmek üzere olmasından kaynaklanır. Burada bütün vahşîliğine rağmen, kendisini medenî diye tanıtan Batı dünyasıyla bir alay da vardır.
Şair medeniyete karşı değildir. O, medeniyet adı altında yapılan vahşete ve zulme karşıdır. Anadolu’yu işgal edenler, işgallerini haklı gösterebilmek için Batı Anadolu’da barbar Türkler olduğunu ve onları medenîleştirmek için geldiklerini söylüyorlar. İşte şair bu tür medeniyetin düşmanıdır.
Üçüncü dizede “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar, bırak, varsın ulusun, onda artık korkulacak bir taraf kalmamıştır.” deniyor. Burada millete ümit ve cesaret aşılanmaktadır. Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın, ne kadar ulursa ulusun, sonunun geldiği; bu canavarın Mehmetçiğin göğsündeki imanı boğmaya gücünün yetmeyeceği söyleniyor. Bu nedenle -yine “korkma” kelimesiyle- o canavarın ulumasından endişe edilmemesi gerektiği belirtiliyor.
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın;
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın;
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.
Şairin “arkadaş” diye hitap ettiği düşmanla savaşan askerimizdir. Türk yurdunu işgal hareketi hayâsız bir akın, işgale gelenler ise alçak olarak nitelendiriliyor. Şair, Türk askerinden yurdumuza alçakları uğratmamasını, bu hayâsız akını, göğsünü siper ederek durdurmasını istiyor; çünkü alçakları durdurmanın tek yolu, Mehmetçiğin iman dolu göğsünü siper etmesidir.
Son iki dizede imanın karşılığı olan “zafer” müjdelenir. Allah, kitabında inananlara zafer vadetmiştir. Zaferin yakınlığı inananların gayretine ve kahramanlığına bağlıdır. Şair geleceğe büyük bir inançla bakarak zaferin çok yakın olduğunu belirtiyor.
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı!
Sen şehîd oğlusun, incitme yazıktır atanı:
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
Bu kıtada “vatan” söz konusu ediliyor. Dış görünüşü bakımından vatan bir toprak parçasıdır. Fakat bu toprak parçası, milletin tarih ve hayatına sımsıkı bağlıdır. Onu kutsal kılan maddî yönü değil, millet ve tarih ile olan münasebetidir. Bu vatan, binlerce şehit tarafından kazanılmış ve korunmuştur. Bundan dolayı, ona bakarken toprağı değil, onda gömülü olan şehitleri görmelidir.
Toprağın altında kefensiz yatanlar, şehitlerdir. Şehitler kefensiz gömülürler. Toprağı vatan yapan, şehitlerin kanıdır. Vatan toprağının her karışında şehitlerimiz yatmaktadır.
Şair, cennet vatanımızın dünyalara değişilemeyeceğini söylüyor. Eğer her karışında binlerce şehidin yattığı bu topraklar üzerinde düşman gezerse o zaman atalarımız incinecektir. “Şehit oğlu” sözüyle vatan uğrunda canlar veren bir ecdada sahip olduğumuz anlatılmak isteniyor. Uğrunda canlar verilen vatanımıza sahip çıkmak ve onu muhafaza etmek, şehitlerin (atalarımızın) hatırasına olan saygının gereğidir.
Cennet, inanan insanların gideceği yerdir. Her Müslüman cennete gitmek ister. Dünya, cennete değişilmez. Vatan, cennete benzetilmiştir. Bu nedenle değişilmezdir.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ,
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Bu kıtada da “vatan” söz konusu edilmiştir. Bu cennet vatanın uğruna feda olmayacak kimsenin olmadığı söyleniyor. İnancımıza göre şehitler cennete giderler. Bağrında bu kadar çok şehit barındıran toprağın cennetten farkı yoktur. Çünkü, toprak sıkılsa şehitler fışkıracak kadar şehit verilmiştir.
Vatanını seven bir insan için en büyük yoksulluk, vatandan uzak kalmaktır. Şair, vatanın candan ve sevgiliden daha üstün bir değer taşıdığına inanıyor. Allah’tan tek istediği vatanından ayrı düşmemektir. Bunun için canını, cananını kaybetmeyi göze alıyor. Her şeyini kaybetse bile vatan toprağında yatmak onun için yetecektir. İnsan, böyle bir inanca sahip olmazsa vatanı için ölümü göze alamaz.
Rûhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâ-mahrem eli.
Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli –
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
Şair ve vatanları uğrunda çarpışarak hayatlarını veren Mehmetçiklerin, hatta Millî Mücadele’ye katılanların dilekleri, kendileri öldükten sonra da aynıdır. Şairin bir Müslüman olarak Allah’tan tek isteği, mabedine yabancı elinin değmemesi ve dinin temeli olan kıymetlere şahadet eden ezanların yurdun üzerinde ebedî olarak işitilmesidir. Yani, vatanımızın sonsuza kadar hür olmasını istiyor. Mabet, ibadet edilen yer demektir.
Üçüncü dizedeki “şehadet” kelimesi şahitlik manasına geldiği gibi ezanda geçen “Eşhedü en lâ ilâhe illallah”, “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” cümlelerine karşılı gelir. Bunlardan birincisi “Şüphesiz bilirim, bildiririm Allah’tan başka tapacak yoktur.”, ikincisi “Şüphesiz bilirim, bildiririm Muhammed Allah’ın elçisidir.” manalarına gelir. Bir kimsenin Müslüman olabilmesi için kelime-i şehadet denilen bu cümleleri tekrarlaması ve bunlara inanması lazımdır. Müslüman ülkelerde günde beş vakit okunan ezan ile İslamiyet’in temelini oluşturan bu cümleler tekrarlanır.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa – taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
Şair, önceki kıtada ruhunun Allah’tan tek isteğinin mabedine yabancı elinin değmemesi ve şehadetleri dinin temeli olan ezanların yurdumuzun üstünde sonsuza kadar işitilmesi olduğunu söylemişti. Bu kıtada ise emeli gerçekleştiği takdirde ne kadar sevineceğini anlatıyor. Şair -önceki kıtada olduğu gibi- burada da şehitler adına konuşuyor.
Emeline kavuştuğu takdirde şehidin eğer varsa mezar taşı coşkuyla Cenab-ı Hakk’a bin secde edecektir. Yaralarından kanlı yaşlar aka aka, her şeyden soyunmuş bir ruh gibi naaşı yerden fışkıracaktır. Ve o zaman başı yükselerek belki de arşa değecektir. Arş, göğün en yukarısıdır. Tüm bunlar emele ulaşmanın sevinciyle olacaktır.
Şair dokuz kıta boyunca, inancını bir an olsun kaybetmeden, bir an bile ümitsizliğe düşmeden, derece derece zaferi yakalar. Artık bayrak ve millet istiklale kavuşmuştur.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl!
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl.
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!
Bu kıtada artık istiklal kazanılmış olarak düşünülüyor. Birinci kıtadaki “şafak” kelimesi, güneş battıktan sonraki alaca karanlığı ifade ediyordu. Bu kıtadaki “şafak” ise güneş doğmadan önceki alaca karanlığı ifade eder. Bu vakit gündüzün, aydınlığın özetle zaferin müjdecisidir.
Birinci kıtadaki “nazlı hilal”, son kıtada “şanlı hilal”e dönmüştür. Yeni, aydınlık ve hür ufuklar, şanlı hilalin dalgalanışıyla süslenecektir. Bayrak artık şafaklar gibi şanlı, dalgalanacaktır. İstiklal kazanıldığı için bayrak uğruna dökülen bütün kanlar ona helaldir. Zira bundan sonra sonsuza kadar bayrağa ve Türk milletine yok olma, yere düşme, yeryüzünden silinme şeklinde bir tehlike yoktur. Türk bayrağı ezelden beri hür yaşamıştır, bundan sonra da hür yaşamak hakkıdır. Hakk’a tapan Türk milleti de istiklali hak etmiştir.

Herhangi bir konu üzerinde zıt düşüncelerin karşılıklı olarak savunulmasına Münazara denir. Münazarada önemli olan “savunma” dır. Taraftarı az olan bir düşünce, iyi savunulduğu zaman çok kişi tarafından takdir edilebilir.
Münazara için genellikle üçer ya da dörder kişilik iki grup kurulmalı-dır. Gruplardan birisi işlenecek konuya olumlu, diğeri ise olumsuz yönden savunmalıdır. Yani, bir grup “tez”, diğer grup ise “antitez” i almalıdır. Ayrıca, münazara yapacak kişileri değerlendirecek bir “jüri” seçilmelidir. Jüri, ya başlangıçta ya da münazara yapılacağı gün seçilebilir.
Olumlu tezin savunulması, olumsuzdan daha kolay olduğu için, konuşmaya, olumlu tezi savunan gruptan biri başlamalıdır. Konuşmacıların savunmalarının gücü kadar, taraflı ve tarafsız dinleyicilerin gösterilerinin de jüri üzerinde etkisi bulunur. Ancak, taraf tutan dinleyicilerin, karşı taraf konuşmacılarının moralini bozacak nitelikte gösteride bulunmaları doğru değildir. (K. GARİPOĞLU, Kompozisyon Bilgileri, s. 31)
Münazaraya katılacak kişilerle, jüri üyeleri münazara tekniği konusunda bilgilendirilmelidir. İki grup da kendi aralarında iş ve konu bölümü yapıp münazara gününe kadar hazırlıklarını tamamlamalıdır. Konuşmacılara, araştırma için en az 2-3 hafta süre verilmelidir.
Gruptaki her kişi savundukları konunun değişik alt konuları hakkında konuşmak zorundadır. Birden fazla kişi, aynı alt konuyu savunamaz. Münazarada yazılı metne bakarak okuma olmaz. Savunulan konu; sözlü ele alınmalıdır. Konuşmacıların, konularını bir kâğıda yazıp okumaları çok yanlıştır.
Münazarada etkili savunmanın önemli olması gibi, belli zaman içinde konuşmak da önemlidir. Bu nedenle konuşmacılara eşit zaman dilimleri verilmelidir. Bu zaman, genellikle 5-15 dakikadır.Ayrıca, münazarayı izleyen grup da çok önemlidir. Konuşmacılar; konularını savunurken izleyicilerin büyük bir sessizlikle konuları dinlemesi gerekmektedir. Konuşmacıların tutarsız bir düşüncesi, yanlış yerde yapılmış bir mimik hareketi izleyicilerde tepkiye neden olmamalıdır. İzleyiciler savunulan düşüncenin doğruluğunu ya da yanlışlığını onaylayacak davranışlardan uzak durmalıdır. Ancak, böylece jürinin doğru ve tarafsız değerlendirmesi mümkün olur.
Jürinin, değerlendirmede dikkat edeceği özellikler:
a)Türkçeyi kullanma gücü. (Diksiyon, vurgu, tonlama, kelime hazinesi, cümle kurma vb.)
b) El, kol ve yüz hareketlerini yerinde kullanma.
c) Savunmada inandırıcı olma. (Belgeler, istatistikî bilgiler, resimler, gazete ve dergi haberleri, güncel olaylarla örnekleme vb.)
ç) Konuşmacıların fizikî özellikleri. (Temiz ve düzenli kıyafet, saç, sakal tıraşı vb.)
Örnek Münazara Konuları:
Çok gezen mi çok bilir, çok okuyan mı?
İlk insanlar mı daha mutludur, günümüz insanı mı?
Savaşta bilgi mi üstündür, kılıç mı ?
Toplumun ilerlemesinde kadın mı, erkek mi daha önemlidir?
Başarıda çalışmak mı, şans mı önemlidir?
Kalkınmada köyden mi, kentten mi başlamalı?
İklim; insanın kişiliğini değiştirir mi, değiştirmez mi?
Turizmin gelişmesinde para mı önemli, eğitim mi?
Uygarlığın gelişmesinde sanat mı, bilim mi önemlidir?
Ormanların korunmasında yasalar mı, çevre bilinci mi etkili olur?
Çocuk eğitiminde aile mi, okul mu etkilidir?
Başarıya ulaşmak için zekâ mı, çalışmak mı önemlidir?
Para; her kapıyı açar mı, açmaz mı?
Çocuk eğitiminde anne mi, baba mı daha önemlidir?
Ülkenin kalkınmasında tarım mı, sanayi mi önde tutulmalıdır?
Ailede kadın çalışmalı mı, çalışmamalı mı?
İnsan mı doğaya, doğa mı insana hâkimdir?
İnsana suç işleten kendisi midir, toplum mu?
Ülkeyi kalkındıracak olan para mıdır, eğitim midir?
Ülkenin hızlı kalkınmasını sağlayan kamu sektörü müdür, özel sektör mü?
Çocuk eğitiminde çevre mi, aile mi etkilidir?
Atomun bulunması insanlık için yararlı mı, zararlı mı olmuştur?
Bir toplumun gelişmesinde sinema mı, tiyatro mu etkilidir?
Savaşlar yapıcı mıdır, yıkıcı mıdır?
Veliler (anne-baba) en iyi öğretmendir. Fikrine katılıyor musunuz?
Son zamanlarda yemek yapmak kolay hale geldi. Bu kolaylık insanların yaşam tarzında bir gelişme sağladı mı?
Televizyon arkadaş ve aileler arasındaki ilişkiyi bozmuştur. Buna katılıyor musunuz?
Nerede yaşamayı tercih ederdiniz? Şehirde mi yoksa, köyde mi?
Eğitim kurumlarının eğitime aktardıkları para kadar öğrencilerin spor aktivitelerine de aktarmaları gerekir. Fikrine kalıyor musunuz?
Bazıları lokantada, bazıları da evde kendisi hazırlayıp yemeği tercih ederler. Siz nerede yemek isterdiniz?
Bazıları derler ki, üniversite derslerine katılım serbest olmalı. Bazıları da üniversite derslerine devam mecburiyeti olmalı, der. Bunların hangisine katılıyorsunuz?
Evinizin hemen yanında yeni bir disko açılacakmış. Buna karşı mısınız veya destekliyor musunuz?
Devlet toplu taşıma araçlarını mı yenilemeli mi, yoksa daha güzel yollar mı yapmalı?
Çocuklar için köyde yaşamak şehirde yaşamaktan daha iyidir? Buna katılıyor musunuz?
Öğrenciler okurken çalışmalı mı? Buna katılıyor musunuz?
İnsanlar bazen sevmedikleri şeyleri de yapmalılar. Buna katılıyor musunuz?
Televizyon, gazeteler ve dergiler meşhurların özel hayatlarına çok fazla yer veriyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bazıları dünyaya insanlar tarafından zarar verildiğini düşünüyorlar. Buna katılıyor musunuz?
Bazı insanlar hayatlarını hep aynı yerde geçirirler bazıları da daha iyi iş için, ortam için, ev için hatta hava için değişiklerde yaşarlar. Siz hangisini tercih edersiniz?
Paranızı kazanır kazanmaz harcamak mı iyi, biriktirmek mi iyi?
Biri size bir miktar para hediye etti. Bu parayla ya bir mücevher ya da katılmak istediğiniz bir konser bileti alabilirsiniz. Siz hangisini tercih ederdiniz?
Canlı yayına katılmak televizyonda herhangi bir olayı izlemekten daha eğlencelidir. Katılıyor musunuz?
Gelişme her zaman iyidir, fikrine katılıyor musunuz?
Geçmişi bilmenin şimdiki yaşayanlara bir faydası yoktur. Fikrine katılıyor musunuz?
Teknoloji sayesinde öğrenciler daha iyi ve daha hızlı öğreniyorlar konusuna katılıyor musunuz?
Asla vazgeçme! Bu neyin ifadesi: Hiçbir zaman hedeflerine ulaşmak için durma daha da çok çalış demektir. Fikrine katılıyor musunuz?
Bazıları arkadaşla, bazıları da yalnız mı seyahat etmeyi severler. Siz hangisini tercih ederdiniz?
Bazıları erken kalkıp işe hemen başlamayı, bazıları da geç kalkıp gece geç saatlere kadar çalışmayı tercih ederler. Siz hangisini tercih ederdiniz?
Çok büyük bir holdingde mi yoksa küçük bir firmada mı çalışmayı tercih ederdiniz?
Yüz yüze diyalog diğer iletişim (mektup, telefon vs) lerden daha iyidir. Buna katılıyor musunuz?
Bazıları bir işi bildiği en iyi metotla yapmayı, bazıları da yeni metotlar veya riskler almayı severler. Siz neyi tercih ederdiniz?
Başarı nasıl elde edilir? Planlı çalışarak mı yoksa bazı riskler alıp hayattaki şansları değerlendirerek mi?
İnsanın dış görünüşüne bakarak asla hüküm vermemeliyiz. Buna katılıyor musunuz?
İnsan önemli bir kararı kendi başına vermemelidir. Buna katılıyor musunuz?
Bazı filmler insanları düşündürmek için bazıları da sadece güldürüp eğlendirmek için yapılmıştır. Siz hangisine katılıyorsunuz?
İş adamları kar sağlamak için her şeyi yapmalıdır? Buna katılıyor musunuz?
Bazıları bir işi yaparken veya yaptırırken acele eder bazıları da işi ağırdan alır. Siz hangisine katılıyorsunuz?
Oyunlar çocuklar kadar önemli olduğu kadar büyükler için de önemlidir. Buna katılıyor musunuz?
Yetişkinler çocukları adına karar verebilir mi?
Hayatta yaşadığımız bazı tecrübeler önce bize zor gibi görünse de gelecek için önemli birer ders olmuştur. Buna katılıyor musunuz?
Bazı insanlar işçi bazıları da iş veren olmayı isterler. Siz………………….
Şehirler eski tarihi binalarını korumalı mı yoksa, onları yıkıp yerlerine daha modern binalar mı inşa etmeli?
Çocuğun başarısında sınıftaki arkadaşlarının etkisi anne babasından daha çoktur? Buna katılıyor musunuz?
Eğer siz işveren olsaydınız ne tür bir işçi alırdınız? Tecrübesiz düşük ücretli mi yoksa tecrübeli yüksek ücretli mi?
Sizce bir öğrenciye her gün ödev vermek gerekli mi?
Araba insan hayatını geliştirmiş midir yoksa ciddi problemler mi meydana getirmiştir?
Yüksek ücretli, uzun mesaili, aile ve arkadaşlarınıza daha az zaman kalan bir iş mi; yoksa düşük ücretli, kısa mesaili, aile ve arkadaşlarınıza daha fazla zaman kalan bir iş mi, isterdiniz?
Notun öğrencinin öğrenmesine katkısı vardır fikrine katılıyor musunuz?
Bilgisayar hayatı kolaylaştırıp daha elverişli hale mi getirmiştir yoksa zorlaştırıp kompleksleştirmiş midir?
Grup halinde seyahat etmenin en iyi yolu rehber ile seyahat etmektir. Buna katılıyor musunuz?
Üniversitede öğrencilerin bir çok derse katılmaları mı; yoksa tek bir dalda uzmanlaşmaları mı daha iyidir?
Çocuk okula başlar başlamaz yabancı dil öğrenmeye başlamalıdır? Buna katılıyor musunuz?
Erkekler ve kızlar ayrı okullarda okumalıdır? Buna katılıyor musunuz?
Gruplar halinde çalışmak mı, ferdi çalışmak mı daha iyidir?
Teknoloji dünyaya faydalı mıdır, zararlı mıdır?
Reklam bir ülke hakkında bir çok fikir veya bilgi verebilir. Buna katılıyor musunuz?
Modern teknoloji dünyayı tek kültür haline getirmiştir. Buna katılıyor musunuz?
İnternet insanlara çok ve değerli bilgiler sağlar bazıları da çok fazla bilginin problem çıkartacağını söyler. Buna katılıyor musunuz?
Dans etmenin kültürde önemli bir rolü vardır? Buna katılıyor musunuz?
Bazı insanlar Hükümetlerin uzay araştırmalarına daha çok para harcaması gerektiğini bazıları da yer yüzündeki temel ihtiyaçlara para harcanması gerektiğini söylerler.
Bazı insanlar hep aynı iklimin yaşandığı yerlerde bazıları da değişken iklimlerde yaşamayı isterler. Siz nerede yaşamak isterdiniz?
Öğretmenler öğrencilerin öğrendiği kadar para almalıdır. Buna katılıyor musunuz?
Elle iş yapmayı mı, makine kullanmayı mı tercih ederdiniz? Okul öğrencilerden, öğretmenleri değerlendirmelerini istemeli mi?
Üniversite öğrenimi bütün öğrencilere sağlanmalıdır. Buna katılıyor musunuz?
Hayatı öğrenmenin en iyi yolu arkadaş ve ailenin tavsiyelerini dinlemek mi; yoksa kendi tecrübelerine göre hareket etmek mi?
Yabancı ülkeye göç eden birisi kendi adetlerini mi yaşamalı; yoksa göç ettiği ülkenin adetlerini mi yaşamalı?
Vaktinizi yalnız mı; yoksa arkadaşlarınızla mı geçirmeyi tercih ederdiniz?
Genç yetişkinlerde, ailenin mi yoksa arkadaşların mı etkisi daha çoktur?
İnsan boş vakitlerini geçirmek için plan yapmalı mı, yapmamalı mı?
Sizce en iyi öğrenme metodu hangisidir: Yaparak yaşayarak öğrenme mi, okuyarak mı, ya da başkalarını dinleyerek mi?
Hayatınızda hep yeni değişiklikler olmasını mı; yoksa hep aynı kalmasını mı isterdiniz?
İnsan hemen mi karar vermeli; yoksa dikkatlice düşünerek mi karar vermeli?
Bir başkası hakkındaki ilk kanı her zaman doğru çıkar. Buna katılıyor musunuz?
İnsan hep elindekiyle yetinmez ve hep daha fazlasını ister fikrine katılıyor musunuz?
İnsanların değişik elbiseler giymesi onların davranışlarına etki eder mi?
İnsanlar gerçek olaylar hakkında kitaplar mı; yoksa hayal ürünü kitaplar mı okumalı?
Öğrenciler için Tarih ve Edebiyat okumak Fen ve Matematik okumaktan daha mı önemlidir?
Bütün öğrenciler ortaokulda sanat ve müzik dersleri almalıdır. Buna katılıyor musunuz?
Gençler yaşlılara bir şeyler öğretebilir mi?
Roman ve kısa hikaye okuma film bakmaktan daha eğlencelidir? Buna katılıyor musunuz?
Her gün okulda jimnastik yapılmalı mıdır? Yoksa öğrenciler sadece akademik çalışmalarla mı meşgul olmalıdır?
Sadece çok para kazanan insanlar mı başarılıdır??
İnsanın çocukluk yılları hayatını en önemli yıllarıdır. Buna katılıyor musunuz?
Çocuklar yapabilmeye başladıkları andan itibaren ev işlerinde yardımcı olamaya başlamalıdırlar? Buna katılıyor musunuz?
Öğrenciler okullarda üniforma giymeli mi?
Oyun oynamak sadece kazandığın zaman mı eğlencelidir?
Grup üyesi olmak mı, grup lideri olmak mı daha güzel?
Öğrenciler okumak istedikleri dersleri mi okumalıdır?
Hipnozla kısa sürede yabancı dil öğrenilebilir mi?
Geleceği bugünden bilmek mümkün müdür?
Size göre insanlar ölüme çare bulabilirler mi?
Bir insanın uzun yaşaması mı, ömrünü değerlendirerek yaşaması mı daha önemlidir?
Ölümün olması mı olmaması mı daha iyidir?
Bazı tablolar, 10 milyon dolara kadar alıcı bulmaktadır. Bunu mantıklı buluyor musunuz ?
İnsanların herhangi bir konuda fanatik olmaları sizce doğru mudur?
Sizce hayvanat bahçelerinin olması gerekli midir?
Tabiatta mükemmel bir düzenin olduğunu söyleyebilir miyiz?
Eğer mitolojik hikayeler ve efsaneler olmasaydı, yazarlar güzel romanlar yazabilir miydi?
Dünyamızdan başka gezegenlerde hayat olabilir mi?
Gelecekten haber veren insanlara inanır mısınız?
Trafik eğitimi adılı bir desin gerekli olup olmadığını tartışınız.
Bir toplumun gelişmesinde ihtiyarların mı, yoksa gençlerin mi katkısı daha büyüktür?
Huzur evleri gerekli midir?
Günümüzde ihtiyarlara gereken saygı gösteriliyor mu? Gösterilmiyor diyorsanız bunun sebepleri nelerdir?
Dünya genelinde insanlar dengeli ve yeterince beslenebiliyorlar mı?
“Kainattaki herşey insanın emrine verilmiştir.” sözü doğru mudur?
Siz iki gözünüzü 1 milyar dolara satar mısınız?
Bir millet, başka bir milletin kültürünü çok kısa bir zamanda benimseyebilir mi?
Sizce gelecekte depremlerin olması engellenebilecek mi?
“Siz mi zamanı yönetiyorsunuz, yoksa zaman mı sizi yönetiyor?” Tartışınız.
Sizce suçlulara idam cezası verilmeli mi, verilmemeli mi?
Öğrencilere okuma kitaplarının seçiminde müdahale edilmeli midir, edilmemeli midir?
Kitap daha çok gençlikte mi yaşlılıkta mı okunmalıdır?
Çok gezen mi, çok okuyan mı daha çok bilir?
İmkânsız olsa yerli araba mı yoksa yabancı araba mı alırsınız? Niçin?
Yabancı firmaların veya yatırımcıların ülkenizde çalışmasını destekliyor musunuz destelemiyor musunuz?
Teknolojinin çok hızlı bir şekilde gelişiyor olması günümüz insanını mutlu etmeye yetiyor mu?
Bilgisayar öğretmenin yerini alabilir mi?
Zengin olmak, mutlu olmak için yeterli midir?

Divan edebiyatımız kimilerine göre klasik edebiyat, kimilerine göre eski edebiyat diye nitelendirilir.biz nitelendirmelerin üzerinde durmayacağız. Asıl amacımız Divan Edebiyatının muhtevasını öğrenmektir. Divan Edebiyatımızın konusu geleneğin tespit ettiği değişmez yönleriyle ortaya çıkan aşktır. Aşk işlenmesi zorunlu olan bir konudur. Yani şair ister aşık olsun ister olmasın tanınmak istiyorsa mutlaka bunu işlemesi gerekir. Nasıl ki hayatta içkinin damlasını ağzına koymamış bir kimse, şiirlerinde bahsediyorsa meyhanenin güzelliğini anlatıyorsa. İşte bu, divan geleneğinin getirdiği zorunlu bir durumdur. Şair aşktan yabancı kalmaması ve aşkı kendine mihver yapması, kendini muhakkak aşık pozisyonunda göstermesi divan edebiyatında uyulması gereken bir şarttır. Divan Edebiyatında eline kalem alan genç, yaşlı, aşkı hiç tatmayanı, kadın-erkek, hükümdar, sadrazam kim olursa olsun aşk konusunu işlemek zorundadır. Aşkta işlenen sevgili ise tek tiptir. Bu sevgili tipi değişmez. Aşk konusunda söylemek istediğimiz; Divan Edebiyatı aşk merkezli kurulmuştur. Öyle ki aşk temi kaldırılacak olsa divanlar boşalır. geriye küçük bölümler kalır diyebiliriz.
Divan Edebiyatında Sevgilinin Şekli Özellikleri, Tipi;
Divan Edebiyatı aşk, sevgili( Maşuk), seven ( Aşık) ve rakip arasında gelişen bir hadisedir. sevgili genelde güzelliğiyle kaprisiyle aşığa hüküm eder durumdadır. Hüküm ve iradeyi elinde tutan sevgili ( maşuk) aşık için daima bir sultan, hükümdar veya sahip sıfatındadır. Aşk ise onun karşısında bir kul, köle veya Geda durumundadır. Konum farkı aynı kalmak şartıyla aşık, aşk derdiyle yatan bir hasta, sevgili ise dermanı kendinde bulunduran bir tabiptir. Veya aşık kendini maşukun zülüm ve kahrına bir kurban, onun öldürücü elinde bir şehit olarak tasavvur eder. Aşığına eziyet, cefa, naz, kahredici ilgisizlik ve vefasızlık divan şiirindeki sevgilinin değişmez özellikleridir. Aşık ise bunlara isyan etmeden kabullenen her cefayı bir lütuf gibi karşılan, aşkın yüksek bir ruh ve tevekkül terbiyesine ermiş bir aşık imajını verir. Bütün eziyet ve cefalara rağmen sevgiliden vazgeçmez.
Gehi visalini anıp gehi firakını nabi.
Ne yardan geçe bildik ne ihtiyar edebildik.
Aşkta en korkulan ise sevgilinin eziyet ve cefadan vazgeçmesidir. Bu onun aşıktan yüz çevirmesi ve artık her şeyin her ümidin bitmesi demektir. Sevgilinin etrafındaki diğer aşıklar ise rakiptir. Rakipler yüzünden aşık, sevgilini karşısında gözden düşeceğinden korkar. Aşkın diğer halleri gibi kıskançlıkta tek taraflıdır. Kıskanan sadece aşıktır. Sevgilinin aşık’ı kıskanması asla söz konusu değildir. Aşığını mesut etmemek isteyen ondan ayrı kaldığında göz yaşı döken veyahut onunla birlikte sevincini paylaşan bir sevgili tipi Divan Edebiyatında yoktur.
Aşık bütün ıstırap ve şikayetlerine rağmen aşkın terbiye edici tesirinden zevk duyar.
Bela budur ki alıştı belalarınla gönül.
Gamında gelsin dikbais-i meserret olur.
Sevgilinin Fiziki Özellikleri:
Sevgilinin güzelliği Büt ve Cennet Hurisi gibi sıfatlar yanında Afet, Belay-ı Hüsn gibi isimlerle anılır. Sevgilinin özellikleri de gelenek tarafından belirlenmiştir. Şairler bu geleneği elverdiği çerçevede onların güzelliğini anlatırlar. Sevgili de bütün hususiyetleri kendinde toplayarak tek bir güzel afet özelliğine girer. Gelenek sevgilinin güzel tipini boyundan, saçlarından, gözünden, kaşından dudaklarına kadar bütün özelliklerini tespit etmiştir. İşlenişini ise şairler yapmıştır. Gelenekte sevgilinin boyu selvi ağacı gibi uzun, bir oyana bir bu yana sallanarak yürüyen ince belli ( Muy) uzun ve siyah saçlı ( asla sarışın ve kumral yok) yanakları gül gibi kırmızı, ayva tüylü ( Hal) bakışları, kılıç gibi keskin ( gamze) ok gibi yaralayıcı, bazen bakışları sevgiliyi öldürür. Kaşları oku atan birer yay, kirpikleri oktur. Daima sıhhatli yaşı civanlıktan öteye gitmez, ızdırap ve hüzün bilmez bir yapıdadır. Divan Edebiyatında maşuk, birkaç örnek dışında sevgilinin ölmesi söz konusu değildir. Bunun yanında aşık henüz olmamış bir tasavvur şeklinde kendi ölümünü söyler. Hatta kendi mezarından bahseder. Bu arada koku duygusu ile ilgili olarak da onun saçlarının misk kokusundan bahsedilir. Uzun boylu ve ince belli oluşunun yanında büst kısmı ön plana çıkar. Yanakları, alnı, saçı,kaşı, göz, kirpik, ağız, dudak, çene, dış hat, ben ve gerdan gibi unsurlar olarak sevgilini oluşturur. Divan Edebiyatı gül sevilen ile bülbül seven ve diken ( Rakip) mazmunları etrafında gelişmiş bir edebiyattır.

ABSOLUTİZM
Mutlakçılık. Herhangi bir eserde ya da ilkede bir ebedinin varlığına ve değişmezliğine inanmak, eseri ya da ilkeyi bu değişmeze göre incelemek.
AÇIK HECE
Türkçe sözcüklerde sesli harf ile belirtilen kısa heceler. Örneğin a-na-do-lu, a-şı-la-ma gibi. Arapça ve Farsça’da ise sözcüklerde sesli harflerle yazılmayıp hareke ile gösterilen kısa hecelere verilen isim. Örneğin ka-de-me, ha-se-ne gibi. Aruz vezninde bütün açık heceler kısa hece olarak kabul edilir.
AÇIKLAMA
Edebi bir eseri geniş okuyucu kitleleri için anlaşılabilir hale getirmek için yapılan yazılı çalışmalar. Sanatçılar eserlerinde anlamı herkes tarafından bilinmeyen sözcükler, deyimler, durumlar ve düşüncelerle, sanatlar kullanır. Bunların her biri bir olay, bir durum ya da düşünceyi ifade eder. Okuyucu bunları çözmeden eserin bütününü anlayamaz. Açıklamanın amacı bu anlamayı sağlamaktır.
AÇIKLIK
Bir metinde belirtilmek istenen duygu ve düşüncelerin kolay, anlaşılır, herhangi bir ek yoruma açıklamaya gerek kalmadan kavranılabilir olmasıdır.
ADAPTE
Herhangi bir dilde yazılmış bir eseri, başka bir dile yer ve kişi adlarını değiştirerek, olayları örf ve adet, duyuş ve düşünüş bakımından aktarıldığı dili konuşanların hayatına uygulamak yöntemli serbest çeviri tarzıdır. Türk edebiyatında daha çok tiyatro eserlerinde kullanılır. Örneğin Tanzimat edebiyatı yazarlarından Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den yaptığı adapteler gibi.
ADAPTASYON
Farklı türde bir eserin (roman, öykü, anı gibi), sahne veya sinemaya uyarlanması ya da farklı türde bir eserden (roman, destan, öykü gibi) farklı bir edebi eser (örneğin oyun) meydana getirilmesidir.
AED
Eski Yunanlılarda şiirlerini lirle söyleyen saz şairlerine verilen ad.
AFROZİM
Çeşitli konularda mutlak bilinmesi gereken ana özellikleri kısa, açık ve anlaşılır bir biçimde anlatma sanatı. Yazarların derin anlam yüklü vecizelerine de afrozim denir.
AĞIZ
Bir anadilin herhangi bir şivesi içinde var olan söyleyiş farkıdır. Ağızlarda dilbilgisi ve sözcükler farklı değildir ancak bazı sesler değişik söylenir. Rumeli ağzı, Karadeniz ağzı gibi.
AHREB ve AHREM
Rubai vezinlerinin ana ölçüsüdür. Mef’ulü ile başlayanlara ahreb, mef’ulün ile başlayanlara ahrem denir.
AHSENÜ’L KASAS
Kıssaların, hikayelerin en güzeli. Bu deyim, Kur’an-ı Kerim’de Yusuf Suresi’nde geçen Yusuf kıssasını anlatır.
AKD Ü HALL
Düğümleme ve çözülme. Divan edebiyatında nesir bir eseri nazma çevirmeye akd, nazım bir eseri nesire çevirmeye hall denir.
AKICILIK
Sözcük ve cümlelerin dile takılmadan kolayca okunabilmesi için anlatılmak istenen düşüncenin rahatlıkla anlaşılır şekilde ifade edilmesi. Akıcılık, düşüncelerin bir düzenleme kapsamında sıralanması, bu düşüncenin herkes tarafından bilinen ve kolay söylenebilen sözcüklerle anlatılması, cümlelerin kısa ve yapı bakımından doğru olması ile sağlanır. Akıcılık, içerikten çok bir üslup özelliğidir.
AKROSTİŞ
Bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir sözcük meydana getirmesi. Divan edebiyatında akrostiş’e muvaşşah ya da istihrac denir. Eski Yunan ve Latin edebiyatında ise akrostiş “üç dize” anlamına gelir.
Örneğin:
Varolan bir sen, bir ben, bir de bu bahar
Elden ne gelir ki? Güzelsin, gençliğin var
Dünyada aşkımız ölüm gibi mukaddes
İnan ki bir daha geri gelmez bu günler
Âlemde bu andır bize dost esen rüzgar
Cahit Sıtkı Tarancı
Şiirin dizelerinin ilk sözcükleri alt alta okunduğunda “VEDİA” ismi çıkıyor.
AKS, AKİS
Bir cümlede, bir dizede iki sözcüğün ya da sözcük topluluklarının yerleri değiştirilerek yapılan söz sanatı. Cümle ya da dizede bir sözcük diğerinin önüne ya da arkasına getirilerek cümle ya da dize tekrarlanır. Tard ü aks veya aks ü tebdil de denir. Aks-i tam (tam akis) aks-i nakıs (eksik akis) olmak üzere iki türü var.
Aks-i tam, cümle ya da dizenin anlamlı iki parçası kalıp halinde yer değiştirir, ekleme ve çıkarma yapılmaz. Örneğin:
Mümkün değil Hudâyı bilmek de bilmemek de
Mâtem görünür şâdi şâdi görünür mâtem
Aks-i nakıs, Cümle ya da dizelerde anlamlı sözcük topluluklarının yerlerinin bazı ekleme ve çıkarmalar yaparak değiştirilmesi yöntemidir. Örneğin:
Hayran oluyor kudretine, sun’una insan
Hayran oluyor kudretine, sun’una hayran
İsmail Safa
Gelse der-gâhına ikrâm görürler küremâ
Kürema dergehine gelse görürler ikrâm
Ziya Paşa
AKSAN
Vurgu demektir. Söyleyiş farkını belirtmek için bazı seslerin üzerine konur.
AKS-İ MÜFRED
Bir sözcükteki harflerin sondan başa doğru alınması halinde yine anlamlı bir sözcüğün meydana gelmesidir. Örneğin ayak-kaya gibi.
AKSİYON
Bir edebi eserde olguların akışıdır. Örneğin bir romandaki aksiyon, tanımlama, düşünce ve moral bölümlerinin çıkarılmasından sonra kalan olaylardır.
ALAKA
İlgi. Bir sözcüğü gerçek anlamının dışında bir anlamda (mecazi) kullanmak için düşünülen ilgiye alaka denir. Edebi sanatların çoğunda bu durum söz konusudur. Bu ilişki ne kadar uygun olursa edebi sanat o derece yerinde ve güzel sayılır.
Bir düşüncenin canlı bir varlık olarak anlatılması. Soyut bir düşünceyi heykel ya da resim ile göstermek gibi. Örneğin adalet düşüncesinin gözü bağlı ve elinde terazi bulunan bir kadınla anlatılması gibi.
ALİTERASYON
Şiir ya da düzyazıda bir uyum yaratmak amacıyla aynı sesleri taşıyan sözcükleri sık sık ve art arda tekrarlamak. Örneğin:
Seherlerde seyre koyuldum semayı, deryayı
Tevfik Fikret
Karşı yatan karlı kara dağlar kayıptır.
Dede Korkut
ANA DUYGU
Bir düşünceden çok bir duyguyu dile getirmek, okuyucu ya da dinleyiciye hissettirmek, onların benliğinde yaşatmak amaçlı yazı ya da konuşmaların öne çıkarmak istediği asıl duyguyu anlatır. Ana duygu bir metnin özünü oluşturur. Metinde bu duyguyu destekler haldeki bütün yardımcı duygu ve düşünceler hep ana duyguya bağlanarak onun daha anlaşır ve duyulur olmasını sağlar. Ana duygu konu anlamına gelmez. Konu anlatılan şey, ana duygu ise bu anlatılanlardan çıkan sonuçtur.
ANA FİKİR
Belirli bir konuda yazılmış eserlerin temelini oluşturan ve okuyucuya verilmek istenen asıl düşünce.
ANAGRAM
Bir sözcükteki harfleri kullanarak başka bir sözcük kurmak. Örneğin sahip anlamındaki “malik” sözcüğü ile tamamlamak anlamındaki “ikmal” sözcüğü kurulabilir. Anagram çoğunlukla özel isimlerde yapılır. Gerçek isim yerine o isimdeki harflerle yapılan bir başka isim kullanılır.
ANAKRONİZM
Meydana geliş tarihi kesin olarak bilinen bir olayı yaşadığı zaman belli olan bir kişiyi, değişik bir tarihte gerçekleşmiş ya da yaşamış gibi gösterme. Örneğin Nasrettin Hoca’nın Timur ile ilgili fıkraları gibi. Anakronizm bilgi eksikliğinden kaynaklanabilir ya da bir amaç için bilinçli olarak yapılabilir.
ANALİZ
Bir bütünü parçalarına ayırarak detaylı inceleme. Bir edebi eserin analizi, olayların, kişilerin ve üslupların ayrı ayrı incelenmesi yöntemiyle yapılır. Analizden çıkarılan sonuç bir tartışma konusu olursa bu duruma eleştiri (tenkit) denir.
ANEKDOT
Bir edebi eserde anlatılan bir olayın başlı başına ayrı bir bütünlük gösteren parçasıdır. Kısa hikaye, fıkra, menkıbe anlamlarını da taşır.
ANJANBMAN
Şiirde cümlelerin bir dize ya da beyitte bitmeyip diğer dize, beyit veya bendlere kaymasıdır. Türk şiirine Fransız şiirinden geçti. Servet-i Fünun döneminde yaygınlaştı. Düzyazıyı şiire yaklaştıran önemli bir üsluptur. Örneğin:
Geçen akşam eve geldim. Dediler:
Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
- Nesi varmış acaba?
- Bilmeyiz, oğlu haber verdi
geçerken bu sabah.
- Keşke ben evde olaydım… Esef
ettim. Vah vah!
Bir fener yok mu, verin… Nerde
sopam?
Kız çabuk ol…
Gecikirsem kalırım beklemeyin. Zira
yol
Hem uzun, hem de bataktır…
Mehmed Âkif
ANLAM
Her sözcüğün anlattığı düşünce. Sözcükler birden fazla anlama gelebilir. Bu durumda anlamlardan biri öz anlam diğerleri mecaz anlamdır. Sözcükler zamanla yeni anlamlar alarak zenginleşebilir. Zamanla anlamlarının kaybetmelerine anlam daralması denir. Dar anlamı bulunan sözcüklerin anlamlarının genişlemesine de anlam genişlemesi denir.
ANLATIM
Duygu ve düşüncelerin sözlü ya da yazılı ifadesi. Edebiyatta daha çok yazılı anlatım için kullanılır. Anlatımın aracı sözcüklerdir. Sözcüklerin dilbilgisi kullarına uygun olarak sıralanmasıyla anlatım ortaya çıkar. Edebiyatta anlatım genel olarak iki türde yapılır. Biri nesir (düzyazı) diğeri nazım (şiir).
ANTOLOJİ
Gerçek sanat eseri değerindeki örneklerin bir araya getirildiği derleme yapıtlar. Yunanca anthos (çiçek) ve legein (toplama) sözcüklerinden türemiştir. Batı’da ilk örneklerini Yunanlılar verdi. Gadaralı Meleagros ile Makedonyalı Filippos’un Stephanos (Çelenk) isimle derlemeleri ilk antolojidir. Türkçe’deki ilk antoloji ise Ömer bin Mezid’in 1436’da yaptığı Mecmuatü’n Nezâir’dir. 83 şairin 397 şiirini kapsayan bu antolojiyi Prof. Dr. Mustafa Canpolat 1978’de Latin harfleriyle yayımladı.
ANTONİM
Ters anlamlı sözcükler. Sıcak-soğuk, iyi-kötü, acı-tatlı, kısa-uzun, güzel-çirkin gibi.
APOSTROF
Kesme işareti. Özel isimleri eklerinden ayırmak için (Ali’nin kalemi), sözcükteki düşen bir harfi belirtmek için (n’olur=ne olur), sözcüğün ekiyle karışmaması için (kola’nı içtin mi) kullanılır.
ARAÇSIZ ÜSLUP
Bir fikri, bir duyguyu söyleyenlerden doğrudan doğruya aktarmak. Monolog ve diyaloglar araçsız üslup örnekleridir.
ARKAİZM
Bir dilin eskimiş sözcüklerini ya da cümle kuruluşlarını kullanarak edebi eser yaratma. Bu eserlere arkaik denir.
ASALET
Edebi eserlerde terbiye dışı, çirkin, bayağı, müstehcen ve galiz sayılan sözcüklerden kaçınmak. Edeb-i kelam ya da mümtaziyet de denir. Tersi eserlere hasaset adı verilir.
ASKI
Halk edebiyatında saz şairleri aralarındaki şiir yarışmalarında kazananlara verilmek üzere duvara tüfek, kılıç, heybe, saz gibi şeyler asardı. Bunlara askı, askıyı kazanmaya da askı indirmek denir.
ÂYÎNE
Sözcük anlamı aynadır. Herhangi bir şeyi veya hali yansıtan, gözönünde canlandıran anlamında kullanılır. Tasavvuf edebiyatında dünya, Allah’ın tecelli ettiği bir aynadır.
BAB
Bir edebi eserin düzenlenmesinde, konuların ele alınıp işlenmesine göre ayrıldığı bölümlerden en geniş olanı.
BÂDE
Üzüm şarabı. Ama tasavvuf edebiyatında aşk anlamındadır.
BAHR-I TAVÎL
Vezinli, kafiyeli uzun nesir cümlelerden kurulan Divan edebiyatı nazım türü. Fe’ilatün, mefa’ilün, müstef’ilün gibi cüzler arka arkaya tekrarlanır. Türk edebiyatında çok az kullanılmıştır.
BALAD
Üç uzun bir kısa bendden oluşan Batı edebiyatı nazım türü. Uzun bendlerin dize sayısı 6-10 arasında değişir. Kısa bend ise 4-5 dizedir. Bu bend tanrıya, krala, prense ithaf bendidir. Her bendin sonundaki mısra bir tür nakarattır. Masal ve hikaye niteliğindeki bendleri ele alıp işleyen, kısa ve hikayesi olan şiirlerdir.
BASİTNAME
Divan edebiyatında yalın Türkçe ile yazılmış gazeller. Bunlara Türkî-i basit gazel de denir. Basitnamelerde Arapça ve Farsça sözcüklerle tamlamalar çok azdır. Örneğin:
Düşdi bu gönlüm sana hey sevdüğüm
N’ola yakışsan bana hey sevdüğüm
Çün seve geldi seve gider seni
Bu gönül önden sona hey sevdüğüm
Ayruluk derdi bana bir bun durur
Kim döyer imdi buna hey sevdüğüm
Turmadım uçmak diler gönlüm kuşı
Yüce köşkünden yana hey sevdüğüm
Yüzüni gözler güzel bu uyüzden ay
Giceler kalur tana hey sevdüğüm
Ağzını öpmek ana ol kim senün
Söğme yok yire ana hey sevdüğüm
Cânı dahi bir kez ana hey sevdüğüm
Edirneli Nazmi
BEDÎ
Sözü, kulağa hoş gelecek ve ruha heyecan verecek şekilde güzelleştirme yollarını gösteren bilim. İlm-i bedî de denir. Bu isim altında toplanan sanatlar iki gruba ayrılır:
Sözle ilgili sanatlar (Sanayi-i lafziye): Cinas, iştikak, seci, kalp, tedvir, aks, teddil, tasri, tarsi gibi.
Anlamla ilgili sanatlar (Sanayi-i mâneviye): İlhan, tevriye, tenasüp, mübalağa, leff ü neşr, tensik, mügalata-i mâneviye, tecahül-i ârif, hüsn-i ta’lil, tezat, istifham, rücu, tekrir, telmin, insal-i mesel, istidrak, tevcih, iktibas gibi.
BELÂGAT
Düzgün ve yerinde söz söyleme sanatı. Sözün düzgün, açık, anlaşılır, güzel olmasını, söyleme nedeniyle, söylenene göre düzenlenmesini öğreten bir bilimdir.
BERÂAT-I İSTİHSAL
Sözün başında eserde anlatılanları belirten sözcük ya da söyleyişler. Berâat üstün gelmek, istihsal yeni ayın görünmesi, yağmurun yağması, çocuğun doğarken çığlık atması anlamlarına gelir. Bu edebi sanata hüsn-i ibtida adı da verilir. Amaca iki yolla ulaşılır. Bir ilişki kurularak ya da ilişki kurulmadan. İlişki kurulmasına tahallüs, kurulmamasına iktidab denir. Sinan Paşa’nın Tazarru’namesi, Fuzuli’nin Hüsn’ü Aşk’ı, Cevdet Paşa’nın Belagat-ı Osmanniye adlı eserlerinde bu sanatın güzel örnekleri vardır.
BERCESTE
Öz, güzel, latif, ince anlamlı, kolayca hatırlanan, yapısı sağlam dize ya da beyit. Dize için daha çok mısra-ı berceste, beyit için de beyt-i berceste tanımlamaları kullanılır. Genel anlamda bir şiirdeki en güzel dize ya da beyit de denebilir. Bazı berceste örnekleri:
Uyduk dil-i divâneye dil uydu hevâya
Ruhi
Su uyur düşmen uyur hasta-i hicrân uyumaz
Şeyh Gâlib
Çeşmini gördüm unutdum derdi de dermânı da
Şeyh Gâlib
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Muhibbî (Kanuni)
Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek
II. Selim
BERDAR
Asılmış, darağacına çekilmiş. Divan ve tasavvuf edebiyatında sevgilinin saçlarına vurulan “âşık”ı tanımlamak için kullanılır. Örneğin:
Ayağı yire mi basar zülfine ber-dâr olanun
Zevk ü şevk ile virür cân ü seri döne döne
Necati
Dâr olam gerdâr olam ber-dâr olam mansûr olam
Yunus Emre
BEZM
Sohbet, muhabbet, içki meclisi. Daha çok divan edebiyatında kullanılır. Tamlamalar halindedir. Örneğin bezm-i nûşânûş durmadan içilen meclis demektir. Bezm-i vüslat kavuşma meclisidir. Bezm-i muhabbet aşk meclisidir. Bezm-i mey içki meclisidir. Tasavvuf edebiyatında bezm-i elest şekli kullanılır. Başlangıcı olmayan zaman demektir.
BİLADİYE
Beldeleri konu edinen edebi eserler. Sanatçılar gördükleri, gezdikleri, sevdikleri ya da görmek istedikleri beldeleri nazım ya da nesir şeklinde anlatır. Divan edebiyatında Ferdi, Derviş Ömer Efendi gibi şairlerin biladiyeleri vardır.
BOZLAK
Halk edebiyatımızda bir ezgi türü. Konusunu aşiret kavgalarından, kan davalarından, aşk maceralarından alır. Çoklukla Güney ve Orta Anadolu bölgelerinde söylenir. Afşar bozlağı, Urum bozlağı gibi türleri vardır.
CEM’İYYET
Birbirine uygun veya birbirine karşıt anlamlı sözcükleri bir arada bulundurma. Böyle sözlere cem’iyyetli adı verilir.
CEVAZ-Î EDEBÎ
Sözcüğü vezne uydurmak amacıyla bazı değişikliklerle kullanılması, hecelerin, seslerin ucun ya da kısa okunması şeklinde yapılan yanlışları hoş karşılama. Şiirde böyle kullanışlar “kusur” kabul edilir.
CEZÂLET
Söyleyişleri kulağa sert gelen sözcükleri tanımlar. Uyumu konuya göre ayarlayan önemli bir anlatım şekli. Örneğin, sanatçı şiddet, büyüklük, vakar, ölüm, korku, savaş gibi konuları anlatırken ya da işlerken, sözcükleri de anlattığı konuya uygun düşecek kalın sesliler arasından seçer. Savaşı anlatırken çekâçâk, gülbank gibi sözcüklerin kullanılması gibi. Bu tür kalın seslilere elfâz-ı cezele, taşıdıkları niteliğe de cezâlet denir. Örneğin:
Saflar düzüp hücum hücum edilecek hayl-i düşmene
Dehşet âsimân u zemîn pür-figân olur
Evc-i havâda çekâçâk ı tigden
Âvaz-ı ra’d u sâika reh-gümkünân olur
Nef’i
CÖNK
Halk edebiyatı ürünlerinin yazıldığı defterler. Bir tür antoloji sayılırlar ve yazarlarının kim olduğu çoğu zaman bilinmez.
ÇAPRAZ KAFİYE
Dörder mısralı bendlerle kurulan nazım şekli. Her dörtlüğün tek sayılı dizeleri ile çift sayılı dizeleri kendi aralarında kafiyelidir. Dörtlük sayısı sınırlı değildir. Her tür konuya uygun olduğu için çok kullanılır. Çaprazlama da denir. Örneğin:
Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şîrâz-ı hayâl ettiren âhengiyle
Yahya Kemal Beyatlı (Rindlerin Ölümü)
DANDİZM
Yapmacık üslup. Bu üslup sanatçıların taklit edilmemek amacıyla kullandıkları üsluptur.
DARAYAK
Âşık edebiyatında kafiye olma olasılığı düşük sözcükler. Âşıkın karşılaşma ya da atışma sırasında en azından dört ayak kafiye bulması gerekir. Diğer âşık da aynı ayakta dört sözcük söylemek zorundadır. Darayak bu durumda işe yarar. Darkapı olarak da adlandırılır.
DARB-I MESEL
Meydana gelen bir durumu, olayı bir örnekle anlatmakta kullanılan kalıplaşmış, anlamlı sözler. Durûb-ı emsâl diye de bilinir.
DEKANLIK
Edebiyatı soysuzlaştırdıkları öne sürülen sanatçı ya da akımlara verilen isim. Örneğin Ahmet Mithat Efendi, Edebiyat-ı Cedide şairlerini gülünç göstermek için onlara dekanlar demiştir.
DELÂLET
Söz ile anlam arasındaki bağlantı. Bir sözcüğün okunduğu ya da söylendiği zaman beyinde canlandırdığı anlam. İki başlıkta incelenir:
Sözle alakalı olmayan delâlet (gayr-i lafzi delâlet): Bu da ikiye ayrılır:
Delâlet-i vaz’iyye: Sözcükle anlamı arasında sözle ilgili olmayan çağrışıma dayalı bir bağlantı vardır. Şemsiyenin yağmuru anımsatması gibi.
Delâlet-i akliye: Parçanın bütünü, eserin yayıncısını, kainatın Allah’ı anımsatması gibi.
Sözle alakalı delâlet (Lafz-ı delâlet): Bu da üçe ayrılır:
Delâlet-i mutabıkiye (Uygunluk): Sözün, ifade ettiği şeyin bütününü ifade etmesi. Örneğin ev denince bütün odalarının akla gelmesi gibi.
Delâlet-i tazammuniye: Sözün ifade ettiği şeyin bir bölümünü ifade etmesi. Musluktan çeşme, evden oda gibi.
Delâlet-i iltizamiye: Sözün kendi anlamı için gerekli olan bir başka anlamda kullanılması. Eli açık, gönlü geniş, ağzı sıkı gibi.
DEVR ya da DEVİR
Tasavvufa göre, yaratılış (madde) ve sona eriş (mead) arasındaki safhaları anlatan sistem. Tasavvufçular bu sistemi bir daireye benzettiği için bu ismi aldı.
DEVRİYE
Tasavvuf edebiyatında devr konusunu işleyen şiirler.
DEYİM
Çoklukla gerçek anlamlarının dışında bir anlam taşıyan kalıplaşmış sözler. En az iki sözcükle kurulur. Kısa ve özlü anlatım aracıdır. Teşbih, istiare, mecaz ve kinaye unsurlarıyla bir olayı tanımlar ya da ifade eder. “Ağır başlı”, “Dostlar alışverişte görsün” gibi.
DEYİŞ
Türk halk edebiyatında hece vezniyle söylenen şiirler. Türkü, destan, koçaklama, güzelleme, taşlama, nefes, koşma, tekerleme türlerinin hepsine deyiş adı verilir. “Deme” sözcüğü de kullanılır.
DEYİŞME
Halk edebiyatında âşıkların karşılıklı şiir söylemesi. Atışma da denir. En az iki âşık kendi kendilerine ya da bilirkişiler ve dinleyiciler karşısında belli kurallar çerçevesinde şiir yarışı yaparlar. Birbirlerini denerler, ustalıklarıyla öne çıkmaya çalışırlar. Deyişme şu sırayla yapılır:
Merhabalaşma, giriş bölümüdür. Âşıklar, birbirlerini ve dinleyicileri “Hoşgeldiniz”, “Sefa geldiniz”, “Merhaba” gibi sözcüklerle rediflerine bağlanan kafiyelerle dörtlükler kurarak selamlar.
İkinci bölümde âşıklar kendi ustalarının şiirlerinden örnekler söyler.
Tekerleme bölümü denilen üçüncü bölüm asıl deyişme bölümüdür. Ev sahibi ya da yaşlı bir kişi düz ya da geniş ayakla deyişmeyi açar. Âşıklar konu ve bend sınırlaması olmaksızın verilen oyun üzerinden deyişmeye başlar. Âşıklar asıl ustalıklarını ve sanatçılıklarını burada göstermeye çalışır. İlk ayak bitince diğer âşık yeni bir ayak açar. Deyişme sürdükçe ayaklar darayak halini alır. Deyişme karşılıklı soru-yanıt şekline döner. Âşıklar böylece birbirlerinin bilgi ve sanatlarını ölçer. Bir şekilde karşısındakini söz söylemez haline getiren âşık deyişmeyi kazanır.
Söz söyleyememe durumuna “lebdeğmez” denir. Deyişmenin sonunda da âşıklar birbirlerini rahatlatmak, gönül almak için karşılıklı koşmalar söyler. Birbirlerini överek hoşgörü örneğiyle deyişmeyi bitirirler. Örneğin âşık Şenlik ile âşık Feryadî’nin deyişmesi:
Şenlik:
Şöhretin vezir payında
Rütbesiyle şana layık
Oturuşun o duruşun
Hem sultana hana layık
Feryadî:
Sefa geldin gözüm üzre
Olsam mihmana layık
Şeyhülislam, sadrazam
Doğru Al’Osman’a layık
Şenlik:
Seninle oldum taaşşuk
Gözlerime geldi ışık
Duymadım sen kime aşık
Dillerin Kur’an’a layık
Feryadî:
Bu düşkün gönlüm açarsın
Selim Sırat’ı geçersin
Kevser ırmaktan içersin
Olasan cihana layık
Şenlik:
Kul şenliği eder hürmet
Rikabın kıldım ziyaret
Sana nasip olsun cennet
Huriye gılmana layık
Feryadî:
Sefil Feryadî göresen
Meram maksûda eresen
Sancak altında durusan
Habîb-i Rahman’a layık
DİBÂCE
Çoklukla mensur, bazen de mazmun eserlerin başında yer alan ve eserin yazılış nedeni ile içeriğini açıklayan başlangıç kısmı. Önsöz, mukaddime, medhal, sözbaşı, başlarken, birkaç söz gibi sözcükler de dibâce karşılığıdır.
DİPNOT
Yazarın yararlandığı kaynakları ve alıntıları metnin geçtiği yerlerde belirtmesi.
DİYALOG
İki kişinin karşılıklı konuşmasını tanımlayan Yunanca sözcük. Roman, hikaye, tiyatro gibi türlerde kahramanların karşılıklı konuşmalarının olduğu gibi yazılmasını ifade eder. En çok dram türünde görülür ve üsluba canlılık katar. Devrik cümleler kullanmaya elverişlidir. Örneğin Eflatun’un diyalogları ünlüdür.
DÖRTLEME
Halk edebiyatımızda dört dizelik kıtalardan meydana gelen nazım şekillerinin genel adı.
DÖŞEME
Türk halk hikayelerinin başında geçen seçili sözler. Ayaklı saya da denir. Arapça mukkaddime ve medhal, Farsça dibâce’nin karşılığıdır. Döşeme başlama adlı girişle başlar. Sonra duruma göre yalan veya tanrı, yaratılış üzerine bir destan, bir yurt veya savaş destanı söylenir. Ardından asıl esere ya da anlatıma geçilir.
DRAMATİK
Sahnede canlandırılmak üzere yazılmış eserlerin ortak adı.
DURAK
Hece vezniyle yazılmış şiirlerde dizelerin belli bölümlere ayrıldığı yerler. Durakta sözcükler bölünmez, kulağa uyumlu gelen söz öbekleri oluşturulur.
DÜBEYT
İki beyit anlamındadır. Divan edebiyatındaki rubai türünü belirtmek için kullanılır.
EDA
Söz ve yazıdaki ifade şekli, uslup tarzı, anlatış yolu. Belagatçılar bunun hakikat, mecaz, kinaye olmak üzere üç türlü olduğunu söylerler.
EDEB-İ KELÂM
Acı, hoş olmayan, ayıp, çirkin, kaba veya uğursuz sayılan şeyleri kendi adlarını söylemeden başka sözle ifade etmek. Buna asâlet ve mümtaziyet adları da verilir. Edeb-i Kelâm, bir düşünceyi, bir olayı incelik, asâlet ve nezaketle ifade etmek için anlam, kendine ait olmayan kelimeyle karşılanır. Genellikle şu üç durumda bu yola başvurulur:
1. Sözü kabalıktan kurtarmak için.
Ölen birisi hakkında “ölüm” yerine “Rahmet-i Ralman’a kavuştu”, “sizlere ömür”, işi elinden alındığını bildirmek üzere “Affedildiniz” denmesi gibi.
2. Ta’zim veya ifadeyi süslemek için. Şeyh Galib’in aşağıdaki iki beyitten ilki ta’zim, ikincisi tezyine (süslemeye) örnektir:
Bir şeb ki Sarâ-yı Ümmehânî
Olmuşdu o mâhın âsumânî
Giydikleri âftâb-ı temmûz
İçtikleri şûle-i cihan-sûz
3. İfadeyi fesahat yönünden bozacak ses, kelime ve terkiplerin tekrarından kaçınmak için.
EDİSYON KRİTİK
Eleştirel basım. Farklı nüshaları bulunan yazma veya matbu eserlerin aralarındaki ayrılıklar tespit edilerek aslına en uygun şekilde yayınlanır. Farklar dip notlar halinde gösterildiği gibi açıklayıcı bilgiler de verilebilir.
EFSANE
Tabiatüstü özellikler gösteren kişilerin hayatlarının ve olayların anlatıldığı hikayeler. Efsane halkın hayalgücüyle yarattığı “ideal insan tipi”ni verir ve nesilden nesile anlatılır. Efsane ile masallar arasında uygunluk vardır. İki türde de olağanüstü olaylar işlenir. Yalnız efsane daha inandırıcıdır. Bu yönüyle hikaye ve destana yaklaşır.
Efsaneler şöyle ayrılır:
1. Yaradılış efsanesi (Dünyanın yaradılışı, tabiat varlıklarının meydana gelişi, kıyamet günleri.)
2. Tarihi efsaneler.
3. Olağanüstü kişiler, varlıklar ve güçleri konu alan efsaneler.
4. Dini efsaneler.
Türk efsanelerinde kahramanlık, fedakarlık, cesaret, ahlaki davranışlar, sosyal düzene bağlılık, Ahlah’ın kudretine iman, doğruluk, cömertlik, samimiyet gibi konular yer alır. Genç Osman, Boş Beşik, Çakıcı EFe, Çoban Çeşmesi, Gelin Kaya, Cennet Dağı, Kan Kuyusu, Yusufçuk Kuşu gibi efsaneler halk arasında söylenegelmektedir.
EGLOG
Çoban şiiri. Birkaç çobanın aşk, kır hayatının güzellikleri üzerine karşılıklı konuşmaları bçiminde yazılır. Latin edebiyatında gelişen bu şiir türü genellikle Batı edebiyatında görülür. Bir olaya dayandığı ve karşılıklı kişileri konu aldığı için küçük bir piyesi andırır. Eglog, Türk edebiyatında kullanılmayan bir türdür.
EKLEKTİZM
Felsefede uyuşabilir tezleri toplayıp uyuşamayanlarını bir yana bırakma eğilimini, edebiyatta ise birbirine aykırı çeşitleri bağdaştıran geniş sınırlı zevki ifade eder.
ELFİYE
Binlik karşılığıdır. Bin mısradan meydana gelen manzum eserler için kullanılır. Elfiyeler edebiyatla ilgili olduğu gibi, hadis, fıkıh, feraiz, nahiv ilimleriyle de ilgili olabilir.
ELGAZ
Bilmece anlamına gelen lügaz kelimesinin çoğulu.
ELİFNÂME
Genellikle mısra başlarındaki kelimelerin ilkharflerinin alt alta elif’den ye’ye kadar alfabetik tarzda devam etmesi ile meydana gelen şiir. Divan ve halk edebiyatımızın ortak mahsulleri arasında yer alırlar. Dini-tasavvufi ve din dışı konularda örneklerine rastlanır.
EMOSYANALİZM
Sanat ve edebiyat eserlerinde duyguya önem veren estetik anlayış.
EMPRESYONİZM
Nesneyi doğrudan doğruya tasvir ve analiz etme yerine, onun uyandırdığı duyguları anlatma yolu. XIX yüzyılın sonlarında Fransa’da doğdu. Önce resimde, sonra diğer sanatlarda tesiri görüldü.
Empresyonistler dış dünyanın kendi içlerinde bıraktığı izlenimi dile getirirler. Bu âlem, sanatçıya sadece heyecan ve duygusal dalgalanmalar veren bir uyarıcıdır. Önemli olan sanatçının kendi algılamaları ve bunları anlatma yöntemidir. Edebiyatın bir amaca hizmet edemeyeceğini savunur. Empresyonist edebiyatçılar şiir, kısa hikaye, tek perdelik manzum piyes gibi kısa çalışmaları tercih etmişlerdir.
ENTİMİZM
İçtencilik. İnsan ruhunun mahrem ve gizli sırlarını içtenlikle anlatma eğilimi. Bu sanat anlayışına sahip edebiyatçılara entimist denir.
ENTONASYON
Cümlede heceler, kelimeler ve daha büyük anlamlı gruplar üzerindeki seslerin alçalıp yükselmesi. Konuşmacının anlatmak istediği anlama yardımcı olur. Dinleyicileri duygulandıran, heyecanlandıran, coşturan özellikler taşır. Cümlenin yapısına göre değişiklikler gösterir. Bazen cümlelerin anlamını da belirler.
EPİFONEM
Bir sözlü ya da yazılı eserde anlatılanların hikmetli bir sözle son bulması.
EPİGRAF
Bir yapının özelliklerini belirten ve genellikle bir plaka üzerine binanın ön yüzüne iliştirilen yazıya (kitabe) bir kitabın, bir kitabı meydana getiren bölümlerin başına konan, o kitapta veya bölümdeki yazılanları özetler mahiyette sözler, şiir parçaları, atasözleri, vecizeler.
EPİGRAM
Eski Yunan’da mezar taşlarına yazılan kısa ve epik nazım şekli. Romalılar’da çok kısa hiciv manzumesi.
EPİZOT
Hikaye, roman veya şiirde ana konuya bağlı ikinci derecede olay; müzikte temaları birbirinden ayıran serbest yazılmış bölümler; tiyatroda bir aksiyona (harekete) katılmış ikinci derecede bir aksiyon; Yunan trajedisinin unsurlarını meydana getiren diyaloglu bölümlerin her biri. Bu bölümler modern tiyatroda perde adıyla bilinir.
EPOPE
Kahramanlık konusunu işleyen uzun şiirler. Kelimenin aslı “konuşma, nutuk, sohbet” anlamına gelen Yunanca epospoien’e dayanır.
ESREM
Aruzdaki fe’ülün cüzünden fe ve n’yi kaldırıp ûlu yerine getiren fa’lü cüzü.
EŞHAS
Şahıs kelimesinin çokluğu. Eskiden tiyatro eserlerinde ve romanlarındaki kahramanlara veya kadroya bu ad verilirdi.
EŞTER
Aruzdaki mefa’ilün cüzünden m ve y harflerinin kaldırılıp yerine getirilen fâ’ilün cüzü.
FABL
Hayvanlar, bitkiler ve cansız nesneler arasında geçtiği hayal edilen öğretici masallar. Teşhis ve intak sanatı üzerine kurulur. Olaydaki kişilere insan karakteri ve davranışı verilir. Asıl masallardan kısadır.
FALNAME
Fal ile ilgili kitap. Falın her bir çeşidine göre düzenlenen eserler. Yıldızname, tefe’ülname, hurşîdname, ihtilacname, kıyafetname, kehanetname adlarıyla da bilinirler.
Falnameler çokluk manzum yazılırlar. Nesir halinde yazılanlarına genellikle yıldızname denir. Falnameler Kur’ân falı, kur’â falı gibi dallara da ayrılırlar.
Kur’a taşları veya bir kağıt üzerine çizilmiş noktalar ve noktaların meydana getirdiği şekilleri konu edinen kur’a falları daha çok Hz. Ali’ye nispet edilir. Edebiyatımızda Cem Sultan’ın Divan’ında yer alan Faly-ı Reyhan-ı Sultan Cem adlı kur’a falı meşhurdur.
FASIL
Ayırma, bölme. Bir kitabın bölümlerinin her biri.
Mevsim mânâsına da gelir. Fasl-ı zayf (yaz mevsimi), fasl-ı şitâ (kış mevsimi), fasl-ı hazan (sonbahar mevsimi).
Tiyatro oyunlarında perde anlamında kullanılır.
Türk sanat musikisinde bir defada çalınan aynı makamdan parçaların tamamına denir.
FASİH
Dilin bütün kaidelerine uyularak doğru, güzel ve açık şekilde konuşup yazılması, ifadenin anlam ve âhenk bakımından kusursuz olması.
FESÂD-I TELİF
Söz veya yazıda anlamın anlaşılmayacak kadar karışık olması.
FESAHAT
Sözün ses ve anlam kusurlarından kurtarılması yolları. İfadenin kusurlardan uzak bulunması hali fasîh’tir. Sözün söylenişi ve işitilişi tatlı olmalı, anlaşılmasında güçlük çekilmemelidir. Divan edebiyatında fesahat, kelimede fesahat, kelâmda fesahat diye ikiye ayrılır:
1. Kelimede fesahat: Aynı veya yakın mahreçten çıkan harflerin bir kelimede toplanmamasına (tenâfür-I hurûf), (er kalkılınca); kelimeleri meydana getiren harflerin kaynaşmasında telaffuz zorluğu olmamasına (mütenâfir) (ör. tartırttı); anlamı herkes tarafından bilinmeyen kelimelere yer vermemeye (garâbet), kelimeyi vezne uydurmak için şeklini değiştirmemeye, çok anlamlı bir kelimeyi meşhur olmayan anlâmında kullanmamaya gramer hatası yapmamaya (kıyasa muhalefet) dikkat edilir.
2. Kelâmda fesahat: Telaffuzu güçleştiren kelimelerin yan yana getirilmemesi (tenafur-I kelimât). (Örneğin: Şu köşe yaz köşesi şu köşe kış köşesi), zincirleme tamlama (tetâbu-I izâfât) yapmamaya (Örneğin: Ali’nin ceketinin cebinin içi); Cümle kuruluşunun sağlam olmasına, önce söylenecek sözü sona, sonra söylenecek sözü öne almamaya, sözün düğümlenmemesine dikkat edilir.
FİKSİYON
Bir sanat eserinde uydurularak bulunmuş şey. Günümüzde, roman, kısa hikaye gibi nesir halindeki edebi eserler kastedilir. Romanla eş anlamlı kullanıldığı da görülür. Açık bir şekilde bir olaya bağlı bulunmasından dolayı edebi şekiller içindeki birçok şahıs hakkında kullanılmasına imkan verir.
FİKTİF
İtibari, gerçek olmayan, var sayılan demektir. Roman, hikaye, masal, halk hikayesi, destan gibi edebi eserler için kullanılır. Yazar, dış dünyaya zihninde bir şekil verir ve bunu eserine aktarır. Bu tür eserler, tasvir esasına dayandığı için olaylar ve kahramanlar fiktiftir.
FRAGMATİZM
Parçacık diye adlandırılabileceğimiz bir edebiyat akımıdır. İlk defa XX. Yüzyılın başlarından İtalyan yazarı A. Soffici’nin başlattığı bu akımda, gerçekten alınmış kısa kısa parçalar, küçük tablolar ve hayattan görüntüler (enstanteneler) en belirgin özelliği oluşturur.
FUAYE
Tiyatro salonlarında, perde arasında oyuncuların ve seyircilerin dinlenmesi için ayrılan yer.
GALAT
Yanlış anlamına gelir. Bir kelimenin ilk veya kitapta yazılmış şeklinden başka söylenmesi. Çokluk şekli galâtat’tır. Yanlış olduğu bilindiği halde kullanılmasında sakınca görülmeyen kelime veya kelime grubuna galat-ı meşhur adı verilir. Örnek:
Aslında çokluk olan evlat, eşkıya, evrak kelimelerinin evlatlar, eşkıyalar, evraklar şeklinde tekrar çokluk yapılarak kullanılması gibi.
“Galat-ı meşhur, lügât-ı fasîhten evlâdır” sözüyle yanlış kullanılan yerleşmiş kelimelerin tercih edilebileceği belirtilir.
Genellikle latife, alay isteği ile bir kelimeyi şekil, üslûp ve anlam bakımından dildeki kullanışına aykırı kullanmaya galat-ı tahakkumi veya kıyasa muhalefet denir.
GARABET
Dilden düşmüş veya çok az kullanılıp henüz ayılmamış kelimelerin kullanılmasıyla meydana gelen fesahat bozukluğu. Böyle kelimeler için garib, vehşî isimlerinin kullanıldığı görülür.
Bu durum eski edebiyatta çok ortaya çıkardı. Şair ve yazarlar ya ustalık göstermek için ya da seci, kafiye zorlamalarından dolayı Arapça ve Farsça’dan işitilmedik kelimeler alarak kullanmışlardır.
Söylendikleri zaman uygun olan, ancak bugün terkedilmiş sözler garib-i hüsn, hiçbir devirde benimsenmemiş sözler de garib-i kubh diye adlandırılır.
Bir mecburiyet karşısında kullanılan garip kelimelere muvafık, zorunluluk olmadan kullanılanlara ise muhalif denir.
GEÇİŞ
İki parafraf arasında bir düşünceden diğerine geçilirken bu fikirlerin bağlanması. Paragraflar arasındaki geçişin azlığı veya çokluğu yazının açık, doğal oluşuna göre değişir. Bağlanma açıksa geçişe gerek kalmaz. Geçişlerin kısa olmasına dikkat edilir. Geçiş için, fakat, bundan dolayı, kaldı ki gibi edatlar yeterli görülebilir.
GEZMECE
Aşıkların yolculukta uğradıkları yerleri anlatan methiyeli veya taşlamalı deyişler. Gezmeceler onbirli destan veya sekizli kesik (semai) biçiminde söylenir. Gezilen yerler sırayla anlatılırsa, deyiş, sıra gezmece veya sıralı gezmece adını alır. Kerem’in (Aslı’nın âşığı) Pasin, Erzurum köyleri için söylediği deyişler bilinen en eski gezmecelerdir.
GİRİZGÂH
Kasidelerin nesip bölümünden sonra medhiye bölümüne geçerken söylenen beyit veya beyitler. Aslı girizgâhdır ve kaçış yeri anlamına gelir. Kasideler çokluk bir tasvirle başlar. Ardından girizgahla asıl amaca geçilir. Şair esprili bir sözle övgüye başladığını belirtir.
GNOMİK
Anlamlı sözleri nazımla anlatan manzum türü.
GRAMER
Bir dili meydana getiren ses, sözcük yapılışı, sözcük haznesi, anlam değişmeleri, cümle kuruluşu gibi unsurları inceleyip kurallara bağlayan dil bilgisi. Yunanca gramma kökünden geliyor.
GÜLDESTE
Seçme manzum ya da nesir yazılarının toplandığı dergi. Antoloji de denebilir.
GÜNLÜK
Bir kişinin düşüncelerini, duygu ve gözlemlerini günü gününe yazdığı ve o günün tarihini koyduğu yazılar. Ruzname olarak da bilinir. Günlük bir tür anıdır. Ancak günlük günü gününe yazılır, anı ise olayların yaşanmasından sonra kaleme alınır.
HÂBNAME
Bir olay, bir kişiyle ilgili düşünceleri sanki rüyada görmüş gibi anlatarak yazılmış eserler. Hâbnameler nesir ya da nazım olabilir. Ziya Paşa ile Namık Kemal’in “Rüya” adlı eserleri bu türe örnektir.
HÂCİB
İki ya da daha fazla kafiyeli olan manzumelerdeki bazı sözcük ya da sözcükler. Sözcük anlamı perdeci, perde ağasıdır. Bu şekildeki kafiyelere mahcub adı verilir. Örneğin
Âlem esir-I dest-I meşiyyet değil midir
Âdem zebun-I penç-I kudret değil midir
Avnî
HÂFIZ-I KÜTÜB
Kitapları koruyan kişi. Eskiden kütüphaneciler bu isimle adlandırılırdı.
HANE
Divan ve halk edebiyatında dörtlüklerden kurulu nazım türlerinin her bir dörtlüğü.
HASASET
Sözcük anlamı cimrilik. Ahlaka aykırı sayılan sözcükleri edebi eserlerde kullanmaya denir. Ters anlamlısı “asalet”tir.
HAŞİYE
Bir metnin altına ya da kenarına konuyla ilgili açıklayıcı bilgiler yazmak. Eskiden yeni kitaplar yazmak yerine mevcuk kitaplar bu notlarla zenginleştirilirdi. Haşiye yazmaya tahşiye, tahşiye yazan kişiye muhaşşi, haşiyeli eserlere de muhaşşa ismi verilir.
HAŞV ya da HAŞİV
Yazıda gereksiz söz bulunması. Eş anlamlı sözcüğü sık sık kullanmak, anlam için gerekli olmayan kelimeler bulundurmak, aynı fikri değişik kelimelerle tekrar etmek, aynı anlama gelen kelimeleri art arda söylemek, yazıya yabancı fikir ve hayal karıştırmak haşivdir. Eskiler seci, söz sanatları ve vezin için yazı veya şiire fazla söz katarlardı. Edebiyatımızda haşiv örnekleri çok fazladır. Ü (ve) edatıyla bağlanan eş anlamlı sözler sık sık kullanılmıştır. Örnek:
Ahd ü peyman, bey ü füruhi, ceng ü harb, etraf ü cevanib, feth ü küşad, ferid ü yekta, ilm ü irfan, medh ü sitayiş, sehl ü asan, vak ü zaman…
Şeyh Galib’in şu beyti haşvin açık bir örneğidir:
Var mı hele söylenmedik söz
Kalmış mı meğer denilmedik söz
Haşv müfsid ve gayr-i müfsid olmak üzere ikiye ayrılır.
1. Haşv-i müfsid: Anlatımı bozan söz kalabalığı için kullanılır. Yazarın neyi nasıl anlatacağı hakkında kesin fikri olmazsa fikir anlaşılmaz hale gelir, maksat ifade edilmez.
2. 2. Haşv-i gayr-i müfsid: Fikri anlaşılmaz hâle sokmayan söz kalabalığı için kullanılır. Kabîh, malih ve mutavassıta olmak üzere üçe ayrılır.
a. Haşv-i kabîh: İfadeye çirkinlik veren fazlalıklar. Söylenmiş bir fikrin eş anlamlı kelimelerle tekrarlanmasında kabîh haşiv görülür.
b. Haşv-i melih: Söze güzellik ve kuvvet kazandırmak için söylenir. Gereksiz gibi görünen bu sözler ikinci derecede anlam ifade ederler.
c. Haşv-i mutavassıta: İfadeye güzellik vermediği gibi çirkinlik de vermeyen fazla söze denir. Pek fark edilmeyen eş anlamlı kelimelerin tekrarıyla meydana gelir.
Bir beytin iki mısrasının baş ve son parçaları arasında bulunan parçalara da haşiv denir.
HATIRAT
Bir kimsenin kendi hayatını, yaşadığı devrede gördüğü veya duyduğu olayları anlattığı yazılardır. Hatıratı, otobiyografiden ayıran özellik şudur: Otobiyografilerde yazar doğrudan kendi hayatını anlatır, duygu ve düşünceleri geniş yer tutar. Hatıratta ise, kendi hayatıyla birlikte dönemini ve çevresini anlatır. Bazen yazarın kendisini geriye çekerek sadece çevresini verdiği de görülür.
HAYFA
“Yazık, eyvah!” anlamlarına gelen bu kelime Arap harfleri ile bir kelime, noktalı, bir kelime noktasız düzenlenen yazıların adıdır. Tarih mısralarında keder ifadesi için kullanılır.
HÂYÎDE
Ağızdan ağıza dolaşmış, herkes tarafından kullanılmış, çok duyulmuş söz. Edebiyatta bu tür sözlerin kullanılması kusurlu sayılır. Örnek:
Hâyîde edâya sanma kim el
Bir kerre daha demişler evvel
Şeyh Galib
HAZF
“Giderme, kaldırma” anlamına gelir. Bir ifadedeki kelimelerin bir veya bir kaçını ya da bazı cümleleri kaldırma suretiyle yapılan söz kısaltmasına denir. Kasdedilen anlamı tek bir kelime ile söylemeye de hazf ü takdir denir. Arap harfi Türçe metinlerde noktasız harflerle meydana getirilen söz için de bu tabir kullanılır. Bî-nukat, tecrid gibi sözcükler de aynı anlama gelir.
HİCVİYE
Kişilerin veya toplumun kötü yönlerini, kusurlarını, gülünç durumlarını alaylı bir dille ortaya koyan manzum yazılar. Medhiye’nin tersi kabul edilir. Yergi de denen hicviye halk edebiyatında taşlama adını alır. Hicviyelerde mübalağalı üslûp kullanılır. Hicvedilen kişi şahsiyetinin gerçek yönleriyle ilgisi olmayan yergi ve sövgülerle aşağılanır.
HİKMET
Doğadaki nesnelerin mahiyetini, asıllarını anlatan bilgi, ahlaki ve öğüt verici sözdür. Edebiyatta, dini-ahlaki konuları işleyen, nasihat eden, atasözleri ve öğütlerle süslü nazma denir. Bu tür şiirler hikemi şiirler diye bilinir.
HİLYE
Hz. Muhammed’in iç ve dış vasıflarını anlatan yazılar. Kelime, “Süs, ziynet, cevher, güzel yüz, güzellikler” anlamında. Hilyelerde Hz. Muhammed’in göz ve saç rengi, şekli, boyunun uzunluğu, konuşması, sesinin tonu, belli başlı tavrı, bedeni ve diğer maddi özellikleri tanımlanır. Mevlid ve mirâciyeler gibi İslamiyet’in gelişme döneminde ortaya çıktı. Osmanlı döneminde yaygınlaşarak orijinal eserler yazıldı. Hilye ismi de bu dönemde verildi.
HİTABET
Söz söyleme sanatı. Bir topluluğa bir fikri, bir davayı aşılamak, bilgi vermek için yapılan konuşma.
HÜSN-İ TA’LİL
Anlamla ilgili edebi sanat. Divan edebiyatında bir olayın meydana gelişini hayali ve güzel bir nedene bağlama yoluyla yapılır. Bu nedenin gerçekle ilgili olmaması ve kesin bir etkeninin bulunması gerekir. Hüsn-i tevcih diye de anlandırılır. Eğer neden, güya, sanki, acep, acaba, meğer gibi sözcüklerle olasılıklara dayandırılırsa şibh-i hüsn-i ta’lil (yani yarım hüsn-i ta’lil) yapılmış olur. Örnek:
Aceb bi bağ kenârında dursa lâle hacil
Ki lâlezâr-ı cemâlinde hûr u zârındır
Ahmet Paşa
(Lale bağ kenarında utungaç dursa şaşılır mı? Çünkü o lale bahçesine benzeyen yüzünün güzelliği yanında senin bir düşkünündür. Yani şair, sevgiliye, “senin yanakların o kadar kırmızı ki, lale bile onun yanında utanır kızarır” diyor. Lalenin kırmızılığı güzel bir nedene bağlanıyor.)
İBDA
Yaşanılan dönemin sanat anlayışı içinde olağanüstü bir eser yaratma. Örneğin Fuzûlî’nin Leyla vü Mecnun’u, Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk’ı birer ibda kabul edilir. İbda eser verebilenlere mübdi, ibdakâr, eserleri de bedia olarak adlandırılır.
İBHAM
Bir edebi eserde isteyerek ve bilinçli olarak yapılan kapalılıktır. Sanatçı, sözün anlamını hemen anlaşılmayacak şekilde kapalı tutarak, okuyucusunu düşündürmeyi amaçlar. Sanatçının istemeden, bilinçsiz olarak yaptığı kapalılığa ise “te’kid” adı verilir. Örnek:
Nasıl istersen öyle dinle, bakın:
Dalların zirvesindeyiz ancak
Yarı yoldan ziyade yerden uzak
Yarı yoldan ziyade mâha yakın
Ahmed Haşim
İCAZ
Bir düşünceyi çok az sözcükle özlü bir şekilde anlatmadır. Kısaltmanın anlamı güçleştirmemesine dikkat edilir. Buna icaz-ı muhil denir. Az söz yüklü anlamla ifadeye makbul icaz denir. Atasözleri, vecizeler, hikmetli sözler bu gruba girer. Makbul icaz iki türdür: Hafz yoluyla icaz: Anlama zarar vermeyecek şekilde bazı sözcükler atılır. Bu cümle çıkarılarak da yapılabilir. Sözcük çıkarmaya icaz bi’l-harf denir. Örnek:
Bir pâreye bini âferinin
Pâpûşu atıldu Gevherî’nin
Ziya Paşa
Şair burada “papucu dama atıldı’yı “papucu atıldı” diye kısaltmış.
İcaz, cümle çıkarılarak yapılırsa icaz bi’l cümel adını alır. Örnek:
“Ahmet ders çalışsaydı…” Burada “başarılı olacaktı” cümlesi çıkarılmış.
Tazammum yoluyla icaz: İfadeden sözcük ve cümle atılmadan yapılan icazdır. İki türü vardır.
İcaz bi’t-takdîr: Amaç az sözcükle anlatılırken ihatalı anlam da çıkar. Örneğin “Ateş düştüğü yeri yakar”.
İvaz bi’l-kasr: Hiçbir sözcük atılmadan anlamca zengindir. Örneğin “Akacak kan damarda durmaz” gibi.
İDGAM
Birbirine yakın iki harfi tek yazarak vurgulu okumak. Örneğin çakal yazıp çakkal okuma gibi.
İDİL
Eski Yunan şiirinde mitolojik, epik ve pastoral şiirlerin genel adı. Günümüzde sevgi ve mutluluk işleyen şiir türü.
İDMAC
Sözcük anlamı sıkıştırmak. Edebiyatta sözde ve yazıda övgü içinde övgü ya da aşagğılama içinde aşağılama yapmayı tanımlar. Övgü içinde övgü yapmaya istitbâ adı da verilir. Örnek:
Sadrında seni eyleye Hak dâim ü bâki
Hep âlemin etdikleri şimdi bu duâdır
Nedim
Şair sadrazama dua ediyor ama bu duanın herkes tarafından yapıldığını belirterek övgü içinde övgü yapıyor.
İFRAT
Bir sıfatı aşırı ölçüde şiddetlendirmektir. Mübalağa (abartma) sanatının bir türüdür.
İGARE
Bir şairin şirinin bir başka şair tarafından benimsenmesi anlamındaki sirkat’ın türü. Benimsenin şiirde bazı değişiklikler yapılır veya sadece bazı sözcükler alınırsa sirkat, igare (nesh olarak da adlandırılır) olur. Şiirin sözcükleri değil anlamı benimsenmişse ilmâd ya da selh adı verilir. Örnek:
Rıza Tevfik’in 1925’te yazdığı Cüniye başlıklı şiirin ilk dörtlüğü:
O gece ne kadar güzeldi kâinat
Havvâda bir safâ cereyânı vardı
Dağlardan taşlardan taşıyordu hayat
Guyibâr-I aşkın fezeyânı vardı
Nihal Atsız’ın 1933’te yazdığı Dün Gece başlıklı şiirin ilk dörtlüğü:
Dün gece ne kadar güzeldi âlem
Göklerin şanlı bir mehtâbı vardı
Sevdânın topraktan taştığı bu dem
Günâh-I aşkın da sevabı vardı
İHAM
Anlamla ilgili edebi sanat. İki ya da daha fazla anlamı olan sözcüğün en uzak anlamıyla kullanılması. Eğer sözcügün iki anlamının da konuyla ilisi olursa “ilham”, sözcüğün özellikle gerçekten çok mecaz anlamı kastedilirse “kinaye” yapılmış olur. Örnek:
Sahn-ı çemende durma saalınsun sabâ ile
Azâdedir nihâl bugün berg ü bârdan
Bakî
(“Fidan bugün yaprak ve bardan kurtulup serbet kaldı, artık bahçenin ortasında rüzgarla salınsın.” Bâr sözcüğü hem meyve hem yük anlamındadır. Bâr’dan kurtulmakla ağaçlar hem meyveden hem de yükten kurtulurlar. Şair burada bâr’ın bu iki anlamını kastederek iham yapıyor.
İHTİRA
Daha önce hiçbir şairin kullanmadığı sözcük, deyim ve üslupları tanımlar.
İHTİSAR
Bir düşüncenin az sözle anlatılmasıdır. Geniş açıklamalara, tanımlamalara girilmeden konu yalın ve doğal bir şekilde anlatılır. Bu bakımdan icaz’a benzer.
İKMAL
Bir cümledeki anlamı, ardından gelen cümleyle tamamlamak. Her iki cümlenin öznesi de çoğunlukla ortaktır ve ilk cümlede yer alır. Örnek:
Merd olan kizbe tenezzül etmez
Zillet-i kizbe tahammül etmez
Nabî
İKSAR
Kusur sayılan sanatlardandır. Bir düşünceyi gereksiz şekilde uzatılan ve tekrarlanan sözcüklerle anlatmaktır. Örneğin “Ali gitti mi?” sorusuna karşılık “evet” ya da “hayır” yerine “Ali gitti, gelmedi” yanıtı vermek gibi.
İKTİBAS
Anlamı güçlendirmek için söze ayet ve hadisler katılmasıyla yapılan sanat. Ayet ve hadisler aynen kullanılabilir ya da çevirisinin bir bölümü tercih edilebilir. Örnek:
Zalimlere bir gün dedirtir kudret-i Mevlâ
“Tallahi lekad âsereke’llahü aleyna”
Ziya Paşa
(Yusuf Suresi ayet 91: Tanrı hakkı için Allah seni bize üstün kıldı.)
İLMAM
Bir şairin, başka bir şairin şiirini biraz değiştirerek sahiplenmesi. Örnek:
Şâdî-i vuslat niçin tahammîl-i nâz eyler bana
Rind-i şâdî-düşmenim ben gam niyâz eyler bana
Nâil-î Kadîm
Tiğ-ı istisnâ çekip gamzen ne nâr eyler bana
Afet-i aşkın kazâ arz-ı niyâz eyler bana
Namık Kemal
İLTİFAT
Sözü konuyla ilgili bir başka yöne çevirme şeklindeki edebi sanat. Bir yeri, olayı, duyguyu, düşünceyi anlatırken birden söz yine konuyla ilgili başka bir yere, olaya, düşünceye, duyguya çevrilir.
İLTİZAM
Şiirde kafiyeyi sağlayan ya da düzyazıda “seci” olarak kullanılan sözcükten önce gelen ve kafiye ile aynı sayıda harf içeren benzer sözcükler kullanarak yapılan sanattır.Örnek: Merasim-i tevkîr-i tevfirinde ihmal-ü taksîr olunmayup hıl-i fâhire ve in’âmât-ı zâhire ve ziyâfât-ı vâfire ile Zülkadiroğlu tâifesi muğtenem oldular.
İNSİCAM
Sözün düzgün, tutarlı ve birbirine bağlanak söylenmesi. Sözcükler titizlikle seçilir, art arda gelen cümlelerde anlamlı bir diziliş aranır.
İNŞA
Divan edebiyatında edebi sanatlarla yüklü, süslü düzyazılara verilen isim. İnşa yazanlara “münşi” denir. Günümüzdeki anlamı kompozisyon.
İNTİHAL
Başkasına ait eserlerden parçalar alıp kendisininmiş gibi gösterme. Aşırma veya ahz u sirkat tabirleri de aynı anlama gelir. İntihal şiirde olursa şirkat-ı şi’r bu işi yapan da düzd-i sühan (söz hırsızı) diye anılır. Sünbülzâde Vehbi, Sirkat-ı şi’r (şiir çalma) olayı için şu beyti söylemiştir:
Sirkat-ı şi’r edene kat’i zeban lâzımdır
Böyledir şer-i belâgatle fetâvâ-yı sühan.
İRSAL-I MESEL
Anlamla ilgili sanatlardandır. Söylenen fikri kuvvetlendirmek için araya atasözü veya atasözü değerinde örnekler katmaya denir. İleri sürülen düşünce, kendisiyle ortak nokta bulunmayan başka bir düşünceyle birlikte kullanılır. İrad-ı mesel de denir. Örnekler genellikle herkes tarafından bilinen, söylenen, kabul edilen atasözleri, vecizeler ve hikmetli sözlerden seçilir.
Örnek: Tok olanlar bilemez çektiğini aç kalanın
Sırtı pek kimseye ahvâl-i şita yaz görülür
Samî
İSTİDRAD
Uygun bir yerde konu dışında bir şey anlatmak. Konuya açıklık getirmek, okuyucunun veya dinleyicinin istifadesini sağlamak için bu yola başvurulur. Bu tür ara girişler “İstidrad” başlığı ile yazılır, bitiş yeri ayrıca belirtilirdi. Sonra bu yöntem bırakıldı, başlık koymadan açıklama yapıp “Sadede gelelim” sözüyle asıl konuya dönülmeye başlandı. Zamanımızda istidradlar kısa olmak kaydıyla parantez veya iki çizgi arasında yapılır.
İSTİDRÂK
Anlamla ilgili sanatlardandır. Över gibi görünerek yerme ve yerer gibi görünerek övmek.
1. Övme yoluyla yerme: Eskiler te’küdü’z-zemm bi-mâ yüşebbihü’l medh derlerdir. Kişi övmeye benzer sözlerle, kuvvetle yerilir.
Ali Paşa’nın Girit’teki başarısızlığını dile getiren Ziya Paşa’nın Zafernâme’sinden alınan şu beyitler bu sanatın en güzel örneklerinden.
Bârek-Allah zehî kevkebe-i âlel’al
Levhaş-Allah, aceb nusret-i feyz ü ikbâl!
Hak bu kim görmedi ağaz edeli devre elek
Böyle bir tefh ü zafer böyle şükûh ü iclâl…
Lerze saldı feleğe nâre-i “Hayyâk Allah”
Râşe verdi küre’yi gulgule-i “Ya Müteâl”
Kimseler olmadı bu feth-i mübîne mazhar
Ne Skender ne Hülâgâ ne Sezar ü Anibal.
Âferin himmetine âsaf-ı âli-kadrin,
Oldu şâyeste-I tevfik-i Cenâb-I Müteâl
Girid’I aldı geri himmet-i seyf ü kalemi
Hakkına gelmiş iken dâiye-i istiklâl
Devleti eyledi bir öyle belâdan âzâd
Yoksa pek müşkil olurdu şu zamânda ahvâl…
İhtiyar eyledi bu kışda şu müşkil seferi,
Yoksa kim etmiş idi kendisini istiskâl!
2. Yerme yoluyla övme: Eskiler te’kîdü’l-medh bi-mâ yüşebbıhü’z-zemm derlerdi. Kişi yermeye benzer sözlerle kuvvetle övülür. Örnek:
Dehrde anlamayup bilmediği varsa meğer
Tama’u buğz u nifak u hased u gadr u sitem
Nabî
İSTİFHAM
Anlamla ilgili sanatlardandır. Cevap alma gayesi gütmeksizin art arda sorulan sorularla yapılır. Sevgi, nefret, teessür, üzüntü, öfke, kin, kıskançlık, ümitsizlik, acz, şaşkınlık, hayret ve hayranlık gibi heyecan verici duygular bu yolla ifade edilir. Şair duyguya bağlı olarak kendi kendisine, herkese veya her şeye soru yöneltebilir. Düşünce ve kavram üzerine dikkati çekmek için bu sanata başvurulur. Aşırı heyecan ve gerilim istifham’ı alelâde soru cümlelerinden ayrılır. Örnek:
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Cahit Sıtkı Tarancı
İSTİHDAM
Anlamla ilgili sanatlardandır. İki anlamı olan bir kelimeyi, bu iki anlama gelecek şekilde kullanmak. Birinde gerçek, diğerinde mecazlı anlam kasdedilir. Örnek:
Bahar erdi açıldı sevdiğim hem fasl-ı dey hem gül
Bir sahn-i gülistandan biri fasl-ı gülistanda.
Muallim Naci
Bu beyitte açıldı fiili birinci mısrada fasl-ı dey (kış mevsimi)nin uzaklaşması, sona ermesi; ikinci mısrada ise, çiçeğin açılması anlamına geliyor.
İSTİHLAF
Türkçedeki sesli harfleri bazı durumlarda uzatmak. Örnek:
Verseydi âh-ı mecnûn feryadumun sedâsın
Kuş mı karâr iderdi bâşımdaki yuvâda
Fuzûlî
“başındaki” ve “yuvadaki” kelimelerinde “a”lar uzun okunur.
İŞTİKRAR
Sözle ilgili sanatlardandır. Aynı kökten türeyen veya aynı köke bağlı harflerin benzerliğinden dolayı aynı kökten türemiş gibi görünen seslerin birarada kullanılmasına denir. Örnek:
Kılmagıl muhkem gönül dünyaya akd-i irtibât
Sen bir avâre müsafirsen bu vîrân ribât
Fuzûlî
Ribât ve irtibât aynı kökten gelir.
ÎTİLÂF
Uygunluk. Kelimenin anlamla uygunluğu, kelimelerin vezinle uygunluğu, kelimelerin diğer kelimelerle uygunluğu, anlamının vezinle uygunluğu ve anlamın anlamla uygunluğu.
İTNAB
Sözü, gerektiğinden fazla kelime veya cümle ile uzatma. İcaz’ın karşıtı. İkiye ayrılır:
1. İtnab-ı makbul: Makbul sayılan söz katmadır. Bu çeşitte anlam pekiştirilir, anlatılacak şey abartılır, kastedilen husus fazla tasvir edilir ve üçü birden sağlanır. Örnek:
“Yalıların en tabii ve en lüzumlu gezinti vasıtası sandallar! Sade yalıların mı? Boğaziçi’nde herkesin her an, en çok, onlar işine yarıyor. Mehtapla gezginci, sâzende köşkü onlar, saz dinleyicilerin mevkibi onlar, yerine göre madrabazların balık deposu onlar, sebze dükkanı, dondurmacı dükkanı, onlar; yörük manav sergisi onlar, tatlı su damacanalarının ambarı onlar, hasta sedyesi onlar…”
Ruşen Eşref Ünaydın
2. İtnâb-ı mümel: Makbul sayılmayan söz katmadır. İtnab-ı mühil de denir. Haşv-ı kabih’ler ve tekrarlar makbul sayılmayan söz katmanlarıdır. Örnek:
Duâ ile sözü hatmedelim, zîrâ hakikatte
Sözün gevher olursa yeğdir itnâbından îcâze
Nef’î
KALB
Sözle ilgili sanatlardandır. Arap harflerine göre bir kelimenin harflerinin yerleri değiştirilerek yapılır. Cinas sanatının bir çeşididir. Cinas-ı kalb, tecnis-i kalb ve maklûb adlarıyla da bilinir. İkiye ayrılır:
1. Kalb-i kül: Tersinden okunduğu zaman da anlamlı olan kelime çıkan sanattır. Buna kalb-i muntazam veya aks-i müfred de denir. Örnek:
Mûr gibi emrine kılmış itâat halk-ı Rûm
Râm olupdur nitekim Mûsâ’ya ey şeh şihr-i mâr
Sururî Kadim
Mûr: Karınca, Rûm: Anadolu, Râm: İtaat etme, Mâr: Yılan anlamına gelir.
2. Kalb-i ba’z: Bir kelimenin harfleri değiştirilerek kelime yazma sanatıdır. Buna maklûb muavvec de denir. Örnek:
Tahlîsine yok mu duâcı
Câniler içinde kaldı Nâcî
Muallim Naci
Câni: Katil, Nâci: Şairin adı.
KARAVELLİ
Asıl hikaye arasına katılan küçük, müstakil hikayeler. Hikayelerin içinde manzum parça bulunmaz. İbret verici veya güldürücü niteliktedirler. Genellikle uzun hikayelerin anlatıldığı toplantılarda zaman zaman dikkatleri başka noktaya çevirmek ve sahneyi değiştirmek için söylenirler.
KAT’
Anlamla ilgili sanatlardandır. Susmanın söylemekten etkili olacağı yerde sözü kesmeye denir. Heyecanın doruğa ulaştığı noktada bu yola başvurulur. Genellikle nesirde kullanılan bir sanattır. Örnek:
Bu dağın çilesi dolmaz,
Bu dağın çilesi solmaz,
Bu dağ bir…
Sus şair,
Hepsini demek olmaz!
Halide Nusret Zorlutuna
KATAR
Halk edebiyatında alt alta sıralanan dörtlüklerin hepsine birden katar denir.
KAYABAŞI
Halk edebiyatımızda bir koşma türü. Özel ezgiyle okunur. Türkülerin ezgilerine göre bölümlenmesinde usulsüz okunan türküler bölümüne girer. Konuları kır ve köy hayatıyla ilgilidir. Çobantürküsü olarak da bilinir.
KELAM-I KİBAR
Ulu söz demektir. Velilerin, büyük kişilerin, ahlakçıların özlü sözlerini tanımlamak için kullanılır.
KEREM HAVALARI
Saz, bağlama, bozuk düzenler eşliğinde özel bir ezgiyle söylenen türkülerdir. Adını öykü kahramanı Kerem’den aldığı sanılıyor. Akıcılığından dolayı çok tutulan bir üsluptur. Anadolu’nun hemen bütün bölgelerinde söylenir. Kerem, yanık Kerem, kesik Kerem, kandilli Kerem gibi bölümlere ayrılır.
KESİK
Halk edebiyatımızda hece sayısı 7 ve 8 olan şiirlerin genel adı.
LÂEDRİ
Arapça sözcük anlamı “bilmiyorum” demek. Yazarı bilinmeyen eserler için kullanılır.
LEBDEĞMEZ
İçinde “dudak sessiz harfleri” (yani b, f, m, p, v) diye tanımlanan harfler bulunmayan sözcüklerle yazılmış şiirlerdir. “Dudakdeğmez” adı da verilir. Divan edebiyatında az başvurulan bir yöntemdir. Asıl halk edebiyatımızda kullanılır. Bu türde şiirler söylemek bir ustalık işareti sayılır. Örnek:
Tarik-i aşka gir ehl-i Hüdâ ol
Gönül gel layık-i her itilâ ol
Dilersen dehrde âzâde serlik
Gurur-i câhı terk eyle gedâ ol
Cidâl-i kîl ukale yok nihâyet
Ricalû’llah ile hâl-âşina ol
Çekil izzetle uzlet gûşesine
Azîz ol derd-î şöhretten cûda ol
Dokunmaz leb lebe Remzi okurken
Dehân-i dil-bere nükte nümâ ol
Ahmet Remzi Dede
(Sadece son beyitte dudak sessiz harfleri var)
LİRİK ŞİİR
Din, doğa, aşk, özlem, gurbet, vatan, ölüm gibi konularda kişisel duygulanımların dile getirildiği, çoşkulu bir anlatımın kullanıldığı şiirlerdir. Eski Yunan edebiyatında şairler şiirlerini genellikle lir eşliğinde söylediği için isim buradan kaynaklanır. Türk edebiyatında bir dönem bir tür telli saz olan rebab ile şiir söylendiği için lirik şiire “rebabi” denildi. Divan edebiyatında gazel, murabba, şarkı, halk edebiyatımızda koşma ve semailer lirik şiire örnek verilebilir.
MAKLUB
Harfleri tersten sıralandığında yine aynı sözcük çıkan sözcükler. Örneğin mum, bab, aba gibi.
MAZMUN
Bir dizenin bir ifadenin taşıdığı ve onlardan herkesin anladığı gerçek ya da mecaz anlama, asıl anlamı yanında taşıyan bir isme, bir atasözüne, âyete, hâdise, olaya, bir şeyi onun özelliklerini çağrıştıracak sözcük ya da sözcük gruplarının veya dizelerin içine yerleştirmeye mazmun denir. Örnek:
Çıhma yârim giceler ağyar te’nından sakın
Sen meh-i evc-i melâhatsin bu noksândır sana
Fuzulî
(Sevgilim, gece yarıları dışarı çıkma, yabancıların ayıplarından sakın. Sen güzellik göğünün en yüksek yerindeki dolunaysın, gece çıkmak sana yakışmaz, kusur sayılır.)
Fuzuli’nin bu beytinde sevgili, güzelliğin doruğundaki aya benzetiliyor. Ayın en güzel hali dolunaydır. Dolunay güneşin batmasından önce doğar. Dolunayın gece yarısı çıkması ay tutulmasıyla olabilir. Ay tutulduğunda noksandır, kusurludur, güzelliğini kaybeder. Fuzulî, bu beytinde “noksan” ve “ta’n” sözcükleriyle bir ay tutulması mazmunu yapıyor.
MEKTUP
Birbirinden uzakta bulunanların haberleşmesini sağlayan bir yazı türü. En eski haberleşme araçlarından biri. Sözcük anlamı Arapça “yazılmış şey.” Farsçası name, eski Türk dillerindeki karşılığı bitig, betik ya da bittidir. Tarihte rol oynamış ünlü kişilerin, yazar, bilimadamı ve sanatçıların mektuplarıyla birlikte bir edebi eserler türü olarak kimi zaman ele alınmıştır. Sadece mektuplardan oluşan kitaplar da vardır.
MELHAME
Divan edebiyatında gelecek olayları anlatan nazım ya da nesir eserlerin ortak adı.
MENKUT
Divan edebiyatında sözcüklerinin tümü noktalı harflerden oluşan şiirler.
MENSURE (Mensur şiir)
Duygu, düşünce, yaşam ya da hayalleri şiir inceliğinde anlatan düzyazı türü. İç uyuma önem verildiği için dilbilgisi kurallarına uygunluk aranmaz. 19. Yüzyılda Fransız edebiyatında ilk örnekleri görüldü. Şinasi’nin Fransız edebiyatından yaptığı şiir tercümeleri edebiyatımızdaki ilk örneğidir.
MESEL
Atasözleri, öğretici, ahlaki özellikleri bulunan küçük hikayelerdir.
MEŞTÜR
Divan edebiyatında dört cüzlü (yani 4 mefâ’ilün 4 müstef’ilün) ile yazılmış vezinleri ikişer cüze indirerek yazılmış şiirlerdir.
MONOGRAFİ
Bir kişi ya da bir konu ile ilgili özel bir görüşle yazılmış incelemeler. Ele alınan konu ya da kişiyi her yönüyle açıklamaya çalışır.
MONOLOG
Tek kişinin konuşması, tiyatro oyunlarında kahramanlardan birinin sahnede kendi kendine yaptığı uzun konuşmaların tamamı. Tek kişinin oynaması için yazılmış komedilere de monolog adı verilir.
MUAMMA
Başta Esmâ’yı Hüsnâ (Allah’ın doksan dokuz güzel ismi) olmak üzere konusu insan ismi olan manzum bilmeceler. Kelime “gizli, örtülü, anlaşılması güç veya işaret remiz yoluyla söylenmiş söz” anlamlarına gelir. Muammalar lügazlardan farklıdır. Muammalar Allah’ın isimlerinden biri veya insan ismi için düzenlenirken lügazlar her şey hakkında düzenlenirler. Yalnız muammaların bazen lügaz, hatta âşık edebiyatında bir çeşit bilmece (âşkı -muamma) karşılığı olarak da kullanıldığı görülür. Muamma alanında en çok eser veren şairimiz Emri (Edirneli Emrullah Çelebi) olmuştur. Muammanın düzenlenmesinde ebced hesabı kullanılır. Örnek:
Bende yok sab-ü sükun sende vefadan zerre
İki yoktan ne çıkar fikr edelim bir kerre
Nâbi
MUAŞŞER
Onar mısralık bendlerle kurulan musammatlar. Divan edebiyatı nazım şeklidir.
MUCEM
Arap alfabesindeki noktalı harfler. Alfabetik olarak düzenlenmiş sözlük, hâl tercümesi, ansiklopediler böyle adlandırılır. Mucem tarih, ebced hesabı ile sadece noktalı harflerin hesap edilmesine dayanılarak düşülen tarihlerdir.
MUHAMMES
Beş mısralık bendlerden oluşan divan edebiyatı nazım şekli. Kelime “beşlik” anlamındadır. En az 4, en çok 8 bend arasında yazılmıştır.
MUKABELE
Aralarında tezat ve karşıtlık bulunan kelime, tamlama ve sözleri birarada kullanmak. Örnek:
Safa-yı aşkın dide gamınla pürnem
Bir evde ayş u şâdî bir evde ye’s ü mâtem
(Safa ile gam, ayş u şâdi ile ye’s u mâtem arasında karşıtlık bulunmasına rağmen birarada kullanılmıştır.)
MUKATTA
Arap alfabesinde kendisinden sonra gelen harfle bitişmeyen harfler (elif, dal, zel, rı, ze, vav) kullanılarak söylenen söz.
MUKTEZA-YI HÂL
Uslûpta zamana, yere, duruma ve hitâp edilen kişilere göre dili ayarlama, sözün söylendiği yerin, zamanın gerçek ve gereklerine uygun olması. Mukteza-yı makam, itibar-ı münasib sözleri de aynı anlamda kullanılır.
MURAFAKAT
Üslûbun, ele alınan konuya göre düzenlenmesi, dile getirilen düşünce, duygu ve hayallare uygun düşmesine, üslûp ile içerik arasında bir ilişki kurulması. Anlatılan konuya uygun kelime, kelime grubu ve isimler seçilir.
MURASSA
Nesirde iki ibarenin, nazımda ise iki mısranın kelimelerinin sayıca denk, karşılıklarıyla vezin ve kafiye bakımından birlik olması. Örnek:
Şâh melekût arş-pâye
Mâh-ı ceberût perş-sâye
Şeyh Gâlib
MUSARRA
Mısraları birbiri ile kafiyeli olan beyitler. Beyt-i musarra, gazellerin ilk beyitleri (matla’) musarra’dır. Her mısrası aynı kafiyede olan şiirlere de musarra denir. (Musarra tuyuğ gibi) Bu şekilde düzenlenen şiirlerin bir başka adı müselseldir.
MUTABAKAT
Anlatım içinde kullanılan kelime ve deyimlerin içeriğe uygun seçilmesi. Karşıtı mübayenet’tir (aykırılık, zıtlık).
MUVAFAKAT
Kelimenin anlamla, kelimenin vezinle, kelimenin kelimeyle, anlamın vezinle, anlamın anlamla uygunluğu.
MUVAZENE
Nesirde seci, nazımda kafiye yerindeki sözcüğü yalnız vezin bakımından eşit olması. Örnek:
Münderic nüsha-i zâtında kemâlat-i vücûd
Mündemic tıynet-i pâkinde havass-i icâd
Nâdî
(Münderic ve mündemic kelimeleri arasında muvazene vardır.)
MÜLEMMA
Bir şiirin bazı mısraları, bölümleri veya bir mısranın bazı sözcüklerin değişik dillerde yazılması. Divan edebiyatında Arapça, Farsça, Yunanca’nın Türkçe ile birlikte kullanıldığı şiirler yazılmıştır. Tanzimat’tdan sonra bu dillere Fransızca da eklenmiştir. Örnek:
Eyyüha’r-rağibûne fi’l-evkat!
Edrikûhâ fe-mâ madâ kad fât.
Fevt-i fursat me-kün çü vakt-i safâst,
Ki besî hestder-cihân âfât.
İrdi bir dem ki behcetinden anın
Sekiz Uçmâğ’a döndü Altı Cihât.
İş ke-mâ âşe âşikun va’lem!
Tâvet in-nefsü tâbet il-evkat.
MÜNAKKAHİYET
Gereksiz sözlerden arındırılmış özlü ifade, konuyu gerektiği kadar işleme; anlamlı sözcükler arasında eşitlik bulunması.
MÜNŞEÂT
Mensur yazı veya mektupların bir araya getirdiği dergiler. Divan edebiyatında edebi değeri olan yazılar bir defterde toplanır ve meraklıları okurdu. Münşeatlardaki nesirlerde konu birliği aranmaz. Bu eserlerde çeşitli tarih belgeleri yanında edebi metinler ve özel mektupların biraraya getirildiği görülür. Münşeât-ı Feridun Bey, Nergisi ve Veysi’nin münşeatları ünlüdür. Son münşeât örnekleri arasında Münşeât-ı Akif Paşa önemlidir.
MÜNŞÎ
Sanatlı düzyazı yazan kişiler. Münşilerin yazılarını toplayan dergiler münşeat’tır.
MÜNTEHABÂT
Seçilmiş şeyler. Çokluk aynı türde kaleme alınmış, bir veya daha fazla yazarlara ait yazılar arasından yapılan seçmelerle meydana
getirilmiş eser; seçmeler, antoloji.
MÜSTEŞRİK
Doğulu milletlerin tarih, din, dil, edebiyat ve kültürlerini araştırıp inceleyen Batılı bilginler. Şarkiyatçı, oryantalist, doğubilimci kelimeleri de aynı anlamda kullanılır.
MÜŞAARE
Karşılıklı şiir söyleme. Edebiyat araştırmacıları müşaareyi üçe ayırır:
1. Bir divan şairinin manzum eserine diğer bir şairin aynı vezin ve kafiyede nazire yazması.
2. Âşıklar arasında karşılıklı şiir söyleme. Bir âşığın okuduğu beyit veya kıtaya diğer bir şair aynı vezin ve kafiyede şiir söyleyerek cevap verir.
3. Edebiyat meraklılarının şiir okumaları, herhangi bir mazmunu ihtiva eden beyitler okunur veya birinin okuduğu beyte karşılık onun son kelimesiyle başlayan bir beyti başkası okur.
MÜŞAKELE
Birden fazla anlamı olan sözcüklerin art arda gelecek şekilde, iki anlamı ile kullanılması, birinin söylediği bir sözü bir başkasının değişik anlama gelmek üzere tekrarlaması. Karşılıklı konuşan iki kişiden birinin gerçek veya mecazi anlamda söylediği bir sözü, diğeri başka bir düşünceye yanıt olacak şekilde tekrarlar. Birinci anlamı gerçek olursa çoklukla ikinci kullanıştaki anlamı mecazidir. Örnek:
“Tezer
Yine mi kanmıyorsunuz sözüme
Ne için bakmıyorsunuz yüzüme
Beni bir kere okşasanız ne çıkar?
Melik
Sen çıkarsın… Demek ki fitne çıkar!”
Abdülhak Hâmid Tarhan
MÜTAKARRİN
Kafiyeleri birbirinin peşinden gelen ve iki kafiyeli olan şiir. Örnek:
Hangi âkıl der ki ancak râh-i gülşenden geçin
Bir de gafiller şu nâilgâh-i şîvenden geçin
Muallim Naci
MÜTEKERRİR
Murabba, muhammes, müseddes gibi nazım şekillerinde bendlerin sonlarında tekrarlanan mısra veya beyitler.
MÜTELEVVİN
Divan edebiyatında bir beytin okunuşu sırasında küçük bir değişiklikle veznin bir başka vezne çevrilmesi.
MÜZDEVİC
Murabba, muhammes, müreddes benzeri nazım şekillerinde bendlerin sonundaki mısraların birinci bend ile kafiyeli olması.
NAKARAT
Şiirlerde bendlerin sonunda tekrarlanan mısra veya mısralar. Bu bölüm, anlam bakımından her bendi şiirin ana duygusuna bağlar. Şiirin, nakarat bölümlerinde ifade olunan duygu ve düşünce etrafında gelişmesini sağlar. Nakarat, halk şiirinde bağlama veya kavuştak diye bilinir. Sözlü musiki eserlerinde aynı söz ve ezgi ile tekrar edilen bölüm de nakarattır.
NÂME
Mektup, kitap, risâle, ferman gibi anlamlar taşıyan Farsça bir kelime. Eskiden kitap türü olarak çok kullanılmıştır. Kıyafetnâme, kâbnâme, Hamzanâme gibi. Resmi nitelikteki kağıt ve mektuplar da nâme diye bilinirdi.
NÂT
Hazreti Muhammed’i övmek için yazılan şiirler.
NAZIM
Dizelerden oluşan vezinli ve kafiyeli anlatım şekli. Kelime, “dizmek, ipliğe inci dizmek” anlamlarını taşır. Nazımda sadece anlam değil, seslerin musikisi de önemlidir. Akılda kolay kaldığı için ezberlenmesi istenen bilgilerin çoğu bu yolla ifade edilir. En küçük birim dizedir (mısra). Ayrıca beyit, kıta, bend gibi nazım birimleri de vardır. Şiirler de nazım şeklinde yazılır, ancak her nazım, şiir değildir.
NAZİRE
Bir şairin şiirine başka bir şair tarafından aynı şekil, vezin, kafiye ve redifle yazılan şiir. Divan edebiyatı nazım türüdür. Kelime Arapça “eş, değer” anlamlarındaki nazir’den gelir. Nazire yazma, tanzir, tanzir etme diye anılır. Nazire geleneği Türk edebiyatına İran edebiyatından geçmiştir. İranlı şairler nazireye cevâb adını verirler. Alay ve şaka yollu yazılmış nazirelere tezhil veya hezl denir. Örnek:
Fuzûlî’nin gazeli
Hayret ey büt sûretin gördükte lâl eyler meni
Sûret-i hâlim gören sûret hayâl eyler meni
Mihr salmazsın mana rahm eylemezsin munca kim
Sâye tek sevdâ-yı zülfün pây-mâl eyler meni
Za’fı tâli mân-i tevfik olur her nice kim
İltifâtın ârzû-mend-i visâl eyler meni
Men gedâ şahâ yâr olmak yok ammâ neyleyem
Ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler meni
Tir-i gamzen atma kim bağrım deler kanım döker
Akd-i zülfün açma kim âşüfte-hâl eyler meni
Dehr vakf etmiş meni nev-res civanlar aşkına
Her yeten meh-veş esîr-i hatt u hâl eyler meni
Ey Fuzûlî kılmazsam terk-i tarîk-i aşk kim
Bu fazilet dâhil-i ehl-i kemâl eyler meni
Fuzûlî
Nedim’in Fuzuli’nin bu gazeline yazdığı nazire:
Bûs-ı la’lin şöyle sîr-âb-ı zulâl eyler beni
Kim gören âb-ı hâyât içmiş hayâl eyler beni
Şâire söz bulmağa minnet yok amma neyleyim
Âh kim hâyret seni gördükçe lâl eyler beni
Sevdiğim câm-ı meye hâcet nedir la’l-i lebin
Bir şeker handeyle mest-i bî mecât eyler beni
Bağda zülf ü ruhun andıkça bu kimdür deyü
Sünbül ü gül birbirinden sûal eyler beni
Nükhet-î zülfünle geldikçe nesîm-i nev-bâhar
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-hâl eyler beni
Nâ-tüvânım şöyle çeşmin hasetinden kim gehî
Sâye-i müjgân-ı âhü pây-mâl eyler beni
Gerdişin gördükçe sâkî-mülâyım meşrebin
Arzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler beni
Hasret-i çeşminle ben hâk-i siyâh olsam dahi
Baht âhir sürme-i çeşm-i gazâl eyler beni
Güldürür ya ağlatır ya lütf eder yâhud itâb
Hâsılı neylerse ol ruhsâr-ı âl eyler beni
Arz-ı hâlim çok efendim hak-i pây devlete
Lütfun ammâ bî-niyâz-ı arz-ı hâl eyler beni
Ben kulun lâyık değildir aslına ammâ yine
İltifâtın ârzü mend-i visâl eyler beni
Gûyyâ bilmez efendim bende-i dîrinesin
Kim Nedîmâ bu mudur deyü suâl eyler beni
Nedîm
NESİR
Duygu, düşünce ve hayallerin dilgilgisi kurallarına uygun cümleler içinde anlatılması şeklindeki edebi eser. Edebiyatın iki anlatım yolundan biridir. Diğeri nazımdır. Nesirde aklın kontrolü altında duygu, düşünce ve hayallere yer verilir. Nazımdan daha geç doğmuştur. Düşüncelerin fadesi için nazımdan çok daha zengin imkanlara sahiptir. Hikaye, roman, tiyatro, masal, hatırat, makale, sohbet, deneme, gezi yazısı, biyografi gibi edebiyat türlerinde hep nesir kullanılır. Nesrin en küçük birimi tek başına bir anlam ifade eden cümledir. Nesir, kullanılan üslûba göre sade nesir, orta nesir ve süslü nesir olmak üzere çeşitlere ayrılır.
NİDA
Divan edebiyatımızda bir sanat türü. Şairin korku, sevinç, şaşkınlık, acı, ızdırap, öfke gibi pekiştirilmiş, duygu ve düşüncelerini okuyucuya hissettirebilecek şekilde işlemesi. Çokluk “ey!, hey!, vay!” gibi ünlemlerle seslenilir. Tekrîr ve teşhis sanatlarıyla birlikte kullanılır. Örnek:
Ey mi’delerin zehr-i tekazası önünde
Her zilleti bel’eyleyen efvâf kadide;
Ey fazl-ı tabiatle en âmâde ve mün’im
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ve âkim
Her ni’meti, her fazlı, hep esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-ı tevekkül ki…
Mürâyî
OTOBİYOGRAFİ
Bir kimsenin kendi hayatını yazdığı eser. Biçim ve içeriğiyle bir edebi değer taşımalıdır.
OTOGRAF
Yazarın kendi el yazısı. Eskiden hatt-ı dest (el yazısı) deyimi kullanılırdı.
OTTOVA RİMA
Sekiz mısralı bir nazım şekli. Önce İtalyan edebiyatında kullanılmış, sonra Fransız edebiyatında, buradan da Türk edebiyatına geçmiştir. Batı edebiyatında kafiye şeması, abababcc’dir. Bu şema bizde değişikliğe uğrayarak ababcccb şeklini almıştır. Aabbccdc şekli de görülür. Bu nazım şekli lirik tür için elverişlidir. Ottova Rima’yı edebiyatımızda daha çok Abdülhak Hamid kullanmıştır. Örnek:
(MAKBER’den)
Bu makberdir o bâba makdem,
Bilmem ne duyar girince, adem?
Sûzişlerimin budur esâsı
Hep şüphelerin bu en fenâsı
Benlik acebâ kalır mı ol dem?
Sönmüş erimekte o nûr-i dîdem.
Ben gözler idim bu hâli ey yâr
Senden daha çok zaman akdem…
Abdülhak Hâmid
OZAN
Kopuzla türkü söyleyen en eski Türk şairleri. Osmanlı döneminde halkı şairleri için kullanılırdı. Âşık sözünün karşılığı olduğu gibi meddah anlamını da taşıyordu. Ozanların toplumda önemli yerleri vardı. Beylerin huzurunda, dini törenlerde, elindeki kopuzunu çalarak kahramanlık destanları okurlar, halk arasında kıssa söylerlerdi. Memluk ordusunun mızıka takımında ozan denilen çalgıcılar olduğu tarihi kaynaklarda yazar. Selçuklular’da da benzer durum görülür.
ÖNSÖZ
Eserin niçin ve ne amaçla yazıldığını belirtmek için kitabın başına eklenen yazı. Bu bölümde yazar ya kitabın özetini verir veya hangi nedenle yazdığını açıklar. Eskiden, “sebeb-i telif-i kitab” (Kitabın yazılışının sebebi) sözü kullanılırdı. Tanzimat’tan sonra edebiyatçılar, mukaddeme başlığı altında yazdıkları önsözlerde edebiyat anlayışlarını belirleyici açıklamalar yaptı. Namık Kemal’in Celaleddin Harzemşah, Recaizade Mahmud Ekrem’in Zemzeme, Abdülhak Hamid Tarhan’ın Makber mukaddemeleri bunlardandır.
PARAGRAF
Bir fikrin işlendiği yazı bölümü. Bir veya birkaç cümleden meydana gelebilir. Satırbaşı yapılmış her bölüm bir paragraftır.
PASTORAL
Çoban ve kır hayatını, köylerdeki yaşayış şeklini anlatan şiir. Grekler’in bukolik dedikleri bu türü Edebiyat-ı Cedide’ciler eş’ar-ırâiyâne (Çoban şiirleri) diye adlandırmışlardır. Pastoral şiir, süsten, kelime oyunlarından, yapmacılıktan uzak sade bir dille yazılır. Eski Yunan edebiyatında Theokrites ile Latin edebiyatında Vergillius, pastoral şiirin ilk ve en güzel örneklerini verdi.
PELTEKNÂME
Kekeleme şiiri. Lisan-i pepeği adı da verilir. Halk edebiyatı nazım şeklidir. Âşık, kelimelerin ilk hecelerini, bazen de kelimelerin çoğunluğunu kekeleyerek söyler. Bu tekrarlar ölçüye dahildir. Örnek:
Bu bu bugün gö gö gördüm yü yü yüzün dilberâ
Ba ba baktım gö gö gönlüm oluptur ziyaâ
Di di dilim pe pe peltek sö sö söyler zebanımı
Ne ne ne derse de de desin dimesin tek sana
Abdi İmam
PLOT
Roman, hikaye, tiyatro gibi eserlerde, baştan sona devam eden hareketlerin yapısı. Bir bakıma eserin planıdır. Kahramanların ve olayların meydana getirdiği devamlılığı ifade eder. İkinci, üçüncü derecedeki kişi ve olaylar, görünüp kaybolan bir başka zaman, mekan ve olayla ortaya çıkan kişiler, duygusal davranışlar plotu tamamlar ve zenginleştirir. Plot, yapısına göre çeşitlere ayrılır. Bazı plotlar trajik olayları, bazıları komedi, masal ve hiciv gibi konuları göstermek için kurulur. Eser, bu plota göre kimlik kazanır.
POETİKA
Şiir üzerine düşüncelerin ve teorilerin bütünü. Bu kelime eskiden Fransızca’da yalnız şiirin değil, güzel sanatların teorisini güzelliğin feslefesini, bir bakıma estetiği ifade ederken, bugün şiir sanatı anlamına gelen bir terim olmuştur. Batı dillerinde poetika konusuna giren birçok eser var. Türkçe’de ise, bazı şiirlerin ve grupların bildiri niteliğindeki, genellikle savunmaya dayalı birkaç önsözü görülür. Necip Fazıl Kısakürek’in de bir Poetika’sı var.
PROZODİ
Kelimelerin taşıdıkları seslerin değerlerine ve hecelerin taşıması gereken seslere göre söylenmesi. Tonlamaya, hecelerin vuruşuna kelimelerin uzunluk ve kısalıklarına dikkat edilerek söylenir.
RAKTA
Arap harflerine göre bir harfi noktalı, bir harfi noktasız kelimeleri kullanarak şiir yazma.
REKÂKET
Kelime veya cümlelerin düzensiz sıralanmasından ileri gelen okumayı zorlaştırıcı durum. Divan edebiyatında yazıda kusur sayılırdı.
RİKKAT
Anlatımda söylenişleri kulakta ince, hafif, hoş etki bırakan sözcüklerin kullanılması. Sanatçı sevgi, şefkat, muhabbet, güzellik gibi konuları anlatırkenn sözcükleri de uygun düşecek şekilde ince sesle kurulanlardan seçer. Bu sözcükler kelimâ-ı rahika, taşıdıkları özellik de rikkatdiye adlandırılır.
RİSALE
Küçük kitap, broşür. İlim veya sanata dair yazılar. Önceleri çokluk dini konuları ele alan küçük hacimli kitaplar bu adla anılırlardı.
RİTM
Şiirde, hecelerdeki vurgu, uzunluk, kısalık, kalınlık, incelik, yükseklik gibi ses özelliklerinin ve duraklarının düzenli bir şekilde tekrarlanmasından doğan uyum.
RONDELET
Yedi mısralı ek bendden meydana gelen Fransız nazım şekli.
RÜCÛ
Divan edebiyatı sanatlarından. Bir düşünceyi daha güçlü hale getirmek için, söylenen sözden vazgeçer gibi davranılır. Espri, üzüntü, sevinç, dehşet, hayret durumlarında ifadeyi daha güçlü ve canlı kılmak için kullanılır. Vazgeçme döngü halinde de yapılabilir. Örnek:
Eder isyanıma gönlümde nedâmegalebe
Neyleyeyim yüz bulamam ye’s ile afvime talebe
Ne dedim? Tövbeler olsun, bu dafi’i şerdir
Benim özrüm günehimden iki kat beterdir
Nûr-i rahmet niye güldürmeye rûy-i siyehim
Tanrı’nın mağfiretinden de büyük mü günehim?
Şinasi
SADR
Bir beyitte birinci mısranın ilk parçası ile nesirde cümlenin ilk parçası.
SAGU
İslamiyet öncesi Türk edebiyatında ölen kimselerin arkasından söylenen şiirler. Sevilen, sayılan özellikle gösterdiği kahramanlıklarla tanınmış kimselerin ölümü üzerine ozanlar tarafından, yuğ adı verilen cenaze törenlerinde okunur, ölen kişinin yiğitliği, iyiliği, cömertliği, faziletleri dile getirilirdi.
SAKİNAME
Sakiye (içki sunana) seslenmek yoluyla içkiyi (çokluk şarabı) ve içki meclislerini, adetlerini, içkiyle alakalı bütün düşünce, duygu ve kavramı bazan tasavvufi, bazan da dünyevi işleyen şiirler. Mesnevi şeklinde yazılır. Terkib-i bend, terc-i bend veya kaside şeklinde de görülür.
SALİYE
Divan edebiyatımızda yeni yılı kutlamak için yazılan şiirler. Bu şiirlerde daima girilen yılın tarihini tespit eden bir beyit de bulunur.
SARMA KAFİYE
Dört mısralık bendlerle kurulan nazım şekli. Her dörtlükte birinci ile dördüncü, ikinci ile üçüncü mısralar kendi aralarında kafiyelidir. Kafiye şeması şöyledir: Abba, cddc, effe. Örnek:
Rûhumu bu çarmıha kendi ellerimle gerdim:
Bir nebi ızdırabı kaynıyor her yerimde.
Ölüm, siyah bir tütsü yakıyor gözlerimde
Aldığım her nefesi son nefes gibi verdim!
Yusuf Ziya Ortaç
SATRANÇ
Saz şairleri tarafından aruzun müfte’ilün müfte’ilün müfte’ilün kalıbıyla ve musammat gazel şeklinde yazılan şiirler. Musammat beyitlerden oluştuğu için, her mısra kafiyeli iki eşit parçaya bölünür. Bu parçalar alt alta yazıldıklarında dörtlüklerden meydana gelen yeni bir şekil ortaya çıkar. Bu şeklin kafiye şeması şöyledir: abab cccb dddb… Örnek:
Sevdi gönül bir püsteri / Sanatı terzi güzeli
Hüsnünü bir muhtasarı / Şerh ederek söylemeli
Matlanın fâikını / Sohbetinin lâyıkını
Ben gibi bir âşıkını / Eylemiş aşkıyle deli
Düştü gönül çâresine / Kaşlarının karesine
Çehre-i menâresine / Yandı derûnum göreli
Vardı ellerim eline / Tutuldu dilim diline
Kâkülünün bir teline / Bağladı bu cân ü dili
Emrahî
SAYA
Aşık edebiyatında nesir. Mensur karşılığı olarak da sayalı kullanılır. Secili (müsecca) nesre ise ayaklı saya adı verilir.
SEBK-İ HİNDÎ
Divan edebiyatında kullanılan bir üslup. Terim, “Hint tarzı, Hint üslûbu” anlamına gelir. Türk edebiyatına XVII. İran şairlerinin etkisiyle girdi. Bu nedenle sebk-i İsfahâni diye de bilinir. İran edebiyatına ise Hindistan’dan geçmiştir.
SECİ
Cümlelerin veya bir cümle içinde birden çok kelimenin sonlarındaki ses benzerliği. Nesirde kullanılan bir çeşit kafiyedir. Secili nesre müsecca adı verilir. Edebiyatımıza Arap edebiyatından geçmiştir.
SEHL-İ MÜMTENİ
Söylenmesi kolay görülen ama benzeri yapılmak istendiğinde güçlüğü ortaya çıkan söz. Bu tür sözler sade ve derin anlamlıdırlar. En güzel örneklerini Yunus Emre, Süleyman Çelebi, Mehmed Akif Ersoy vermişlerdir. Örnek:
Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm
Yunus Emre
SELÂMET
Cümlelerin doğru ve sağlam olması. İfadenin düşük, eksik olmaması gerekir.
SELÂSET
Bir yazıda cümle ve kelimelerin akıcı, âhenkli, kolay ve anlaşılır olması. Selâset, sözüklerin birbirine uygun seçilmesiyle sağlanır.
SELH
Başkasına ait bir şiirin anlamını alıp kelimelerini değiştirerek yeniden yazmak. Selh intikal’in bir çeşidi sayılır.
SELİS
Halk şiiri nazım şekli. Aruzun fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün kalıbıyla gazel şeklinde yazılır. Murabba, muhammes, müseddes şeklinde yazılmış selislere de rastlanır. Kafiye düzeni divan, semai ve kalenderi nazım şekilleri ile aynıdır. Örnek:
Benden özge sana yok âşık-ı âvâre güzel
Sûziş-ı firkat ile yakma beni nâre güzel
Dün gece dîde-i hunkâr ile ettikte nigâh
Ciğerim başına açtın yine bir yâre güzel
Nûrî
SERBEST NAZIM
Bend, vezin ve kafiye kurallarına bağlı olmayan nazım şekli. Bendlerin, mısraların ve hecelerin sayıları belli düzene bağlı değildir. Şair isterse kafiyeli yazar. Bendleri sınırlayabilir veya sınırlamaz. Önce Fransız sembolistleri arasında yayıldı. Türk edebiyatına Servet-i Fünûn döneminde Batı edebiyatından girdi. Serbest nazmın uygulanışı üç aşama geçirdi:
1. Vezinli-kafiyeli serbest nazım: Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âti döneminde görülür. Mısralar bir kelimeye kadar kısaldı, kafiye belli bir kurala göre sıraland. Aruz veznine yer verildi, bir şiirde birkaç aruz kalıbı veya bu kalıpların çeşitli cüzleri kullanıldı.
2. Vezinsiz-kafiyeli serbest nazım: 1925-1930 yıllarında görülmüş, 1930’dan sonra yaygınlık kazanmıştır. Vezin bırakılmış, bir heceye kadar küçülen dizeler kurulmuştur. Bu dizeler hiçbir dış düzene bağlı değildir. Şair belirtmek istediği fikri taşıyan kelimeyi öne çıkarır. Büyük harfler sadece cümle başlarında kullanılabilir. Kafiyeli mısraların arası açılarak kafiye örgüsü gevşetilir.
3. Vezinsiz-kafiyesiz serbest nazım: 1940 yılından sonra yaygınlaşan bu anlayışta vezin ve kafiye tamamen bırakıldı şiirde iç uyum önem kazandı. Örnek:
Yolcu Yolunda Gerek
Hastalar,
Kar isterler
Kafdağının ardından
Ve buluttan döşek,
Onlar,
Yaramaz çocuklardır,
Sallar durur,
Dünyanın balkonundan,
Düştü düşecek!
Gölgen kaçıyorsa senden,
Düşmüşse gökte yıldızın,
Kavga başlar canla ten arasında
Ne bilelim;
Hangi pınarın suyu,
Ya da çiçeğin özünde derman,
Büyük yerden geldi ferman
Yolcu yolunda gerek
Ali Akbaş
SONE
İlk iki bendi dörtlük, son iki bendi üçlük on dört mısradan oluşan nazım şekli. Önce İtalyan edebiyatında kullanılmış, sonra Fransız edebiyatına, oradan da diğer Avrupa edebiyatlarına geçmiştir. Edebiyatımızda ilk Cenab Şahabeddin’in sone şeklinde şiir yazdığını görüyoruz. Servet-i Fünûn şairlerinin hemen hepsi bu nazım şeklini benimser. Sone kafiye sistemi üçe ayrılır.
1. İtalyan tipi: Kafiye şeması abba, abba, ccd, ede
2. Fransız tipi: Kafiye şeması abba, abba, ccd, eed
(İtalyan ve Fransız tipi sone arasındaki tek fark son üçlüğün düzenindedir.)
3. İngiliz tipi: Mısra sayısı değişmemekle beraber ilk on iki mısra tek bir bend, son iki mısra da ayrı bir bend halinde yazılırlar. Kafiye şeması: a b a b c d c d e f e f g g. Örnek:
Yüksük
Yüksüğün ince şeklini yazmak
Bana pek güç gelir kadınlardan
Sorunuz belki bir güzel parmak
onu tersim için bulur imkan
Bunu bir çekmenin içinde gören
Mu’teber bir refik-i hane sanır;
Kadrini pek bilirler elde iken,
Düştüğü anda mutlaka alınır.
O da layık nezâketin eline:
Tenine saplanır iken iğne,
Yine pekçok sever iş işlemeyi;
Bin letâfetle çırpınır her ân…
Sanki bir nahl-i nev-hayâta konan
Küçücük bir kuşun küçük yüreği!
Ali Ekrem (Bolayır)
SÖZLÜK
Bir dilin veya dillerin kelime haznesini (sözvarlığını), söyleyiş ve yazılış şekilleriyle veren, kelimenin kökünü esas alarak, bunların başka unsurlarla kurdukları sözleri ve anlamlarını, değişik kullanışlarını gösteren eser. Sözlükler tek dilli veya çok dilli olabilir. Madde başlarını a-be-ce sırası takip eder. Genel veya özel alanlarla ilgili sözlükler hazırlanabilir. Arap harfli eski sözlüklerde madde başı Arapça kelimenin üç harfli kökünün son harfi esas alınarak sıralanırdı. XIV.-XV.yüzyıllar arasında yaşamış olan el-Kamûsü-ı-Muhît (Okyanus Sözlüğü) adlı eseri Türkçeye çeviren Mütercim Asım bu sistemi kullandı. İlk sözlük olarak İskenderiye Müzesi kütüphanecisi Bizanslı Aristophanes’in hazırladığı eser kabul edilir. İslam dünyasında en önemli sözlük X. yüzyılda yaşayan Fârâblı İsmail Cevheri’nin Sihâh adlı Arapça eseri. Vankulu Lügatı diye bilinen Müteferrika’nın bastığı ilk kitap da bir Sihâh çevirisidir. Türk kültüründe ilk sözlük ise Kaşgarlı Mahmud’un Türkçe’den Arapça’ya Divanü Lügati’t-Türk’üdür.
ŞAHESER
Nesilden nesile geçen, benzeri yazılamayan yüksek değerdeki edebi eser. Şaheserlerin başlıca özellikleri şöyle sıralanır: Zengin bir kültür birikimi sonucu yazılır, her devrin okuyucusu tarafından aranır, okunur ve takdir edilir, zamanla yayılır, ulusal ve uluslararası unsurlar içerir, pekçok yabancı dile çevrilir, türünde yazılan yeni eserlere örnek olur.
ŞİVEYE MUGAYERET
Şivesizlik. Dili kuralları dışında kullanmak. Türk dilini iyi bilmemekten, dilimizin özelliklerini gözönüne almaksızın yabancı dillerdeki bazı kullanış şekillerini tercüme edip uygulamaktan doğar. “Meşrubat içmek” yerine “meşrubat almak”, “banyo yapmak” yerine “banyo olmak” gibi.
TA’KİD
İfadeye açıklık getirememe, anlatamama halidir. İkiye ayrılır.
1. Lafzi ta’kid: Bir cümlede kelimelerin yerli yerine kullanılmamasından doğar. Örnek:
Ben fakîrî etme terk memnûn-i ebnâ-yı zaman
Hasıl etmezsen değil gam matlabım yâ Rab bana
Râgıp Paşa
2. Manevi ta’kid: Bir cümlede kelimeler yerli yerince kullanılmakla beraber bir anlam çıkmamasına denir.
Örnek: Âlemin cânı değilsin cân-ı âlemsin sen
Nef’î
TA’RİFAT
Mevki sahipleri ve bazı görevlileri tasvir eden şiirler. Divan edebiyatı nazım türüdür. Birkaç beyitlik bendler halinde yazılırlar. Sâfi Kasım Paşa’nın, Kalkandelenli Fikri’nin, Gelibolulu Mustafa Ali’nin, Yenişehirli Avni’nin ta’rifatı vardır. Örnek:
Nedür bildüm mi defter-dâr efendi
Eğerçi bir iki üç var efendi
Kiminün işini altun iderler
Kimin ma’zül kimin mağbûn iderler
Olardur sâ’i-i genc ü hazînle
Olardur sâhib-i mâl u define
Kalkandelenli Fikri
TA’ŞİR
Bir gazelin her beytinin veya bir beytinin üzerine sekiz mısra eklenerek yapılan mu’aşşerdir. Divan edebiyatı nazım şeklidir. Edebiyatımızda örneği fazla görülmez. Yahya Bey’in Muhibbî’nin (Kanunu Sultan Süleyman) gazeline yaptığı ta’şiri örnek olarak verilebilir.
Haste olmak gûşmâl-i Hazret-i İzzet gibi
Her kişinün yalımın alçak ider gurbet gibi
Değme bir kimse göre gelmez refahiyyet gibi
Nâleler gûyâ derây-ı rıhlet-i râhat gibi
Dâr-ı dünya cây-ı fürkat menzil-imihnet gibi
Devleti bir âlet-i hengâme-i zahmet gibi
Sağlıgun bünyâdı yok âyinede sûret gibi
Matla’ı şâh-ı cihânun maşrık-ı hikmet gibi
Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
Yahya Bey
TAŞTİR
Bir gazelde her beytin iki mısrasının arasına iki veya üç mısra ekleyerek manzume meydana getirmek. Divan edebiyatı nazım şeklidir. Kelime, Arapça “bir şeyin yarısı, iki cüzünden bir cüzü” anlamındaki şatr kökünden gelir. Taştirde, aynı vezin ve kafiyede, araya iki mısra girerse terb-i mutarraf, üç mısra girerse tahmis-i mutarraf olur. Edebiyatımızda XVIII. yüzyıldan sonra örnekleri görülen taştir çok az kullanılan bir şekildir. En çok Halveti şeyhlerinden Aydi Baba yazmıştır.
TAZMİN
Bir şairin, bir mısra veya bir beytin bir başka şairce kullanılması. Divan edebiyatı nazım türüdür. Tazmin edilen mısra veya beytin sahibinin zikri şarttır. Tazmin eden şair, şiiri herhangi bir nazım şekline tamamlar ve aldığı sahibini belirtir. Örnek: Recaizade Ekrem’in şiirini tanzim:
Sanırım ismini kuşlar heceler
Seni söyler bana dağlar dereler
Su çağıldar kuzular kırda meler
Seni söyler bana dağlar dereler
Hep seni aşkın eserken serde
Hüsn ü ânın görünür her yerde
Gezdiğim duygulu vâdilerde
Seni söyler bana dağlar dereler
Yahya Kemal Beyatlı
TECÂHÜL-İ ARİF
Anlamla ilgili sanatlardandır. Bilinen bir gerçeği, bilmez görünerek söylemek yöntemiyle yapılır. Bilinen şey, bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir espriye dayandırılır. Bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatından da yararlanılır. Örnek:
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
Fuzulî
(Bilmiyorum, dönen kubbe mi su rengindedir, yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır.) Fuzuli, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyor gibi görünüyor. Aslında gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok ağladığını belirtmek için bu yola başvurmuştur.
TEFRİK
Anlamla ilgili sanatlardandır. Aynı çeşide giren iki şey arasına, birbirine aykırı taraflar (tebâyün) sokularak bir farklılık meydana getirilmesidir. Örnek:
Budur farkı gönül mahşer rûz-ı hicrândan
Kim ol cânım verir cisme bu cismi ayırır cândan
Ortak çeşit gün, aykırı taraflar ise cisme can verme, cisimden canı ayırmadır.
TEHZİL
Alay ve şaka yollu yazılmış nazire. Hezl diye de bilinir. Çokluk tanınmış şairlerin şiirlerine vezin ve kafiye taklit edilerek yazılır. Tehzil, ciddi şiirleri bayağılıktan uzak ciddi bir duruma soktuğu için edebiyatın güzel ve eğlenceli örnekleri arasında kabul edilir. XVII. yüzyıldan sonra yaygınlık kazanan bu tür şiirin örneklerini daha çok Sürûri, Havâyi, Sünbülzade Vehbi, Hüseyin Kâmi (Dehri mahlasıyla), Fazıl Ahmet Aykaç, Halil Nihat Boztepe vermişlerdir.
TEKRAR
Bir ifadede aynı sözcük ya da söyleyişi, estetik kaygı gütmeden birkaç kez tekrar etmek. Aşırı tekrar sözkonusu ise buna kesret-i tekrar denir.
TELMİH
Divan edebiyatı sanatlarından. Söz sırasında bilinen bir olaya, bir kişiye, kıssaya ya da atasözüne işaret etmektir. Ama bu kişi ya da şey uzun uzadıya değil bir iki sözcükle anlatılır. Örnek:
Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin
Ey Hüdhad-i ümmid Saba’dan mı gelirsin
Nabî
(Şair beytinde Süleyman-Belkıs kıssasını hatırlatıyor.)
TENÂFÜR
Bir ifadede birbirleriyle uyuşmayan harf, hece, sözcük ya da tamlamaların kulağa hoş gelmeyen etki yapmasıdır. İkiye ayrılır:
Harflerle tenâfür: Çıkış noktaları aynı ya da birbirine yakın harflerin aynı sözcükte toplanması. Örneğin: Yaptırttık
Sözcüklerle tenâfür: Söylenişleri zor olan, dinlenmesinden zevk alınmayan ağır vurgulu sözcüklerin art arda sıralanması: Örnek:
Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi
TENASÜB
Divan edebiyatında anlamları arasında bağlantı bulunan sözcüklerin aynı ifadede kullanılmasıyla yapılan edebi sanat. Örnek:
Asîb rûzigârı gülistân-ı dehre
Sen serv-i gül-izârı hevâdar olan bilür
Bakî
Tenasüb, ilham ve tezat sanatlarıyla da birlikte kullanılır. Bu yönüyle de ikiye ayrılır: İlham-ı tenasüb: İlham ve tenasüb sanatlarının birlikte kullanılmasıyla yapılır. İki anlamı olan bir sözcüğün, dize ya da beyit içinde belirtilmemiş anlamıyla diğer bazı sözcüklerin arasında anlam bakımından bağlantı kurularak yapılır. Örnek:
Ne güzel vâkıadır bu ki asup can gözünü
Hâb-ı gaflette geçen ömrümü rü’yâ gördüm
Zatî
(Can gözünü açıp gaflet uykusunda geçen ömrümün bir rüya olduğunu görüp anlamam ne güzel bir olaydır. Rüya, düş kelimelerinin kastedilmeyen ikinci anlamının hâb ve rüya sözcükleriyle ilişkisi vardır.)
İlham-ı tezad: İlham ve tezat sanatları birlikte kullanılır. İki anlamı olan bir sözcüğün dize ya da beyit içinde belirtilmemiş anlamıyla anlamlı bir sözcük arasında ilişki kurmak şeklinde yapılır. Belirtilmeyen anlam cinas yoluyla sağlanır. Örnek:
Serverlik ister isen üftâdelik şiâr et
Kim düşmeden ayağa çıkmadı başa bâde
Fuzulî
(Burada ayak önce kadeh sonra gerçek ayak anlamlarıyla kastediliyor. Fuzulî beyitte sözcüğün vurgulamadığı ayak anlamı ile baş sözcüğü arasında tezat yapıyor.)
TERDİD
Bir anlatımda sözü dinleyici ya da okuyucunun ilgisini yoğunlaştırdıktan sonra konuyu hiç beklenmedik bir sonuca götürme yoluyla yapılan edebi sanat. Sözün ciddi bir sonuca varması haline terdid-i sâdık, varmamasına terdid-i mutâyip denir. Örnek:
Dizilirler ayakta
Ana baba ve kardeş
Hayal ırak… Irakta
Eder fiillerle güreş
Başından kayar yastık
Nura döner karanlık
Sırlar çözülür artık
Kırka çıkınca ateş
Necip Fazıl Kısakürek
TERZA RİMA
Üçer mısralık bentlerle kurulur. Bend sayısı belirsizdir. Tek bir mısra ile sona erer. Kafiye şeması şöyledir: Aba bcb cdc ded e.
İlk olarak İtalyan edebiyatında görüldü. Dante İlahi Komedya’sını bu nazım şekliyle yazdı. Edebiyatımızda terza rima’yı Tevfik Fikret, Şehrâyîn adlı tek şiirinde denemiştir. 1908’den sonra pek kullanılmamıştır. Bu biçimde yazılmış kısa şiirlerin son mısrasının kuvvetli olmasına dikkat edilir.
TESBİ
Bir gazelin beyitleri önünü beş mısra eklenerek yapılan müsebba’dır. Müsebba musammatlardan bir nazım şeklidir. Kafiye şeması şöyledir: Aaaaa (aa) bbbbb (ba) ccccc (ca). Tesbi, Türk edebiyatında çok az görülür. İzzet Molla’nın Fuzuli’nin bir beytini, Leyla Hanım’ın da İzzet Molla’nın bir beytini tazmin yoluyla oluşturduğu tesbi’ler de vardır.
TETABU-I İZÂFÂT
İkiden fazla ismin meydana getirdiği zincirleme tamlama. Edebiyatımızda Türkçe, Farsça, Arapça kaidelere göre kurulmuş üç çeşit tetâbu’ı izâfâta rastlanır. Türkçe kurala göre iki, Farsça kurala göre üç kelimeden meydana gelen tamlamalar anlatımı bozmaz. Türkçe tetâbu’-ı izâfât’a örnek:
“Ahmet’in söylediklerinin doğruluk derecesinin araştırılması…”
Farsça tetâbu’-ı izâfât’a örnek:
Ey vucûd-ı kâmilün âyin eclâr-ı feyz-I Hak
Âsitânım kıble-ı hâcât-ı erbâb-ı yakîn
Fuzulî
TEVÂRÜD
İki şairin birbirinden habersiz aynı mısrayı veya beyti tesadüfen yazması.
TEVKİYE
Anlamla ilgili sanatlardandır. İki veya ikiden fazla anlamı olan bir kelimenin yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kasdetmek. Birçok edebiyatçı bu sanatı iham sanatıyla aynı kabul etmiştir. Fakat ihamda, ikiden fazla anlamı olan kelimenin bir mısra veya beyitte bütün anlamları kasdedilirken, tevriyede uzak anlamına işaret edilir. Örnek:
Kûyunda nâle kim dil-i müştâkdan kopar
Bir namedir Hicaz’da uşşakdan kopar
Nâili-Kadim
TRİYOLE
On mısralı bir nazım şeklidir. Önce iki mısralı kısım, sonra dörder mısralı iki kısım gelir. Birinci kısmın ilk mısrası birinci dörtlüğün sonunda, yine birinci kısmın ikinci mısrası ikinci dörtlüğün sonunda tekrarlanır. Dört mısralı kısımlarda, eklenen mısraların ilk üç mısra ile anlam bütünlüğü sağlaması gerekir. Kafiye şeması şöyledir: Ab aaaa bbbb. Örnek:
Yüzünde hasta-i sevdâ gibi melâlet var,
Nedir bu hâl-i perişanın ey hilâl-seher?
Sabâh-ı feyz-i bahâride mübtesem ezhâr
Çemen çemen mütemevvic nesîm-i anber-bâr:
Niçin? Ben anlamadım kimden etsem istifsâr?
Yüzünde hasta-i sevdâ gibi melâlat var!
Dem-i seherde yanında şu parlayan ahter
Hazan içinde solan bir çiçek gibi dil-ber
Sürûr fec ile şâdân iken bütün yerler,
Nedir bu hâl-i perişanın ey hilâl-i seher?
Tahsin Nuhid
VECİZE
Söyleyeni belli, kısa, anlamlı söz. Özdeyiş diye de bilinir. Bireysem ya da toplumsal bir ilke, bir görüş, bir kanıyı en kısa yoldan anlatır. Yaşam deneyimine ve gözleme dayanır. Vecizeler bağımsız yazıldığı gibi, bir eserin içinde dağınık da bulunabilir. İslam büyüklerinin bu tür sözlerine kelam-ı-kibar denir. Vecize önce eski Yunan edebiyatında yazılmıştır. Klasizm edebiyatı döneminde, Larochefoacauld’ın Maximes (Vecizeler) adlı eseriyle Avrupa’ya gelmiştir.
VEZN-İ ÂHAR
Halk şiiri nazım şekli. Aruzun müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün kalıbıyla murabba şeklinde yazılır. Her mısra bir müstef’ilâtün cüzüne sığacak şekilde dört kelime veya kelime grubuna bölünür. Birinci mısranın 2. Cüzü ikinci mısranın başına, ikinci mısranın 2. Cüzü üçüncü mısranın başına, üçüncü mısranın 2. Cüzü dördüncü mısranın başına getirilir ve bu cüzlerden sonra gelen cüzler birbirlerini izler. Örnek:
Ey vaslı cennet/kıl câna minnet/vay, serv-ı kamet/cân içre cansın
Kıl câna minnet/vay serv-ı kamet/cân içre cansın/nev-res fidansın
Vay serv-kamet/cân içre cansın/nev-res fidansın/suh-ı cihansın
Cân içre cansın/nev-res gidansın/şûh-ı cihansın/gözden nihansın.
Tokatlı Nurî

Önemli Not:Türkiye dışındaki Türk edebiyatlarının işlenen ortak konu veya temaların genellikle özgürlük ve ulusallık olduğu görülür.
En önemiler:Cengiz Aymatov(Kırgız)/A.Süleyman Çolpan(Özbek)/Cengiz Dağcı(Kırım)
Azeri Türkleri Edebiyatı
Not:İlk temsilcisi Hasanoğlu’dur./ Fuzuli ,Kadı Burhaneddin,Nesimi gibi şairlerimiz Azeri kökenlidir./
Menim Anam adlı şiir Bahtiyar Vahapzade’ye aittir./ Mehmet Kulizade,Molla Nesreddin mahlasını kullanmıştır./
Hüseyin Şehriyar:Heyder Babaya Selam/ Celil Mehmet Kulizade:Anamın Kitabı,Ölüler(tiyatro)
Bahtiyar Vahapzade:Menim Dostlarım,Kökler ve Budaklar,Gün Var Bin Aya Değer
Resul Rıza, Sehend
Bulgaristan Türkleri Edebiyatı
Recep Küpçü:Ötesi Var,Ötesi Düş Değil/
Süleyman Sırrı,Niyazi Hüseyin,Mehmet Çavuş,İsa Cebeci
Kazak Türkleri Edebiyatı
Şair M. Cumabayulı kendi ulusu ve tarihi ile övünür./ Bütün Türk Lehçelerinin edebiyatlarını bilir.
Mağcan Cumabayulı:Mağcan Cumabayulı Sıgarmaları
Muhtar Avezov,Abay İbrahim Kuranbay
Kazan Türkleri Edebiyatı
Not:Gaspıralı İsmail’in başlattığı Ceditçilik(Yenilikçilik) hareketi bu edebiyatı da etkilemiştir./
Ayas İshaki,Üyge Taba(Eve Doğru)romanında ulusallık ve özgürlük temalarını işler./Cedit akımının en ünlü savunucularındandır./
Ayas İshaki: Tilenci Kızı,Tatarın Kızı,Üyge Taba(roman)
Abdullah Tukay,Sadi Maksadi Arsal,Rızaeddin Fahreddin
Kıbrıs Türkleri Edebiyatı
Osman Türkay:Yedi telli,Uyurgezer(şiir)
Özker Yaşın:O Alem,Bayraktar Destanı(şiir),Kıbrıs’ta Vuruşanlar(roman),Bütün Kapılar Kapandı(hikaye)
Rauf Denktaş,Fikret Demirağ,Oktay Öksüzoğlu,Mehmet Yaşin
Batı Trakya Türkleri Edebiyatı
Not:Mehmet Hilmi öykülerinde sürgün edildiği yerleri anlatır./ Gündüz Nene hikayesi ona aittir.
Abdürrahim Dede:Rumeli’de Bırakılanlar
Mehmet Hilmi, Asım Haliloğlu, Ali Rıza Saraçoğlu
Kırgız Türkleri Edebiyatı
Not:Dünyanın en uzun destanı olan Manas Destanı Kırgızlar’a aittir./En ünlüsü dünyada çokça okunan Cengiz Aytmatov’dur./
Cemile adlı romanı dünyada en çok okunan roman seçilmiştir.
Cengiz Aytmatov:Cemile,Beyaz Gemi,Kopar Zincirlerini Gülsarı,Toprak Ana,Gün Uzar Yüzyıl Olur(Gün Olur Asra Bedel)
Selvi Boylum Al Yazmalım,Fuji Yama,Cengiz Han’a Küsen Bulut
Kırım Türkleri Edebiyatı
Not:İsmail Gaspıralı Ceditçilik akımını başlatan yazardır.Bu akımla İstanbul Türkçesini Türk dünyasının anlaşabileceği bir ortak bir dil haline getirmek amaçlanmıştır.Bu sebeple Tercüman gazetesini çıkarır.Düşünce ilkeleri:’’Dilde,fikirde,işte birlik’’tir./
Cengiz Dağcı dünyaca ünlü bir yazardır./
İsmail Gaspıralı:Kadılar Ülkesi, Arslan Kız,Gündoğdu (hikaye), Asya’da Komşularımız
Cengiz Dağcı:Korkunç Yıllar,Yurdunu Kaybeden Adam,Onlar da İnsandı,Üşüyen Sokaklar
Özbek Türkleri Edebiyatı
Not:Kökleri Çağatay edebiyatına dayanır.Ali Şir Nevai,Babür Şah,Hoca Ahmet Yesevi Çağatay kökenlidir.
Ceditçilik akımı bu edebiyatta da etkili olmuştur.
Abdülhamit Süleyman Çolpan:Uyanış,Bulaklar,Koşuklarım,Gece ve Gündüz(şiir)
Aybek:Tuygular(şiir),Ulug Yol,Kutlug Kan(roman)
Türkmen Türkleri Edebiyatı
Ata Atacanoğlu:Guşgı Galası,Menim Dövürdeşlerim,Çakmak
Mehmet Seyidov, Gılıç Guliyev
Uygur Türkleri Edebiyatı
Ziya Samedi:Yılların Sırrı(roman),Kanlı Dağ(senaryo),Dertlinin İnleyişi,Kaysılar Olgunlaştığı Zaman(hikaye)
Yugoslavya Türkleri Edebiyatı
Nimetullah Hafız:Gün Aydın,Ana Kucağı(şiir)
Enver Tuzcu,Esat Bayram,Hasan Mercan
Irak Türkleri Edebiyatı
Not:Bozlak,Irak Türklerine ait bir nazım şeklidir.
Ata Terzibaşı:Kerkük Hoyrat ve Manileri,

Not:Bir sanatçı birden fazla akımın özellikleri bulunabileceği gibi;zamanla birden fazla akım içersinde yer almış olabilir.
Klasizm(Soyyapıtçılık)
Felsefi temelini Descartes ve Pascal atmıştır./ Seçkin insanlara hitap eder./ Akıl,sağduyu ön plandadır./
Konularını eski Yunan ve Latin kaynaklarından alır./ Üç birlik kuralı esas alınır./ Mükemmel insan tipi işlenir./
Dil kusursuz ve sağlamdır./ Çirkin,kötü konular ele alınmaz./ Yazar kişiliğini gizler./
Sanat için sanat anlayışı hakimdir./
Sanatçılar
Descartes, Boileau,Racine,Corneille,La Fontainne,Pascal,Madam De La Fayette,La Bruyere,Boussuet,Moliere
Şinasi,Ahmet Vefik Paşa,Ali Bey,Yusuf Kamil Paşa
Romantizm(Coşkuculuk)
Felsefi temelini J.J.Rousseau atmıştır./ İlkelerini Victor Hugo,Cromwell adlı eserinin önsözünde açıklamıştır./
Klasizme tepki olarak doğmuştur./ Duyguları ön plana çıkarmıştır./ Hristiyanlığa,milli kaynaklara yönelmişlerdir./
Sanatçı kişiliğini gizlemez./ Tasvire önem verilir./ Kahramanlar toplumda yaşayan bütün tiplerden olabilir./
Toplum için sanat anlayışı hakimdir./ Dil ağırdır,süslüdür./ Üç birlik kuralı kaldırılıp,dram türü oluşturulmuştur./
Karşıtlıklardan yararlanılır./Tarihi,aşk,ölüm,tabiat konuları işlenir./
Sanatçılar
Rousseau,Victor Hugo,Voltaire,Goethe,Lamartine,Puşkin,Chateaubrian,Shakespeare,Lord Byron,Schiller,A.Musset,A.Dumas
Namık Kemal, Abdulhakhamid Tarhan,Ahmet Mithat Efendi
Realizm(Gerçekçilik)
Öncülüğünü Stendhal yapmıştır./ Romantizme tepki olarak doğmuştur. / Gözlem ve belgeye dayanır./ Tarafsızlık esastır./
Toplum gerçekleri ele alınmasına karşın, “sanat için sanat” anlayışı benimsenir./ Konular gerçek yaşamdan alınır./
Biçim güzelliği önemlidir./ Yazar kendi görüş ve yorumlarını katmaz./ Dil ve anlatım süslü değildir./ Üslup önemlidir./
Sanatçılar
Stendhal, Balzac,Gustave Flaubert,Lev N. Tolstoy,Dostoyevski, A. Çehov, M Şolohov, Ernest Hemingway,John Steinbeck,
Herman Melville, Charles Dickens,Gogol,Turganyev ,Maksim Gorki ,Mark Twain,Jack Landon,
Recaizade Mahmut Ekrem ,Samipaşazade Sezai, Nabızade Nazım,Mehmet Rauf, Halit Ziya,Refik Halit,Falih Rıfkı,Sait Faik,
Memduh Şevket,Reşat Nuri,Yakup Kadri,Halide Edip,Orhan Kemal,Kemal Tahir,Yaşar Kemal,Fakir Baykurt
Naturalizm(Doğalcılık)
Kurucusu Emile Zola’dır.İlkelerini Deneysel Roman adlı kitabında açıklamıştır./ Aşırı bir gerçekçilik vardır./
Kişiler, sosyal düzeylerine göre konuşturulur./ Gözlem yerine,deney ve Determenizme(neden-sonuç ilişkisi) önem verilir./
Sanat, toplumsal sorunların çözümü için bir araç olarak görüldüğünden “Toplum için sanat” anlayışı hakimdir./
Ayrıntı çok fazladır./ Kötümserlik hakimdir./ Maddecilikten beslenir./ Çevrenin insan üzerinde etkileri araştırılmıştır.
İnsanın fizyolojik özellikleri üzerinde durulmuş; insan ırsiyet (soyaçekim) ve genetik özellikleriyle ele alınmıştır.
Sanatçılar
Emile Zola,Alphonse Daudet,Guy de Maupassant,Goncourt Kardeşler,H.Taine,Guy de Moupossant
Hüseyin Rahmi Gürpınar,Beşir Fuat,Nabızade Nazım
Parnasizm(Şiirde Gerçekçilik)
Romantik şiire tepki olarak doğmuştur./ Realizm ve Naturalizm’in kurallarını benimsemiştir./
Sanat için sanat anlayışını benimser./ Yararlılık(Pozitivistilk) esastır./ Biçim güzelliğini her şeyin üstünde tutarlar./
Ölçü ve uyağa çok önem vermişlerdir./ Duygunun yerine düşünceler ön plandadır./ Tarihi olaylara özlem duyarlar./
Sanatçılar
Gautier, Banville, François Coppee,Heredia,Leconte de Lisle
Tevfik Fikret,Yahya Kemal,
Sembolizm(Simgecilik)
Akımın öncüsü Baudelaire’dir./ Parnasizme tepki olarak doğmuştur./ Duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir./
Şiirde anlam kapalı olmalıdır,yorumlanmalıdır./Hayalcilik ,Gerçeklerden kaçış vardır./Bol mecaz kullanılmıştır./Lirizm ön plandadır./
Toplumsal sorunlarla ilgilenilmediğinden”sanat için sanat” anlayışı benimsenir./ Biçime önem verilmez./ Dil ağır ve sanatlıdır./
Sanatçılar
Baudelaire,Rimbaud,Mallarme,Paul Verlaine,PuşkinAdger,Allen Poe
Cenap Şahabettin,Ahmet Haşim,Cahit Sıtkı, Ahmet Hamdi Tanpınar ,Ahmet Muhip Dranas,Necip Fazıl,Mehmet Akif
Empresyonizm(İzlenimcilik)
Dış alem değil,iç alemle ilgilenir./ Dış dünyanın iç dünyadaki izlenimleri anlatır./ Özgürlükçüdür./
Belli bir şekil ve ahlak kaygısı taşımazlar./ Amaç taşımazlar./
Sanatçılar
Rilke,J.Joyce,Rimbaund,Verlainne
Dil ve estetik kurallarını tanımazlar./ Anlatım başıboş ve kapalıdır./ Aklı değersiz bulurlar./
Hiçbir şeyin varlığına doğruluğuna inanmazlar./Mizahi anlayış vardır./ Sonraları Sürrealizme dönüşmüştür.
Sanatçılar
Tristan Tzara,Andre Breton,Louis Aragon,Peret,Soupapault
Garipçiler akımı,Orhan Veli Kanık
Sürrealizm(Gerçeküstücülük)
Öncüsü Andre Breton’dur./ Realizme karşıdır./ Düşe,bilinçaltına ve rastlantıya önem verir./ Aklın denetimini uzak tutarlar./
Freud’un görüşlerini esas alırlar./ Hiçbir şey düşünmeden yazmaya önem verirler./ Mizah ve espiriyi kullanırlar./
Gelenek, görenek, töre ve yasalara karşı çıkarlar./
Sanatçılar
Andre Breton,Paul Eluard,Luis Aragon
Orhan Veli Kanık,Garipçiler,İkinci Yeni akımı
Egzistanyalizm(Varoluşçuluk)
Kurucusu J.Paul Sartre’dir./ Bunalım edebiyatıdır./ İnsanın önce var olduğunu,sonra davranışlarıyla kendini yarattığını savunur./
Sanatçılar
J.Paul Sartre,Andre Gide,Albert Camus,W. Faulkner,A. Malraux,S. De Beauvoir
Melih Cevdet Anday,Demir Özlü,Selim İleri
Sembolizme tepki olarak doğmuştur./ Ölçünün serbestliğine karşı çıkar./ Amacı aklın üstünlüğünü yeniden kabul etmektir./
Klasik eserlerden faydalanmayı amaç edinirler./
Sanatçılar
Jean Moreas,Henri de Ragnier
Yahya Kemal Beyatlı
Fütürizm(Gelecekçilik)
Marinetti tarafından kuruldu./ Makineyi ve hızı sanata sokmuşlardır./ Ahlaka karşıdır./ Geçmişe isyan vardır./
Sanatçılar
Marinetti,Mayakovski,
Nazım Hikmet Ran
Kübizm
İtalyan ressam Picasso başlatmıştır./ Empresyonizme tepki olarak doğmuştur./ Karmaşıklık vardır./
Konunun görünmeyen yönleri de göstermeyi amaçlarlar./ Duygu ve olaylar birbiriyle karışık verilmiştir./
Farklı yerlerdeki gerçekleşen şeyler aynı kabul edilerek verilir./ Edebiyatta pek yankı bulmamıştır./
Sanatçılar
Picasso,Brague,Apolinaire
Diğer Akımlar
Letrizm (Harfçilik),Ekspresyonizm(Dışavurumculuk),Ünanimizm(Tekruhçuluk)
Neosembolizm(Neoklasiklere karşı)

Eski Yunan Edebiyatı
Batı edebiyatının kaynağı Eski Yunan ve Latin edebiyatlarıdır./ Eski Yunan edebiyatının ana kaynağı İlyada ve Odisea destanlarıdır./
Homeros:İlyada,Oddysea/Hesiodos(didaktik türde)/Sapho, Pindaros(lirik türde)/
Aisopos(fabl türünde)/Aiskhylos:Agamemnon/Sophokles:Kral Oidipus, Elektra/
Euripides:Andromak, Elektra (Hepsi Tragedya türünde)
Aristophanes:Atlılar,Eşek Arıları/Menandros(Komedi )/Demosthenes(hitabet )/
Sokrates, Eflatun:Devlet,Sokratesin Savunması/
Aristoteles(felsefe)/ Herodotos(tarih)
Eski Latin edebiyatı
M.Ö. 2.yüzyıldan sonra Eski Yunan edebiyatı yerini Latin edebiyatına bırakır./Latin edebiyatı Eski Yunan kültür ve sanatının etkisinde gelişen bir edebiyattır./
Ennius(tragedya) / Plautus, Terentius(komedya)/Horatius,Ovidius (şiir)/
Vergilius:Çoban şiirleri/Çiçero(hitabet)/ Seneca(felsefe)/ Tacites(tarih)/
Fransız Edebiyatı
Not:Fransız şiirinin temeli Ronsard ile atılır./
Montaigne:Denemeler/ Alain:Edebiyat Üzerine Düşünceler,Düşüncenin Bekçileri/
Boileau(eleştiri)/ La Fontaine:Fabller/ Racine:Phedre,Andromague,Aleksandre/
Corneille:Le Cid,Horace/ Moliere:Cimri,Kadınlar-Kocalar Mektebi,Kibarlık Budalası,Scapinin Dolapları/
Monteskiyo/Diderot/Voltaire:Candide,Henriade/JJ.Rousseau:İtiraflar/
Chateubriand/Lamartine:Tefekkürler,Grazielle/Victor Hugo:Notre Dame’in Paris,Sefiller,Cezalar/
Aleksandra Dumas/La Bruyere:Karakterler/Balzac:Goriot Baba,Vadideki Zambak/
Stendhal:Kırmızı ve Siyah,Parma Manastırı/Gustave Flaubert:Madam Bovary/
Goncourt Kardeşler:Journal/Alphonso Daudet:Değirmenimden Mektuplar/
Emile Zola:Germinal,Nana/Guy de Moupossant:Pazartesi Hikayeleri,Tombalak,Ay Işığı/
Françous Copee/Heredia/Baudelaire:Kötülük Çiçekleri/Paul Verlainne:Aşıkların Bayramı,Güzel Şarkı/
Mallarme:Eski Tanrılar,Saçmalar/Rimbaund:İlhamlar,Cehennemde Bir Mevsim/Paul Eliard/Andre Gide/
İngiliz Edebiyatı
Not:Boccacio’nun Dacemeron Hikayeleri modern hikayenin başlangıcı sayılır./
Robinson Crusoe romanı gerçekçiliğin ilk romanı sayılır.
William Shakespeare:Romeo ve Julyet,Othello,Kral Lear,Yanlışlıklar Komedisi,Venedik Taciri,Hırçın Kız/
Bacon,J.Milton,Lord Bayron:Don Juan/Walter Scott/Charlotte Bronte/Thomas Hardy/ Jonathan Swift/
Rudyard Kipling:Beş Millet,Son Işık/Daniel Defoe:Robinson Crusoe/
Charles Dickens:İki Şehrin Hikayesi,David Copperfield,Antika Dükkanı/
İrlanda Edebiyatı
Bernard Shaw:Jean Dark,Kuzgunlar Evi(Nobel Edebiyat Ödülü Alan Sanatçı)/
James Joyce/Beckett/ Jonathan Swift/ Goldemith/
Norveç Edebiyatı
Henrik İbsen:Hortlaklar,Halk Düşmanı/
Knut Hamsun:Dünya Nimeti,Toprak Yeşerince,Göçebe/
Alman Edebiyatı
Not:F.Hebel modern tiyatronun kurucusu kabul edilir./
W.Geothe:Faust,Genç Werter’in Izdırapları/Schiller:Wilhelm Tell/ Henrich Böll:Babasız Evler/
Shaupenhauver,F.Nietzseche,Hesse/Haideger/Lessing/
Amerikan Edebiyatı
Benjamin Franklin,Thomas Jefferson,Emerson,Adger Allen Poe:Altın Böcek,Helen’e/
Mark Twain:Tom Sawyer’in Maceraları/T.S.Elliot:Çorak Ülke/Ernest Hamingway:Çanlar Kimin İçin Çalıyor,İhtiyar Balıkçı/
J.Steinbeck:Fareler ve İnsanlar,Gazap Üzümleri,Sardalya Sokağı/O’Neill/
İtalyan Edebiyatı
Dante:İlahi Komedya,Yeni Hayat/
İspanyol Edebiyatı
Not:Cervantes’in Don Kişot adlı romanı çağdaş romanın başlangıcı sayılır./
Cervantes:Don Kişot,Galetea/
Rus Edebiyatı
Dostoyevski:İnsancıklar,Suç ve Ceza,Budala,Karamazov Kardeşler,Ecinniler,Yeraltından Notlar,Benim Üniversitelerim/
Tostoy:Harp ve Sulh,Anna Karanina,Hacı Murat,İvan İlyiç’in Ölümü/ Turganyev:Babalar Ve Oğullar
Puşkin:Yüzbaşının Kızı/Gogol:Ölü Canlar
Diğer Edebiyatlar(Hint-İran)
Firdevsi:Şehname
Sadi:Bostan Ve Gülistan
Rabinranath Tagore:Gora
Beydaba:Kelile ve Dinme
Jack Landon:Beyaz Diş
William Faulkner:Ses Ve Öfke
İvo Andriç:Drina Köprüsü
Paniat İstrati:Akdeniz
M.Selimoviç:Derviş Ve Ölüm
Edebi Türlerin En Önemli Sanatçıları
Tiyatro:Moliere/Shakespeare/Goethe/
Roman-Hikaye:Cervantes/Dostoyevski/Stendhal/Balzac/Steinbeck/Hemingway/Dickens/V.Hügo/Flaubert/Moupossant/Daudet/
Şiir:Dante/Verlaine/Lamartine/Rimbaund/Baudelaire/Goethe/Allen Poe/Chateubriand/Mallarme/
Deneme-Eleştiri:Montaigne/Alaine/Boileau/Rousseau/B.Shaw/Racine/Corneille/Nietszche/

YUNAN EDEBİYATI
Coğrafi sınırları Batı Anadolu, Ege adaları ve bugünkü Yunanistan olarak belirlenebilecek Eski Yunan Edebiyatı, MÖ 9. yy’dan MS 2. yy’a kadar dünya ede-biyatının ilk aşamasını oluşturur.
Sanatçının “akıl yoluyla güzellikler yaratma”, bu dönem edebiyatının dayandığı temel ilkedir.
Yunan edebiyatında özellikle epik şiir (destan), didaktik şiir, pastoral şiir ( kır şiiri ),tragedya, komedya, fabl ( masal ), tarih, biyografya, söylev felsefe türlerinde eserler verilmiştir.
1. DÖNEM : ( MÖ 9. ve 8. yüzyıllar )
DESTAN ÇAĞI
Bu dönemde yetişen Homeros ( MÖ 9. yüzyıl ), Yunan edebiyatının olduğu kadar bütün dünya edebiyatlarının da en eski ve en büyük destan şairidir.
HOMEROS ( MÖ 9. yüzyıl ): (DESTAN)
İLYADA, ODEYSSEİA
İlyada, MÖ 1200civarında Yunanlılarla Troyalılar – ( Truvalılar ) arasında olduğu bilinen savaşa dairdir. Savaşın çıkış nedeni, Truva’ya gidiş ve çarpışmalar hakkındadır.
Homeros, bu iki destanı halk arasından derleyip kendi hayal gücüyle besleyerek düzenleyip yazmıştır. ( Bazı kaynaklar, günümüzde bilinen metnin, daha sonra, (6. yüzyılda) bir şairler kurulu tarafından halk arasından derlenip, Homer’in metnine uygun olarak yeniden yazıldığını belirtir.
HESİODOS ( MÖ 8. yüzyıl ): (DESTAN)
COSMOS, TANRILARIN YARATILIŞI,
2. DÖNEM : ( MÖ 7. ve 6. yüzyıllar)
ARKAİK ÇAĞ
Bu dönemde özellikle lirik şiir ve fabl türleri gelişmiştir.
ALKAİOS ( MÖ 7. yy ) : LİRİK ŞİİR
SAPPHO ( MÖ 7. ve 6. yy ) : İlk Yunan kadın şairidir. Lirik aşk şiirleri yazmıştır.
ANAKREON ( 6. YY ) : LİRİK ŞİİR
AİSOPOS ( MÖ 6. yy ) : Manzum hayvan masallarının
( FABL ) dünyadaki ilk ustası olara bilinir
3. DÖNEM : ( MÖ 5. ve 4. yy )
KLÂSİK ÇAĞ
AİSKHYLOS ( MÖ 5. yy ) : TRAGEDYA,AGEMEMNON, ZİNCİRE VURULMUŞ PROMETEUS …
SOPHOKLES ( MÖ 5. yy ) : TRAGEDYA,KRAL OİDİPUS, ANTİGONE, ELEKTRA…
EURİPİDES ( MÖ 5. YY ) : TRAGEDYA,ANDROMAKHE, HİPPOLYTOS, İPHİGENİA AULİS’TE
HEREDOTOS ( MÖ 5. yy ) : TARİH
THUKYDİDES ( MÖ 5. yy ) : TARİH
KSENOPHON ( MÖ 4. yy ) : TARİH
DEMOSTHANES ( MÖ 4. yy ) : SÖYLEV
SOKRATES ( MÖ 5. yy ) : Akılcı felsefenin kurucusudur.
PLATON/EFLATUN ( MÖ 5.VE 4. yy) : Sokrates’in öğrencisidir. “DEVLET” adını verdiği didiktik eserinde hocası Sokrates’in düşüncelerine de yer vererek devlet ve toplum, toplum yönetimi, ruh, ölümsüzlük, bilgi teorileri gibi konuları işler. Ayrıca KANUNLAR adlı eseri de vardır.
ARİSTOTELES ( MÖ 4. yy ) : Eflatun’dan da dersler alan Aristoteles, felsefe tarihinin kurucusu sayılır.
4.DÖNEM : ( MÖ 3. ve 2. yy )
İSKENDERİYE ÇAĞI
İskender’in ölümünden sonra İskenderiye bir kültür merkezi haline gelmiş, büyük kitaplıklar kurulmuş, en ünlü bilgin ve sanatçılar davet edilmiştir. Bu dönemde özellikle filoloji gelişmiştir.
5. DÖNEM : ( MÖ 2. yy – MS 2. yy )
YUNAN – LÂTİN ÇAĞI
Bu dönem Yunan edebiyatının gerileme dönemidir.
LÂTİN EDEBİYATI
MÖ 2. yy’ın ortalarına doğru Yunanistan Romalıların siyasal egemenliği altına girince Lâtin Edebiyatı’nın ilk ürünleri Yunan Edebiyatı’nın etkisi altında oluşmuştur. Lâtin yazarları, eserlerini Yunanlı yazarları örnek alarak oluşturmuşlardır.
Ancak Lâtin yazarlar Yunan yazarlar kadar özgür olamamışlar, bu nedenle mesela komedyalarında yergiden, alaydan çok; karmaşık olaylara entrik öğelere ağırlık vermiştir. Latin Edebiyatında önemli sanatçılar şunlardır :
PLAUTUS ( MÖ 2.yy ) : KOMEDİ
ÇÖMLEKLER
TERENTİUS ( MÖ 2.yy ) : KOMEDİ
KAYNANALAR
CATO ( MÖ 3.yy-2yy ) : SÖYLEV
HORATİUS ( MÖ 1. yy ) : LİRİK ve DİDAKTİK ŞİİR
ODLAR, EPODLAR, YERGİLER
LUCRETİUS ( MÖ 1. yy ) : LİRİK VE DİDAKTİK ŞİİR
OVİDİUS ( MÖ 1. yy-MS 1.yy ) : LİRİK ŞİİR
DEĞİŞMELER
ENNİUS ( MÖ 2. yy ) : TRAGEDYA
VERGİLİUS ( MÖ 1.yy ) : PASTORAL, LİRİK, DİDAKTİK ŞİİR ,AENEİS, ÇOBAN ŞİİRLERİ, ÇİFTÇİLİK ŞİİRLERİ
CİCERO ( MÖ 1. yy ) : SÖYLEV
SENECA ( MÖ 1. yy-MS 1. yy ) : FELSEFE, TRAGEDYA, MEKTUP, DİYALOG…
TACİTİUS ( MS 1. yy ) : TARİH
ORTAÇAĞ DÖNEMİ
Siyasal tarihçiler Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışın-dan ( 476 ) Osmanlıların İstanbul’u fethine kadar yakla-şık bin yıllık süreyi insan düşüncesinin gelişimi açısından “karanlıkyıllar “ olarak belirlerler. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçilen bu dönemde din, dü-şüncenin önünde büyük bir engel olmuştur.
Bu dönemde Hıristiyanlık (kilise) akla ve güzelliğe önem veren, tanrılarla insanları ç içe yaşatan ve mitolojiyle süslü Eski Yunan ve Lâtin Edebiyatı’nın devamına engel olmuştur. Ortaçağ’da Kilise’nin, din adamlarının ve din kitaplarının bilgi ve düşünceleri egemen olmuştur.
Ortaçağ boyunca Avrupa’nın toplumsa l yapısı da önemli ölçüde değişmiş, güçlü imparatorluklar yıkılmış, toplumsal sınıflar arasında ayrılıkların arttığı feodaliteler ( derebeylikler ) kurulmuştur. Topraklar soyluların ve kilisesin malı olmuştur. Böyle bir ortamda sanatçılar da feodal beylerin koruması ya da kilisesin baskısı altında “öteki dünya” düşüncesini işlemişlerdir.
Ortaçağ boyunca işlenen konulardan biri de kahramanlık ve şövalyelik destanları olmuştur. Dilden dile dolaşan bu destanlar, 12. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. Olayları birbirine benzemesine karşın İskandinavların, Keltlerin, Slavların, Saksonların bu destanlardan farklı şarkıları doğmuştur. Finlilerin Kalavela, Gallilerin Olwen, Mobinogion, Angola Saksonların BeoWulf gibi kahramanlık destanları hep bu yüzyılda yazıya geçirilmiştir. Almanların Nibelungen destanı da kahramanlık destanlarıyla şövalyelik destan-ları arasında bir geçiştir. Fransızların Chanson de Roland ve İspanyolların Cid’i bu dönemin iki önemli şövalyelik destanıdır.
Yaşamıyla Ortaçağ’ın; ama eserleriyle Rönesans’a giden yolun açıcısı olan Dante ( 1265-1320 ) , en önemli İtalyan şairdir. Eserlerinde evrensel bir konuyu, “aşk ve sevgi “ yi işlemiştir. Üç bölümden oluşan (Cehennem – Araf – Cennet) dinsel destanı İlahi Komedya – Tanrısal Komedya dünya edebiyatının temel yapıtlarındandır.
HÜMANİZM
14. yüzyıl’a doğru Ortaçağ’ın kabuğu kırılmaya başlan-dı. İtalya’da aydın, sanatçı ve bilginler tekrar Eski Yunan ve Latin Edebiyatı’na dönmeye başladılar. Aklı dinin tutsaklığından kurtardılar. Bunu gerçekleştirenlere ve insanlık sevgisini temel alıp insanı yüceltenlere hümanist, bu düşünceye de hümanizm dendi. Kuşkusuz bu gelişmeyi, yeni ticaret yollarının bulunuşu, keşifler, icatlar, Galileo ve Copernicus’in düşünceleri, matbaanın bulunuşu ve kitapların basılışı beslemiştir.
Dante’nin tohumlarını ektiği Rönesans düşüncesi kendisini izleyen diğer sanatçılarda yeşermeye başladı. Petrarca bunlardan biridir. Lirik ve insancıl soneleri, halk diliyle yazılmış ve bugünlere kadar taşınmıştır. Boccacio da Rönesans’ın öncü yazarlarındandır. Küçük öykü türünün yaratıcısıdır. On kişinin anlattığı yüz öyküden oluşan Decameron adlı yapıtıyla tanınmıştır.
RÖNESANS EDEBİYATI
14. yüzyılın sonların da başlayan Rönesans (Yeniden Doğuş), 17. Yüzyıla kadar sürer. Aklın ve bilincin kilisenin baskısından kurtulduğu ve özgürleştiği Rönesans Batı’daki aydınlanmanın temelidir. Sanatta gelişme ve yaratıcılık dönemin en önemli özelliğidir. Eski Yunan ve Latin Edebiyatı’nın ünlü yapıtları Avrupa dillerine çevrilmiştir.
Ariosto’nun Çılgın Orlando, Tasso ’nun Kurtarılmış Kudüs adlı destanları Rönesans döneminin İtalya’daki en önemli yapıtlarıdır.
Çağdaş romanın öncüsü ve temel taşlarından biri olan İspanyol yazarı Cervantes (1547-1616)’in Don Kişot’u çağın en önemli yapıtıdır. Galetea, Örnek Alınacak Hikayeler adlı yapıtlar da Cervantes’indir. Öte yandan Fransa’da 15. yüzyılda yaşayan François Villon de Rönesans şiirinin ilk örneklerini verir: Küçük Vasiyetname, Büyük Vasiyetname.
Eski Yunan şiir türlerini Fransız Edebiyatı’na sokan Ronsard (1524-1585), Gargantua ve Pantagiuel adlı romanlarıyla Rabelais (1490-1533), Denemeler’iyle özgür düşüncenin öncüsü olan Mantaigne (1533-1592) Rönesans döneminin Fransız yazarlarıdır. İngiliz Rönesansçıları arasında William Shakespeare’in (1564-1616) özel bir yeri vardır. İnsanın olumlu, olumsuz bütün yönsemelerini ustaca işlemesi, oyunlarının çağları aşmasının temel nedenidir. Tragedyaları: Romeo ve Juliet, Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear; komedyaları: Venedik Taciri, Yanlışlıklar Komedyası, Windsor’lu Şen Kadınlar…
Oyunlarını hem şiir, hem düzyazı, hem de ikisinin karışımıyla yazmıştır. Her sınıftan insanın duygu ve tutku dünyasına girerek “klasisizm”i aşmış “romantizm”in ilham kaynağı olmuştur.
Thomas More (1478-1535) da İngiliz Rönesans’ının önemli temsilcilerindendir. Utapia adlı yapıtıyla kötülüğün, bencilliğin insanların birbirini severek yaşadığı bir dünyanın özlemini dile getirir. Bilimsel düşünüş ve yöntemin babası Denemeler adlı yapıtıyla Francis Bacon (1561-1626), Peri Kraliçe adlı şiirleriyle Elmund Spenser (1552-1599), Kaybolmuş Cennet adlı destanıyla John Milton (1608-1674)da İngiliz Rönesansçılarındandır.
HÜMANİZM VE RÖNESANS
(15.yy – 16.yy’ıda )
İTALYA’DA
• DANTE (1253–1321) İtalyan edebiyatının en büyük şairidir. Büyük bir hümanisttir. Rönesans’ı hazırlayanların başında yer alır. Lirik aşk şiirleriyle tanınır. İLAHİ KOMEDYA (Cehennem-Araf-Cennet), DENEMELER, YENİ HAYAT
• PETRARCA (1304–1374) Lirik şiirin kurucusu. “AFRİKA“ adlı Lâtince destanı ve “MEKTUPLAR” adlı eseri ile ün yapmıştır.
• BOCCACİO (1313–1373 Küçük hikâye türünün kurucusu DECAMERON
• ARİOSTA (1474–1533) Epik Şiir ÇILGIN ORLANDO, yapma bir destandır.
• TASSO (1544–1595) Epik Şiir KURTARILMIŞ KUDÜS, yapma destandır. Eserinin konusunu 1. Haçlı Seferi’nden almıştır.
• MACCHİAVELLİ (1469–1527) Ülke birliğinin sağlanıp korunması, devlet yönetimi olarak yaşam ve insan davranışları konusunda görüşlerini içeren “ PRENS “ adlı eseriyle tanınır.
FRANSA’DA
• VİLLON (15.yy) Fransız edebiyatının ilk lirik şairi; Ortaçağ’dan Rönesans’a geçiş dönemi
• RONSARD (16.yy)Eski yunan şiir türlerini Fransız edebiyatına sokar. Fransız şiirinin temelini atan sanatçı olarak nitelenir.
• REBALAİS (16.yy) Roman,GARGANTUA, PANTAQRUEL
• MONTAİGNE (16.yy) Deneme türü, DENEMELER
NOT: DANTE, PETRARCA, BOCCACİO,REBALAİS, MONTAİGNE, RONSART İLK HÜMANİSTLER OLARAK BİLİNİRLER
İSPANYA’DA
• CERVANTES (16.yy)Roman türü,DONKİŞOT
İNGİLTERE’DE
• SHAKESPEARE(16.yy) Tiyatro, romantizmin habercisi.
DRAMLARI: ROMEO VE JULİET, HAMLET, KRAL LEAR, MACBETH, OTHELLO, JULES CESAR…
KOMEDYALARI: VENEDİK TACİRİ, YANLIŞLIKLAR KAMEDYASI, WİNDSORLU ,ŞEN KADINLAR…(SONELER)
• BACON (16/17.yy) DENEMELER
• THOMAS MORE (15/16.yy) UTOPIA
• MİLTON (17.yy) KAYBEDİLMİŞ CENNET
BATI EDEBİYATINDAN BAŞKA BAZI ÖNEMLİ SANATÇILAR
HANS CHRİSTİAN ANDERSEN (1805-1875)
Danimarkalı,dünyaca ünlü masal yazarıdır. Şiir, roman, tiyatro, gezi notu türünden eserler de vermiştir. Ama bütün dünya onu masallarıyla tanır.
KNUT HAMSUN (1859-1952)
Norveçli romancı. Eserlerinin çoğu kendisiyle ilgilidir. Açlık adlı romanında gerçek bir olayı işler. Hamsun, kişilerin dış görünüşünden çok, ruh hallerini ve bilinç altlarında kalmış düşünce ve emellerini anlatmakta ustalık gösterir.
AÇLIK, DÜNYA NİMETİ, TOPRAK YEŞERİNCE, SERSERİLİK GÜNLERİ, ROSA, PAN, GÖÇEBE…
GRİMM KARDEŞLER
(JACOP 1785-1863 ve WİLHELM GRİMM 1786-1859)
Birlikte Alman folkloru, dili ve edebiyatı üzerinde yaptıkları çalışmalarla ün kazanmışlardır. Eserleriyle çocuk edebiyatının da ünlüleri arasında yer almışlardır. Derledikleri ve yazdıkları masallar “Grimm Masalları” adıyla dünya dillerine ve Türkçeye de çevrilmiştir. “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” bunların en tanınmışıdır.
BERTOLD BRECHT ( 1898-1956)
Alman edebiyatının ünlü şairi ve tiyatro yazarıdır. “Epik Tiyatro”nun kurucusudur.
CESARET ANA, KAFKAS TEBEŞİR DAİRESİ, CARAR ANA’NIN SİLAHLARI…
HEİNRİCH BÖLL ( 1917-1985)
20. yüzyılda yetişmiş Alman yazarlarının en büyüğü sayılabilir. Öykü, roman ve tiyatro yazarıdır. 1972’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştır. “Gündelik gerçekleri” yansıtır.
TREN ZAMANINDA GELDİ, YARIN VE DÜN, PALYAÇO, TOPLUM DIŞI, BİR AĞIZ DOLUSU TOPRAK, İLK YILLARIN EMEĞİ, CÜCE VE BEBEK…
ALAİN (1868-1951)
Fransız filozofu ve deneme yazarıdır. Felsefe öğretmenliği onu Descartes çizgisinde etkiler. Hümanizmi savunur. Uzlaşmacı ve barıştan yana bir tutum sergiler. Onun şüpheyi yöntem olarak kullanma anlayışı, sürekli yeni arayışlara yönelmesini sağlar.
DOĞU EDEBİYATLARINDAN ÖNEMLİ SANATÇILAR
KONFÜÇYÜS (MÖ 551-479)
Çinli filozof. Günümüze ulaşmış yazılı bir eseri yoktur. Sözlü olarak yayılan düşünceleriyle Doğu felsefelerini etkilemiş, bütün dünyada edebiyatçıların da ilgi duyup yararlandıkları bir kişi olmuştur.
BEYDEBA (MÖ 1. yy)
Hint filozofu ve yazarı olarak bilinir. Asıl kimliği hakkında çeşitli söylentiler vardır. Bakü’de doğmuş bir Türk olduğu, Hindistan’a sonradan gittiği de anlatılır. İnsanlara söyleyeceklerini, hayvanların başından geçiyormuş gibi – fabl biçiminde- düzenlediği öyküleriyle dile getirir.
KELİLE VE DİMNE
FİRDEVSÎ (932-1020)
İran’ın ve dünya edebiyatının en büyük şairlerindendir. En önemli eseri, İran tarihini anlatan “ŞEHNÂME” adlı destanıdır.
ÖMER HAYYAM (?-1124)
İran edebiyatı şairlerindendir. “Hayyam” çadırcı anlamı-na gelen takma adıdır. Gökbilimi, matematik ve doğa bilimleri alanlarında eserleri de olmakla birlikte; rubaileri ile ün kazanmıştır. Bu küçük şiirlerde, güçlü bir gözlem ince bir espri evreni görülür.
NİZÂMİ (1140-1203)
İranlı şair. Asıl adı İlyas’tır. “Genceli Nizami” takma adıyla anılır. Hamse sahibidir.
LEYLA VÜ MECNUN, İSKENDERNÂME, HÜSREV Ü ŞİRİN, MAHZEN-İ ESRAR…
SADİ (1193-1293)
İran’ın en büyük şair ve yazarlarındandır. “Şirazlı Sadi” adıyla bilinir. Lirik aşk şiirleri de yazmışsa da asıl ünü, düzyazıyla yazılmış küçük öykücükler içer kitabı GÜLİSTAN ile manzum öykücüklerden oluşan BOSTAN adlı eserlerinden gelir. Bu iki eser, bazı dünya dillerine de çevrilmiştir.
HAFIZ (1320-1389)
İran edebiyatının en büyük şairlerindendir. “Şirazlı Hafız” diye bilinir. Tasavvuf, kelam,felsefe bilimleriyle uğraşmıştır. Şiirlerinde insan sevgisi, içtenlik, sevinç, günlük yaşam işlenmiştir. İran şiirine gazel türünü sokmuş, beyit bütünlüğünden çok konu bütünlüğüne önem vermiştir. Aşk, içki, eğlence konularının yanında dönemin toplumsal bozukluklarını da işlemiştir. En önemli eseri olan “DİVAN” Doğu ve Batı edebiyatçılarını etkilemiştir.
CAMİİ (MOLLA CAMİİ) (1414-1492)
İranlı şair ve bilgin. Hadis, tefsir, Arap dil ve edebiyatı bilimlerinin yanı sıra, tasavvufla da ilgilenmiştir. Sade, duru, özlü bir dili vardır. Divanları ( üç adet ), Yedi Taht ( Yedi mesnevi ) ve Baharistan…
TAGOR (1861-1941)
Hintli şair. İngiltere’de eğitim görmüştür.Aynı zamanda filozoftur. Şiirlerine mitsizim ve vatanseverlik dikkati çeker. Eserlerinin birçoğunu İngilizce yazmıştır. 1913’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Dünyanın en ünlü lirik aşk, insanlık ve doğa şairleri arasındadır.
BAHÇIVAN, MEYVE ZAMANI, AVARE KUŞLAR, YURT VE DÜNYA, ATEŞBÖCEKLERİ….
KAWABATA ( 1899-1972)
Japon öykü ve roman yazarıdır. İngiliz ve Japon edebiyatlarını incelemiştir. 1968’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştır.
İZU DANSÖZÜ, KARLAR ÜLKESİ, BİN BEYAZ TURNA, KYOTO…
MUHAMMED İKBAL ( 1873-1938)
Pakistanlı şairdir. Hint Müslümanlarının bağımsızlığı için çalışmıştır. Dördü Pakistan (Urdu) dilinde, yedisi Farsça, on bir şiir kitabı vardır.
CEBRAİL’İN KANADI, KERVANIN ÇAĞRISI, VARLIĞIN SIRLARI
Düzyazı eserlerinin en önemlisi, “İslâmiyet’te Dinî Düşüncelerin Yeniden İnşası” adını taşır.
SAMED BEHRENGİ ( 1939-1968)
Türk (Azeri) asıllı İranlı yazar. İran folklorundan der-lemeler yapmış, özellikle çocuklar için öykü ve masal-lar yazmıştır.
KÜÇÜK KARA BALIK, BİR ŞEFTALİ BİN ŞEFTALİ, KARGALAR…
CENGİZ DAĞCI (9 Mart 1920 )
Roman ve öykülerinde Kırım Türk’ünün dramını anlatır. Yazar, eserlerine yaşadığı olayları konu olarak alır.
KORKUNÇ YILLAR, YURDUNU KAYBEDEN ADAM,
ONLAR DA İNSANDI, O TOPRAKLAR BİZİMDİ, DÖNÜŞ, ÜŞÜYEN SOKAK …
CENGİZ AYTMATOV ( 1928)
Kırgız Türk edebiyatının dünyaca tanınmış yazarıdır. Eserlerinde doğa, aşk ve vatan sevgisi geniş yer tutar. İlhamını Manas ve diğer Kırgız destanlarından ve efsanelerinden alır. Romanlarının ana konusu olan savaş ve aşkı, simgesel, mecazlı anlatımla ve başarılı bir üslupla dile getirmiştir. CEMİLE adlı romanı dünyada bütün zamanların en çok okunan aşk romanı seçilmiştir.
TOPRAK ANA, GÜN OLUR ASRA BEDEL, YÜZ YÜZE SELVİ BOYLUM, MASALDAN SONRA, DENİZ KIYISINDA KOŞAN ALA KÖPEK, CENGİZ HAN’A KÜSEN BULUT, KIZIL ELMA, DİŞİ KURDUN RÜYALARI…
BAHTİYAR VAHAPZADE ( 1925 )
Azerbaycanlı şair.Şiirlerinde dil bilinci ve yurt sevgisi geniş yer tutar. Ayrıca içinde yaşadığı toplumun aksak taraflarını şiirlerine konu edin şair, zaman zaman hayatın çelişkilerini de aksettirir. Şair, klâsik ve geleneksel Azerbaycan şiirini çok iyi tanıdığından her iki türde de başarılı eserler vermiştir.
MENİM DOSTLARIM, ÇINAR, AYLI GECELER, TAN YERİ, GÜN VAR BİN AYA DEĞER …
ŞEHRİYAR ( 1904-1988)
Çağdaş Azeri edebiyatının büyük şairlerindendir. “Heyder Babaya Selâm” şiirinden sonra bitin Güney Azerbaycanlı şairlerin lideri durumuna yükselmiştir. Bütün şiirlerinde akıcı ve sade bir Azerbaycan Türkçesini kullanan şair sadece Azerbaycan’ın değil bütün Türk dünyasının sevilen şairleri arasında yer alır.
20. yüzyılın sanat akımı olan sürrealizm, bu “üst gerçeği”, “bilinçaltı” olarak belirler. Çünkü Sigmund Freud’un insanın bilinçaltına yönelik açıklamaları, sürrealizme kaynaklık etmiştir.
Freud’a göre insan “akıl”la “alışılmış”la davranışlarını sınırlamış ve gerçekliğini ortaya koyamamıştır. İnsanın rüyada ve sanrılık halindeki akıl ve mantığın denetiminden kurtulmuş halini ele alan Freud, insanın gerçek olarak anlaşılması için, aklın, mantığın, geleneklerin etkisinden kurtulması gerektiğini belirtir.
Sürrealistler de bilinçaltının karanlık ve karmaşık dünyasını sanata yansıtmak istemiştir.
Bir ruh doktoru olan şair, A. Breton, sürrealizmin ilkelerini “Birinci Sürrealizm Monfestosu” adlı eserinde açıklamıştır.
Özellikleri
· Bilinç ve akıl değil, bilinçaltı temel alınmıştır.
· Bilinç durumundan çıkarak (ipnoz durumu) hiçbir şey düşünülmeden ve tasarlanmadan yazmak yöntemi benimsenmiştir.
· Gülmenin insanı ikiyüzlülükten kurtaracağını söyleyen sürrealistler, mizaha ve espriye önem verirler.
· Sanat yapıtlarının iradi değil, çağrışımsal ve ruhsal otomatizm ürünü olduğunu göstermek için “rüya öyküleri”, ”ipnotizmada sorulara verilen yanıtlar”, “ruhsal otomatizm yazıları” gibi yöntemler kullanılmıştır.
· Akıl ve mantıkla şiirin bulunmadığına inanılmış, dış gerçeklik nesnel bağlantılarını kaybetmiş, imajlarda “olmazlar olur” yapılmıştır.
· İç akışı engellediğine inanıldığından noktalama işaretleri kullanılmamıştır.
· Gelenek, görenek ve törelerden, bunların sınırlayıcılığından kaçınılmıştır.
· ANDRE BRETON (1896-1966)
· LUİS ARAGON
· PAUL ELUARD, (1895-1952)
Edebiyat hayatına dadacılarla girmiş, sonra sürrealizmi benimsemiştir.
· PERET
Türk Edebiyatı’nda Garip şiir akımının kimi şiirlerinde bu akımın izleri görülmektedir. Ayrıca günümüz çağdaş şairlerinden Cemal Süreya, İlhan Berk, Ece Ayhan, Edip Cansever, Turgut Uyar yer yer üstgerçekçilik izleri taşır (II. Yeni şairleri)

Sümela Manastırı , Trabzon ili, Maçka ilçesi, Altındere köyü sınırları içerisinde yer alan Panagia (Meryemana) deresinin batı yamaçlarında Mela (Yunanca ‘siyah’) tepesi üzerinde deniz seviyesinden 1.150 m yükseklikte yer alan bir Rum manastır ve kilise kompleksi olup, tam adı Panagia Sumela (Παναγία Σουμελά) veya Theotokos Sumeladır.
Kilisenin MS 375-395 tarihleri arasında inşa edildiği sanılmaktadır. Anadolu’da sıkça rastlanılan Kapadokya kiliseleri tarzında yapılmış, hatta Trabzon’da Maşatlık mevkiinde benzeri bir mağara kilisesi daha vardır. Kilisenin ilk kuruluşu ile manastır haline dönüşümü arasındaki bin yıllık dönem hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre Atina’lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryem’in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela’nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon’a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlardır. Bununla birlikte manastırdaki fresklerde sıkça yer alıp, özel bir önem verilen Trabzon İmparatoru III. Alexios’un (1349-1390) manastırın gerçek kurucusu olduğu sanılmaktadır.
14. yüzyılda Türkmen akınlarına maruz kalan kentin savunmasında ileri karakol görevi üstlenen manastırın statüsünde Osmanlı fethinden sonra bir değişiklik olmamıştır. Yavuz Sultan Selim’in Trabzon’da ki şehzadeliği sırasında iki büyük şamdan buraya hediye ettiği, Fatih Sultan Mehmed, II. Murat, I. Selim, II. Selim, III. Murad, İbrahim, IV. Mehmed, II. Süleyman ve III. Ahmed’in de manastırla ilgili birer fermanları bulunmaktadır. Osmanlı döneminde manastıra sağlanan imtiyazlar, Trabzon ve Gümüşhane bölgesinin İslamlaşması sırasında özellikle Maçka ve kuzey Gümüşhane’de Hristiyan ve gizli Hristiyan köyleri ile çevrili bir alan yaratmıştır.
18 Nisan 1916’dan 24 Şubat 1918’e kadar süren Rus işgali sırasında Maçka civarındaki diğer manastırlar gibi bağımsız bir Pontus devleti kurmak isteyen Rum milislerin karargahı olmuş, nüfus mübadelesi ile bölgedeki Hristiyanların Yunanistan’a gönderilmesinin ardından önemini yitirerek T.C. Kültür Bakanlığı tarafından yakın zamanda onarılana dek kaderine terkedilmiştir.
Yunanistan’a mübadele ile göçen Karadenizli Rumlar Veria kentinde Sümela adını verdikleri yeni bir kilise inşa etmişlerdir. Her yıl Ağustos ayında tıpkı geçmişte Trabzon Sümela’da yaptıkları gibi yeni manastırın çevresinde geniş katılımlı şenlikler düzenlemektedirler.
Restorasyon
Sümela Manastırı’nda 40 yıldır süren ve 2 milyon TL harcanan restorasyonun sonucu pek çok sanat tarihçisi tarafından tarihi yapının çimentoyla sıvanması, yerel taş yerine Ankara’dan, Bayburt’tan taşınan taşla yapılması benzeri gerekçelerle orijinalliği bozulduğu ileri sürülerek eleştirilmiştir. Restorasyon adına duvarlarının gelişigüzel sıvandığı, binaların tarihi özelliklerinin bozulduğu iddiaları gündemden düşmeyince Kültür Bakanlığı 27 Kasım 2007′de iddiaları incelemek üzere Bilimsel Danışma Kurulu oluşturmuştur. Kurulun hazırladığı raporda 1987 yılında hazırlanan projenin ‘eksikler ve olumsuzluklar’ nedeniyle durdurulması ve acilen yeni bir proje hazırlanması istenmiş, manastırın yıkılma tehlikesinin bulunduğuna ve çevresindeki kaçak yapılaşmaya dikkat çekilmiştir.
Kilisenin içi fresklerle kaplıdır:
The Sümela Monastery Turkish: Sümela Manastırı) stands at the foot of a steep cliff facing the Altındere valley in the region of Maçka in Trabzon Province, Turkey. It is a major tourist attraction located in the Altındere National Park. It lies at an altitude of about 1200 metres overlooking much of the alpine scenery below.
The monastery was founded in the year 386 (during the reign of the Emperor Theodosius I, AD 375 – 395) by two Athenian priests – Barnabas and Sophronius according to the Turkish Ministry of Culture. Legend states that they found an icon of the Virgin Mary in a cave on the mountain and decided to remain in order to establish the monastery.
During its long history, the monastery has fallen into ruin several times and been restored by successive Emperors; During the 6th Century AD, it was restored and enlarged by General Belisarius at the behest of Justinian.
It reached its present form in the 13th century after gaining prominence during the reign of Alexios III (1349 – 1390) of the Komnenian Empire of Trebizond (established in 1204). At that time, it was granted an income from imperial funds. During the time of Manuel III , son of Alexius III, and the reigns of later princes, Sümela gained further wealth from new imperial grants.
Following the conquest by the Ottoman Sultan Mehmed II in 1461, it was granted protection by order of the Sultan and given rights and privileges which were renewed by following Sultans. Monks and travellers continued to journey there throughout the years and the monastery was extremely popular up until the 19th century.
The Monastery was seized for a time by the Russians during the occupation of Trabzon between 1916 – 1918.
It was finally abandoned in 1923, following the population exchanges between Greece and Turkey after the Treaty of Lausanne.
Today its main purpose is as a tourist attraction. Its place overlooking the forests and streams below make it extremely popular for its aesthetic attraction as well as for its cultural and religious interests. The Turkish government is currently undertaking necessary restoration works to the site.
Construction and buildings
The principal elements of the Monastery complex are the Rock Church, several chapels, kitchens, student rooms, a guesthouse, library and sacred spring revered by Orthodox Greeks. These were built over a very large area.
The large aqueduct at the entrance, which clearly supplied water to the Monastery, is constructed against the side of the cliff. The aqueduct has many arches which have mostly been restored to date.
The entrance to the Monastery leads up by a long and narrow stairway. There is a guard-room next to the entrance. The stairs lead from there to the inner courtyard. On the left, in front of a cave, there are several monastery buildings. The cave, which was converted into a church, constitutes the centre of the Monastery. The library is to the right.
The large building with a balcony on the front part of the cliff was used for the monks’ cells and as guesthouse. It dates to 1860.
The influence of Turkish art can be observed in the design of the cupboards, niches and fire-place in the rooms of the buildings surrounding the courtyard.
The inner and outer walls of the Rock Church and the walls of the adjacent chapel are decorated with frescoes. The frescoes of the time of Alexios III can be seen on the inner wall of the Rock Church facing the courtyard. The frescoes of the chapel which were painted on three levels in three different periods are dated to the beginning of the 18th century. The frescoes of the bottom band are of superior quality.
The frescoes of the Sümela Monastery are seriously damaged, having largely been moved from their original settings. The main subject of the frescoes are biblical scenes telling the story of Christ and the Virgin Mary.

Cumhuriyetin ilanından sonra edebiyatımız, çağdaş anlayışlar doğrultusunda gelişmesini başarıyla sürdürmüştür. Cumhuriyetin ilk yıllarında “Beş Hececiler” olarak adlandırılan şairler topluluğu, en parlak dönemlerini yaşamaktaydı. Yine bu yıllarda Kurtuluş Savaşı’nın etkisiyle edebiyatta genel olarak Anadolu’ya bir yönelim başlar.
Bu dönemin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Yazı diliyle konuşma dili arasındaki fark ortadan kalkmış dildeki sadeleşme çama.arı aralıksız olarak sürmüştür.
2- Edebiyatımız bu dönemde toplumcu bir karakter kazanmış gerçekçi bir anlayış güdülmüştür.
3- Aruz ölçüsünün yerini hece ölçüsü almış, şiirlerde de günlük konuşma dili kullanılmıştır. Yine bu dönemde şiirin biçimce daha da serbestleşmesi sağlanmıştır.
4- Şiir, roman, hikaye ve tiyatro gibi türlerde önemli gelişmeler olmuştur.
5- Cumhuriyetin kuruluşuyla 1940 (İkinci Dünya Savaşı) yılları arasında eser veren şair ve yazarlar genellikle daha önceki Milli Edebiyat akımının etkisinde tam anlamıyla “yerli” ve “halka doğru” ; veya Batı’nın, özellikle Fransız edebiyatının etkisinde kişisel yollarında yürümüşlerdir.
Yine bu dönemde (1928) ortaya çıkan “Yedi Meşaleciler”, “Beş Hececiler” gerçeklere dayanmayan “memleket edebiyatı” anlayışına sahip olmakla suçlamışlardır. Amaçları “canlı, samimim ve gerçekçi olmak” şeklinde açıklamışlardır. “Yedi Meşaleciler” adını almalarının nedeni ise “Yedi Meşale” adlı derginin etrafında toplanmış olmaları ve bu adla ortak bir yapıt yayınlamalarıdır. Bu sanatçılar şunlardır:
MUAMMER LÜFTİ BAHŞİ
VASVİ MAHİR KOCATÜRK
ZİYA OSMAN SABA
SABRİ ESAT SİYAVUŞGİL
CEVDET KUDRET SOLOK
YAŞAR NABİ NAYIR
KENAN HULUSİ KORAY
1940 SONRASI EDEBİYATI
İkinci Dünya Savaşı sonrasında “insan”, “yaşam” ve “dünya” arasında güvenilir olmayı gerektirir; yeni ortaya çıkan dünya görüşleri; sanat anlayışımızda köklü değişikliklere yol açar.
Hikaye, roman ve tiyatro eserlerinde “yurt” ve “köy” sorunlarına yönelim başladı.
1940 yılında Orhan Veli Kanık, Melik Cevdet Anday, Oktay Rıfat Horozcu, “Garip” adlı bir şiir kitabı yayınlayarak yeni bir hareketi başlattılar. Buna “I. YENİ ŞİİR HAREKETİ” adı verildi. Amaçları, şiirde iç ahengi yakalamaktır. Dış ahenk ögesi olan ölçü ve uyağa önem vermezler. Söz sanatların şiir için zararlı bulmuşlar ve şiirin kaynağının bilinçaltı olması gerektiğini savunmuşlardır. “Şiir halka seslenmelidir” anlayışıyla günlük hayatta olan her şeyi şiire konu olarak almışlardır.
Daha sonraları ortaya çıkan ve “İKİNCİ YENİLER” adı verilen şairler ise “şiir için sanat ” anlayışına dayanan, sürrealizmden daha aşırı bir soyutlama anlayışını sürdürmüşlerdir. Bu sanatçılardan bazıları şunlardır: İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ece Ayhan.
1940’tan Sonraki Türk Edebiyatında Roman ve Hikayede Sosyal (toplumsal)Gerçekçiler:
Bu akım ; bir meseleyi, bir derdi ortaya koyarak, topluma faydalı olmak istiyordu. İlk ürünleri, Anadolu köy romancılığıdır. Konuları: işçi-ırgat hayatı,sınıf çatışmaları,grev-lokavt gibi durumlar, toprak-su kavgaları…
Önemli Temsilcileri:
Kemal Tahir: Konularını cezaevi yaşantılarından , Kurtuluş Savaşı’ndan, eşkıya menkıbelerinden aldı. Gerçek bir Anadolu romanı oluşturdu.
Eserleri: Roman:Yorgun Savaşçı,Devlet Ana …
Orhan Kemal: Hayatına girmiş yüzlerce kişinin kader ve direnişlerini yazdı. Sürükleyicilik,tabiilik, gerçeklik eserlerinin özelliğidir.
Eserleri :Roman: Murtaza, Hanımın Çiftliği…Tiyatro:72.Koğuş…
Yaşar Kemal: Genellikle Çukurova insanının hayat savaşlarını şiirli bir dille yazdı. Tezli romanı savunur. Folklor unsurları ve güçlü doğa tasvirleri görülür.
Eserleri: Roman:İnce Memet, Yer Demir Gök Bakır, Teneke…
Fakir Baykurt: İçinde doğup yetiştiği köylülerin hayatını yazmıştır.
Eserleri: Roman: Yılanların Öcü, Tırpan, Kara Ahmet Destanı…Hikaye: Can Parası.
5) Bağımsız Yazarlar:
Halikarnas Balıkçısı (Cevdet Şakir Kabaağaçlı): Konularını daima Ege ve Akdeniz kıyılarından çıkardı.; balıkçıları, sünger avcilarını…işledi.
Eserleri: Hikaye: Merhaba Akdeniz…Roman :Deniz Gurbetçileri..
Haldun Taner: Gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan hikayeleriyle tanındı. Epik tiyatro türünde eserler verdi.
Eserleri: Hikaye: Şişhane’ye Yağmur yağıyordu, On İkiye Bir Var…Tiyatro:Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Kocası…
Tarık Buğra: Tek adamın dengesiz, bazen alaycı, bazen acılı tedirginliğini ele alır.
Eserleri:Roman:Küçük Ağa , İbişin Rüyası…
Diğer Bağımsız Yazarlar:
Samet Ağaoğlu, Oktay Akbal, Selim İleri , Cengiz Dağcı, Füruzan, Orhan Pamuk.
6)Tiyatro:
Vedat Nedim Tör (kör), Turgut Özakman (duvarların ötesi, Sarı Pınar), Güngör Dilmen (Midas’ın Kulakları ) , Sermet Çağan (Ayak Bacak Fabrikası) , Cevat Fehmi Başkut (Paydos, Buzlar Çözülmeden, Harputta Bir Amerikalı)
Deneme ve Eleştiri:
Nurullah Ataç : Deneme, eleştiri yazdı. Çeviriler yaptı. Türkçe’nin özleşmesi için yılmadan savaştı. Yeni bir dil ve anlatım biçimi yarattı.
Eserleri:Günlerin Getirdiği, Okuruma Mektuplar…
Suut Kemal Yetkin: Edebiyatın çeşitli konularında özlü ve açık bir anlatımla yazdı.
Eserleri:Denemeler, Edebiyat Konuşmaları..

ESKİ YUNAN VE LATİN EDEBİYATI:
Batı edebiyatının kaynağı Eski Yunan ve Latin edebiyatlarıdır. M.Ö.9. yüzyıldan M.Ö. 2. yüzyıla kadar süren Eski Yunan edebiyatının ana kaynağı da Homerosun İlyada ve Odise destanlarıdır.
Eski Yunan edebiyatı didaktik türde HESİODOS; lirik türde SAPHO, PİNDAROS; fabl türünde AİSOPOS gibi şairleri yetiştirdikten sonra M.Ö.5. yüzyılda altın çağını yaşamıştır. Bu devrin önemli sanatçıları şunlardır:
Tragedyada: AİSKHYLOS (Agamemnon), SOPHOKLES (Kral Oidipus, Elektra), EURİPİDES (Andromak, Elektra)
Komedyada: ARİSTOPHANES, MENANDROS
Hitabet alanında: DEMOSTHENES
Felsefe alanında: SOKRATES, EFLATUN, ARİSTOTELES
Tarih alanında: HERODOTOS
M.Ö. 2.yüzyıldan sonra Eski Yunan edebiyatı yerini Latin edebiyatına bırakır. Latin edebiyatı Eski Yunan kültür ve sanatının etkisinde gelişen bir edebiyattır. Bu dönemin önemli sanatçıları şunlardır:
Tragedyada: ENNİUS
Komedyada: PLAUTUS, TERENTİUS
Şiirde: HORATİUS (Lirik şair), OVİDİUS (Lirik şair), VERGİLİUS (Destan şairi)
Hitabet alanında: ÇİÇERO (Nutuklar)
Felsefe alanında: SENECA
Tarih alanında: TACİTES
Eski Yunan ve Latin edebiyatlarının mitoloji ile süslenmiş ürünlerinde doğa güzellikleriyle birlikte gerçek insanı buluruz. Bu ürünlerde insanların sevgileri, acıları, yiğitlikleri, kinleri…..yer alır. Bu sevgiler, yiğitlikler, kinler ve acılar da yazgılarında dönüp dolaşarak İNSANCILIK (Hümanizm) ve ERDEMLİ OLMA düşüncesinde birleşirler.
5. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra, Avrupada, 11.yüzyıla kadar sanat ve kültür alanında öbür dünya düşüncesinin egemen olduğu ölü bir dönem başlamıştır.
11.yüzyıldan sonra kilise ve din görüşünü her şeyin üstünde tutan , kişinin yaşam ve düşünce özgürlüğünü kısıtlayan, edebiyatta ve sanatta öbür dünya düşüncesini egemen kılan ORTA ÇAĞ başlar. Bu çağda görülen doğa ve dinle ilgili yiğitlik öyküleri, halk ozanlarının aşk ve yiğitlik konularında söyledikleri BALATLAR ve ulusal destanlar dönemin başlıca edebiyat verimleri arasındadır. Orta çağın büyük ozanı Rönesansın da hazırlayıcılarından olan ve İlahi Komedya adlı eseriyle tanınan DANTEdir.
Batı edebiyatında yenileşme, bilim ve sanatta YENİDEN DOĞUŞ anlamına gelen RÖNESANSla başlar (14.yüzyılın sonu, 15. ve 16. yüzyıllar).
Rönesansla halk ve devlet ilişkileri yeniden düzenlenmiş, kralların ve derebeylerin dine dayalı sınırsız güçleri kırılmış, kişinin insance ve özgür yaşama isteği gerçekleşme yoluna girmiştir. Böylece uluslar edebiyatla, bu gerçeklere dayanan insanca düşünceleri yayarak, kilise dili olan Latincenin yerine kendi ulusal dilleri ile güçlü yapıtlar ortaya koymaya başlamışlardır. Bu dönemin ünlü sanatçıları şunlardır:
Şiirde: RONSARD
Romanda: RABELAİS, CERVANTES (Don Kişot)
Deneme alanında: MONTAIGNE, BACON
Tiyatro alanında: SHAKESPEARE [Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear, Romeo ve Juliet (Dramları), Venedik Taciri, Hırçın Kız, Yanlışlıklar Komedyası.......(Komedileri)]
Rönesans, 17.yüzyılın ortalarına doğru Klasisizm akımının doğmasına yol açmış, böylece Batı Edebiyatı birbirine tepki olarak ortaya çıkan akımların etkisinde 20. yüzyıla kadar gelişimini sürdürmüştür.
BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR
KLASİSİZM
17. yüzyılda Fransada ortaya çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir. Klasikler Eski Yunan ve Latin edebiyatını bilgi ve esin kaynağı olarak benimsemişlerdir. Temel olarak şu ilkelere dayanır:
Sanat, insan tabiatına önem vermeli ona sevgi ve saygı duymalıdır. Klasik bir eser akıl ve sağduyuya dayanmalıdır. Eser, dil, anlatım ve şekil de en olguna varmaya çalışmalıdır.
Klasikler, insanların her zaman, her yerde, her toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını kabul ederler. Onun için eserlerinde değişmez tipler yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir; çünkü bunlar değişkendir.
Bu akımda, sanatta mükemmeli bulmak esastır. Mükemmeli bulmak ise konunun seçilişinde değil, onun ele alınıp anlatılışındadır. Onun için anadili en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır. Böylece klasikler günlük konuşma dilinden farklı kitabi bir dil kullanmışlardır.
Sanatta sıkı kuralların bulunması ve sanatçıların bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler, üç birlik kuralının doğmasına neden olmuşlardır (Yer, zaman ve eylem birliği)
Eserlerinin kahramanlarını hep soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere de yer vermezler. Ahlaka uygunluk ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar.
Yapıtlarının etkileyici olmasını , hoşa gitmesini, tarih biliminden ayrılabilmesini ve din dışı konulara eğilmesini temel ilke olarak kabul etmişlerdir.
Edebiyat türü olarak daha çok tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
Boileau (şiir)
La Fontaine (fabl)
Racine, Corneille (trajedi)
Moliere (komedi)
Madame de La Fayette (roman)
La Bruyere (karakterleriyle)
Bossuet (hitabet)
Klasisizm, geçici rağbeti değil, sürekli rağbeti arar. Andre Gide.
TÜRK EDEBİYATINDA KLASİSİZM
Türk edebiyatı Batıya açıldığında klasisizm dönemini tamamlamıştır. Bu nedenle edebiyatımızda klasisizmin önemli bir etkisi olmamıştır.
Şinasinin Şair Evlenmesi adlı komedisi, La Fontaineden yaptığı çeviriler ve Ahmet Vefik Paşanın Moliereden çevirileri, bu anlayışın ürünleri olarak sıralanabilir.
ROMANTİZM (COŞUMCULUK)
1830lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur. Victor Hugonun Hernani adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır. 1789da fransız İhtilaliyle birlikte derebeylik ve aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur.
Avrupada o zamana kadar süregelen Latin ve Yunan hayranlğı yerini Shakespeare, Goethe ve Schiller hayranlığına bırakmıştır.
Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli efsanler işlenmiş; konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır. Tabiat manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar çevrelerinde incelenmiş, insanın islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır. Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık, romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir. Yazarlar eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır. Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa, yabancı ülkelere, Doğuya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker.
Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin… bütün yönleriyle vermeye çalışırlar.
Klasiklerin önemsediği din duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.
Din, her şeyin gelip geçici olduğunu söylediği için de kahramanlar , genellikle kuşkulu, üzüntülü ve karamsardırlar.
Edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da eserlerine konu olarak almışlardır.
Genel olanın yerine özeli, tipin yerine gözalıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker.
Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.
Başlıca temsilcileri:
Victor Hugo (Sefiller. Notre Damein Kamburu, Cromwell, Hernani…….)
J.Jack Rousseau (Emile, İtiraflar, Toplum Sözleşmesi)
Goethe (Faust)
Lamartine (Greziella)
A. Dumas Pere (Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu)
A. Dumas Fils (Kamelyalı Kadın)ýý
Alfrede de Musset (şiirleriyle)
Schiller (Haydutlar adlı dramı ve denemeleriyle)
Lord Byron (Don Juan, diğer şiirleriyle)
Chateaubrian
Puşkin
Shakespeare
Stendhal (Romantizmden realizme geçmiştir)
Balzac (Romantizmden realizme geçmiştir)
-Romantizm, ağlayan yıldız, inleyen rüzgar, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir.
Musset
-Romanitzm, varlıkların olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına üzülmektir.
A. Gide
TÜRK EDEBİYATINDA ROMANTİZM
Tanzimat edebiyatı dönemindeki ürünlerin çoğunluğu romantik akımın etkisiyle kaleme alınmıştır.
Namık Kemal roman ve tiyatrolarıyla
Ahmet Mithat, ilk romanlarıyla
Recaizade Mahmut Ekrem, şiirleriyle
Abdülhak Hamit, tiyatrolarıyla
REALİZM (GERÇEKÇİLİK)
19. yüzyılın ikinci yarısında romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.
1857 yılında Gustave Flaubertin Madame Bovary adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısındaüstünlük sağladığı kabul edilmektedir.
Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır. Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.
Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar. Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar. Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır. Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.
Gerçekçi yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları yoktur. Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar.
Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden kaçınmışlardır.
Başlıca temsilcileri:
Stendhal (Kırmız ve Siyah, Parma Manastırı)
Balzac (Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet)
G. Flaubert (Madame Bovary)
Lev Tolstoy (Savaş ve Barış, Diriliş, Anna Karenina)
Dostoyevski (Suç ve Ceza)
A. Çehov (Vanya Dayı, Vişne Bahçesi)
M. Şolohov (Ve Durgun Akardı Don)
E. Hemingway (Çanlar Kimin İçin Çalıyor)
J.Steinbeck (Gazap Üzümleri)
Herman Melville (Moby Dick)
Charles Dickens (Oliver Twist, David Copperfield)
Gogol (Müfettiş, Ölü Canlar)
Turganyev (Babalar ve Oğullar)
M.Gorki (Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken)
Roman dediğin, bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bir bakarsın göklerin maviliğini, bir bakarsın yolun irili ufaklı çukurlarında birikmiş çamuru görürsün. Sonra da kalkıp heybesinde bu aynayı taşıyanı ahlaksızlıkla mı suçlayacaksınız? Aynası çamuru gösteriyor diye aynaya kabahat bulmak olur mu? Böyle çamurlu çukura bulunan yola, daha doğrusu suyun akmasını, kokmasını, çamur çukurları meydana getirmesini önlemeyen temizlik müfettişine …
Henri B.Stendhal
TÜRK EDEBİYATINDA REALİZM
Recaizade Mahmut Ekrem (Araba Sevdası)
Samipaşazade Sezai (Zehra)
Nabizade Nazım (Kara Bibik)
Halit Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar)
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Kiralık Konak, Yaban……)
Memduh Şevket Esendal (Ayaşlı ve Kiracıları)
Reaşat Nuri Güntekin (Romanlarıyla)
Refik Halit Karay (Romanları ve hikayeleriyle)
Sait Faik Abasıyanık (Roman ve hikayeleriyle)
NATÜRALİZM (DOĞALCILIK)
19.yüzyılın sonlarına doğru Fransada ortaya çıkan natüralizm, bir anlamda realizmin bir üst basamağı (gerçeğe yaklaşmadaki katılığı nedeniyle) olarak düşünülebilir.
Natüralizmi, realizmden ayıran nokta onun deney yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi, doğa olaylarında aynı nedenler, aynı koşullar altında aynı sonuçları doğurur düşüncesidir (Determinizm). Natüralistler bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı için de geçerli olduğunu savunmuşlardır.Bu yaklaşımla pozitif bilimlerle sanatı birleştirmeye çalışmışlardır. İnsanın fizyolojik özellikleri üzerinde durmuş; insanı ırsiyet (soyaçekim) ve genetik özellikleriyle ele almışlardır. Ayrıca sosyal çevrenin insan üzerinde yaptığı etkileri de derinlemesine araştırmışlar, bir anlamda kendilerini bilim adamı, toplumu laboratuvar, insanı da deneme, inceleme aracı olarak ele almışlardır.
Natüralist yazarlar insanı belli koşulların içinde ele alır, onun duygu ve düşünce dünyasını, yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin etkisi doğrultusunda çizerler. Onların eserlerinde insan kendi yazgısını biçimlendirici, çevre üzerinde değiştirici bir güç taşımaz. Toplumsal nedenleri bir yana bırakmışlar, yalnızca yaşananı nesnel bir biçimde aktarmakla yetinmişlerdir. Bu sebeple de onlara zabıt katipleri yakıştırması yapılmıştır.
İnsan psikolojisiyle fizyolojisini birbirine bağlı kabul ettikleri için eserlerinde kahramanların fiziksel özelliklerini çok ayrıntılı olarak vermişlerdir. Buna bağlı olarak da betimleme, doğalcı eserlerin en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker.
Realistlerdeki biçim güzelliği, kompozisyon olgunluğu ve üslup kaygısı natüralistlerde yoktur. Ancak natüralistler de halkın kolayca anlayabileceği açık ve yalın bir dil kullanmışlardır.
Tiyatroda, kostüm ve dekora önem veren natüralistlerin eserlerine genel olarak bir kötümserlik havası hakimdir.
Başlıca temsilcileri:
Emile Zola (Meyhane, Germiznal, Nana, Toprak…..)
Alphonse Daudet
Guy de Maupassant
Goncourt Kardeşler
-Roman anlatılmış ve tabiattan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler, mazinin hikayecileri, romancılar da halin hikayecileridir.
Goncourt Kardeşler
TÜRK EDEBİYATINDA NATÜRALİZM
Bizim edebiayıtımızda doğalcılık anlayışına en çok yaklaşarak eser veren sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınardır. Ancak eserlerinde sosyal eleştiriye yer vermesi onu natüralistlerden ayıran önemli bir noktadır.
PARNASİZM
Fransada şiir türünde ortaya çıkmış bir akımdır. Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz parnasizm, bir anlamda realizmle natüralizmin şiirdeki sentezinden oluşmuştur. 1886da Parnas adlı derginin yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır (Parnas: Mitolojide ilham perilerinin yaşadığına inanılan efsanevi dağın adı).
Parnasyenler şiiri salt biçim olarak görürler. Bu nedenle biçim güzelliğini her şeyin üstünde tutarlar. Yine aynı nedenlerle ölçü ve uyağa çok önem vermişler, ritmi ön plana çıkarmışlardır. Sözcüklerin birarada kullanılmasından doğacak müziği de şiir için gerekli görmüşlerdir. Parnasizm, romantizme tepki olarak doğduğu için bu akımda duygunun yerini düşünceler almış, parnasyenler şiirde ayrıntılı ve nesnel betimlemelere yer vermişler, duygusallığı reddetmişlerdir.
Şiiri, ışık, gölge, renk ve çizgilerle sağlamayı düşünürler.
Sanat, sanat içindir görüşünde olan parnasyenler şiirde yarar değil, güzellik ararlar.
Tarihteki mutlu dönemlere duyulan özlem, yabancı ülkelerin manzara ve gelenekleri işlenen konulardır.
Parnasyenler Eski Yunan ve Altin mitolojisine büyük hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele alınan bazı konular klasisizmle benzerlikler taşır.
Başlıca temsilcileri:
Th. Gautier
T.D. Banville
François Coppee
J.Maria de Heredia
TÜRK EDEBİYATINDA PARNASİZM
Bu akımın en belirgin etkileri Tevfik Fikrette görülür. Kimi yönleriyle Yahya Kemal de bu akımdan izler taşır.
SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle sone nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
Baudelaire
Rimbaud
Mallarme
Verlaine
Puşkin
TÜRK EDEBİYATINDA SEMBOLİZM
Bu anlayışın ilk uygulayıcısı Cenap Şahabettindir. Ancak bu akımın en başarılı örneklerini veren şairimiz Ahmet Haşimdir. Kimi yönleriyle Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairler de bu akımın izlerini taşırlar.
Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir.
Ahmet Haşim (Piyâle Önsözü)
EMPRESYONİZM (İZLENİMCİLİK)
1890-1910 yılları arasında Fransada gelişmiş; edebiyatta, resimde, müzikte etkisini sürdürmüş bir akımdır. Sembolizmle birlikte gerçeküstücülüğü (sürrealizm) hazırlayan bir akım niteliğindedir.
Bu akımda dış dünya ile ilgili gözlemlerin, sanatçının iç dünyasında oluşan değişik ruhsal durumuna göre yansıtılması esas alınmıştır. Onlara göre duyularımız dış dünyayı bize olduğu gibi değil, onun gerçek görünüşünü değiştirerek ulaştırır. Bunun için de bizim anlattıklarımız dış dünya değil, bu dünyanın hayalimizle bezenmiş bizdeki izlenimleridir.
Seyreyledim eşkâl-i hayâtı
Ben havz-ı hayâlin sularında,
Bir aks-i mülevvendir onunçün
Arzın bana ahcâr ü nebâtı
Ahmet Haşim (Mukaddime)
SÜRREALİZM (GERÇEKÜSTÜCÜLÜK)
20.yüzyılın başlarında Andre Breton tarafından Freudun görüşlerine (psikanaliz yöntemi) dayanılarak açılan bir sanat akımıdır.
Gerçeküstücülüğün bilgi ve esin kaynağı olan Freuda göre, insanoğlunun dış dünyasından edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş (rüya, yarı rüya) durumunda çözülerek ortaya çıkar.
Sürrealistler, Freudun bu görüşünü edebiyata uygulamışlari bir anlamda bilinçaltının, bilinç alanına olan egemenliğini savunmuşlardır. Dolayısıyla içinden geldiği gibi yazmak bu akımın en belirgin özelliğidir. Akılcılığın karşısındadırlar, geleneksel ve biçime dayalı inanç ve değerleri düşünceden silmişlerdir.
-Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak içim başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın (rüyada olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır.
Andre Breton
Bu akımın Batıdaki en önemli iki temsilcisi Andre Breton ve Paul Eluarddır.
Bizim edebiyatımızda Oran Veli Kanıkın kimi şiirlerinde bu akımın izleri açıkça görülmektedir.

Organizma:
Organizma sözcük anlamıyla canlı varlık demektir. Canlı varlığı oluşturan organlar örgütlenmiş bir bütün olarak organizma terimi ile ifade edilir. İnsan, hayvan ve bitki gibi tüm canlı varlıklar birer organizmadır. Ancak Psikoloji, gelişmiş hayvanları ve insanı konu edinir.
Çevre:
Organizmayı çevreleyen, onun gelişimini ve yaşamını etkileyen dış koşulların toplamıdır. Psikolojinin ilgi alanı daha çok davranışın gerçekleştiği dış çevredir. Buna göre insanın içinde bulunduğu çevre doğum öncesi çevre ve doğum sonrası çevre olarak ikiye ayrılır.
Uyarıcı:
Organizmayı etkileyen iç ve dış faktörlerdir. Uyarıcı bir ses bir ışık gibi dıştan gelen bir etki veya acıkmak, susamak gibi içten gelen bir etkide olabilir.
Duyum:
Uyarıcıların duyu organları tarafından beyne iletilmesidir.
Duyum İçin Gerekli Olan Şartlar:
• Bir uyarıcı olmalı
• Duyu organları sağlam olmalı
• Canlı bir beyin olmalı
• Uyarıcıyı duyu organlarına iletecek uygun bir ortam olmalı.
Örneğin: Boşlukta ses iletilmez, Cisimlerin görülebilmesi için ışık gerekir.
• Uyarıcının şiddeti duyum eşikleri arasında olmalı.
Duyum Eşiği:
Organizmanın fark edebildiği uyarıcıya ait şiddetlerdir.
• Alt Eşik: Organizmanın fark edebildiği uyarıcıya ait en küçük miktardaki şiddettir.
• Üst Eşik: Organizmanın fark edebildiği uyarıcıya ait en yüksek miktardaki şiddettir.
Farklılaşma Eşiği:
Uyarıcının şiddetinin değişip değişmediğinin fark edilebilmesi için uyarıcının şiddetinde değişmesi gereken en az miktara farklılaşma eşiği denir.
Örneğin: 100 wattlık ampulun yandığı odadan 150 wattlık ampulun yandığı odaya geçilirse aydınlanma farkı belli olur. Bunun nedeni iki uyarıcı arasındaki fark, fark eşiğini geçmiştir.
Uyum (alışma): Organizmanın içerisinde yaşadığı ortamın ve koşulların gerektirdiği şekilde davranmasıdır.
Duyusal Uyum: Organizma bir uyarıcıyla tekrar tekrar karşılaşırsa o uyarıcıya tepkide bulunmaz hale gelir.
Örneğin: Eczanede bir süre kaldıktan sonra ilaç kokusunun hissedilmemesi.
Parfümeri de bir süre kaldıktan sonra parfüm kokusunun hissedilmemesi.
Duyarsızlaşma: Organizma bir duyguyla tekrar tekrar karşılaşırsa o duyguya tepkide bulunmaz hale gelir.
Örneğin: Doktorların yaralı ve ölülerden hiç etkilenmemesi.
Uyarılma: Dıştan ve içten gelen uyarıcıların organizmayı etkilemesine uyarılma denir.
Aşırı Uyarılma: Organizmanın ihtiyacı olandan daha fazla miktarda ve şiddette uyarıcı ile karşı karşıya kalması durumudur.
Örneğin: Köyden kente gelen kişinin durumu.
Yetersiz Uyarılma: Organizmanın ihtiyacı olandan daha az miktarda ve şiddette uyarıcı ile karşı karşıya kalması durumudur.
Örneğin: Kentten köye giden kişinin durumu.
Dengeleme (Homeostatis):
Organizmanın aşırı ve yetersiz uyarılma sonucunda bozulan dengeyi kendiliğinden otomatikman yeniden kurma durumudur.
Örneğin: Organizmanın, beden ısısı yükseldiğinde terleyerek soğumaya veya beden ısısı çok düştüğünde titreyerek ısınmaya çalışması.
GÜDÜ (motiv) ve GÜDÜLENME (motivasyon)
Güdü: Organizmayı etkileyerek harekete hazır hale getiren iç ve dış uyarıcılardır.
Güdülenme: Organizmanın bir güdünün etkisiyle harekete hazır hale geçerek davranışta bulunma sürecidir.
Örnek:
Güdülenmiş Davranışın Özellikleri:
1) Güdülenmiş Davranış Seçicidir: Aç bir insanın önüne su ve yemek konursa yemek yer.
2) Güdülenmiş Davranış Etkindir: Organizma güdüsünü tatmin edene kadar çaba gösterir.
3) Güdülenmiş Davranış Yorucudur: Organizma güdüsünü tatmin ederken çabalar, yorulur.
Organizmayı harekete hazır hale getiren 3 tür güdü vardır:
1) Fizyolojik güdüler
2) sosyal güdüler
3) İçgüdüler
1) Fizyolojik güdüler:
Organizmanın varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan güdülerdir.
Örnek: Açlık, susuzluk, annelik, cinsellik, dinlenme, uyku, boşaltım
Özellikleri:
• Tüm canlılarda bulundukları için evrenseldir.
• Diğer güdülerin temelini oluşturdukları için birincildir.
• Kalıtım yoluyla kazanılır.
• Sosyal güdülerin kaynağıdır.
• İnsanlarda ve hayvanlarda ortak olarak bulunur.
• Yaşamak için zorunludur.
2) Sosyal güdüler:
Organizmanın toplum içerisinde yaşaması sonucunda oluşan güdülerdir.
Örnek: Sevme, sevilme, beğenilme, başarı, hırs, kendini gerçekleştirme vs.
Özellikleri:
3) Kaynağı çevredir, toplumdur.
4) Bireyden bireye, toplumdan topluma değişir.
5) İleriki yaşlarda daha çok etkindir.
6) Fizyolojik güdülerden daha karmaşıktır.
NOT:
7) Fizyolojik güdüler evrenseldir, Sosyal güdüler ise özneldir. Bireyden bireye, toplumdan topluma değişir.
Fizyolojik güdüler doğuştandır(kalıtım), Sosyal güdüler ise öğrenme sonucu kazanılır.
9) Duruma göre biri diğerinden üstün olabilir.
3) İçgüdüler:
Doğuştan kazanılan, niçin yapıldığı bilinmeyen, bir türün bütün bireylerinde aynı şekilde görülen, kalıtım yoluyla bireyden bireye aktarılan, evrimleşmemiş davranışlardır.
Örnek: Arının bal yapması, Örümceğin ağ örmesi vs.
Özellikleri:
• Doğuştandır, yani öğrenilmemiştir. ( Arının bal yapması )
• Otomatiktir. ( Arı, kovanın bal ile taştığına aldırmadan bal yapar.)
• Türe özgüdür. ( Arı bal yapar, Örümcek ağ yapar, Köpek havlar, Kuş uçar vs.)
• Evrimleşmemiştir. ( Bin yıl önceki örümceklerde ağ yapıyordu. )
• Hayvanlarda görülür.
NOT:
• Fizyolojik güdüler evrenseldir, İçgüdüler ise türe özgüdür.
• Fizyolojik güdüler ve İçgüdüler doğuştandır.
• Fizyolojik güdüler otomatik değildir, İçgüdüler ise otomatiktir.
ALIŞKANLIK
Çok iyi öğrenilmiş, tekrar edile edile düşünmeden yapılır hale gelmiş davranışlardır.
Örneğin: Sigara, içki gibi.
Özellikleri:
• Alışkanlık ile İçgüdü aynı şey değildir. Alışkanlığın temelinde öğrenme vardır, İçgüdü ise doğuştandır.
REFLEKS
Organizmanın bir uyarıcıya karşı verdiği ani ve istem dışı tepkidir.
Örneğin: Öksürmek, gıdıklanmak, esnemek, gözbebeğin küçülmesi vs.
“Refleksler geliştirilebilir”
NOT:
• Refleksler geliştirilebilir. ( Karateciler, Tenisçiler, Kaleciler )
• Refleksler ortadan kaldırılamaz, bir süre geciktirilebilir. (Öksürüğümüzü bir süre tutabiliriz; ama gıcık fazla olursa tutamayız.)
• Refleksler organizmayı tehlikelere karşı korur. (Gözbebeğin ışığa karşı büyüyüp küçülmesi.)
DUYGU VE HEYECAN
Duygu: Uyarıcıların organizmada oluşturduğu haz ve acı hissine duygu denir.
Heyecan: Kısa süreli çok yoğun duygulara heyecan denir.
NOT:
• Heyecanın yararları ve zararları vardır.
• Heyecan insanın düşünme kapasitesini azaltabilir, karar vermesini zorlaştırabilir.
• Fazla heyecana maruz kalan insanlarda bir takım rahatsızlıklar ( kalp, mide, bağırsak ) ortaya çıkabilir.
• Bunun yanında heyecan insana normalin üzerinde enerji kazandırır. ( Bir normal koşmamız vardır, bir de köpek bizi kovalarken koşmamız vardır. )
• Az heyecan yararlı, çok heyecan zararlıdır.
• Heyecan sonucunda organizmada iç değişmeler ( kalp atışının hızlanması ) ve dış değişmeler ( yüz ifadesinin değişmesi ) oluşur.

A) TANZİMAT EDEBİYATINA GİRİŞ
I- TANZİMAT’A DOĞRU
Türk- Avrupa ilişkileri,Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Fransa’ya yapılan Osmanlı devletinin yardımı nedeniyle, Türk- Fransız dostuluğu başlamış ve Fransız kültürünün yayılmasına zemin oluşturmuştur.
Osmanlı devletinin Avrupalılaşma yolunda attığı ilk önemli adım, 1839 yılında Abdülmecit devrinde yapılan TANZİMAT FERMANI’DIR. Bu ferman Avrupadaki yeniliklerin Osmanlıya girmesidir.
II-TANZİMAT EDEBİYATI KAYNAKLARI
Bilindiği üzre Fransız Edebiyatı’nın etkisi ki 18.yy Fransız uygarlığının İspanya, İtalya ve İngiltere’yi etkisi altına alan evrensel bir düzeye varmış olmasıdır ki bu dönemde başta Amerika olmak üzre pek çok ülke bilim ve felsefi yönden edebi akımların etkisinde kalmıştır. Bizimde bu akımdan etkilenmemiz kaçınılmazdı. Bunun yanı sıra Fatih in İtalyan ressamı Bellini ‘ye resmini yaptırması,Katip Çelebi’nin “ Cihan-nüma”sı, 17. yy dan sonra Avrupaya giden Çelebi Mehmet’in “Paris Sefaretnamesi”gibi eserler Avrupa kültürünü bize getirmiştir.
III- TANZİMAT ÖNCESİ VE TANZİMAT NESRİNE GENEL BİR BAKIŞ
Genel olarak edebiyatımıza baktığımızda düz yazıyı 3 kısıma ayırabiliriz:
a)Divan edebiyatında açık ve edebi nesir ile yazılan eserler: Süslü nesir ile divan şiiri arasında paralellik vardır. Amaç ustalık ve hünerini göstermektir. Arapça ve Farsça tamlamalarla doludur. Seciler ağırlıklıdır.
b) Halk edebiyatında yazılan eserler: süsten, söz sanatlarından uzaktır. Bu dönemdeki tasavvufi eserler, halk hikayeleri, kur’an tevsirleri, menakıpnameler, halk hikayeleri vb nitelikteki eserlerhalka bir şeyler öğretme amacı güderek, sade bir dil ile öğretici nitelikte yazılmıştır.
c) Tanzimat edebiyatında yazılan eserler: Edebiımızda gerçek nesir Tanzimatla başlar. Gazete ile birlikte batılı pek çok yeni nesir türü edebiyatımıza girer. Bu dönem fikri ön plana çıkaran kısa ve öz cümleler kullanılmıştır.artık seciler atılmış, kısa cümleler kullanılmış, doğrudan konuya girilmiş, ilk defa noktalama işaretleri kullanılmıştır.
IV-TANZİMAT EDEBİYATI
Tanzimat Fermanı ile siyaset, idare, ve eğitim alanlarında Batı uygarlığına resmen katıldıktan sonra Batı’yı örnek edinen Avrupai Türk Edebiyatının 1. dönemidir. Tanzimat Edebiyatı, 1860′da Şinasi’nin Tercümal-i Ahval gazetesini çıkarmakla başlar. Tanzimat Edebiyatı, eski kuruluşlarla, düşüncelerin karşısına tpolumsal ve siyasal düzenlemelerle çıkar. Basımevlerinin gelişmesi, gazeteciliğin Batı’dan geniş ölçüde esinlenmesi, güçlü edebiyatçıların yetişmesi, etkili bir kamoyu yaratır. Batı’ya yönünü dönen bu edebiyat ile toplum hayatımızın hızlı değişmesinde ve gelişmesinde etkili akımların fikir dünyamıza katılmaları sağlamıştır. Özellikle Tanzimatile birlikte batıdaki pek çok yeni nesir türleri( tiyatro, gazete, roman, çeviri vb.) edebiyatımıza girer. Düz yazının gelişmesinde gazeteciliğin büyük payı vardır. Tanzimatile edebiyatımıza yeni bir dünya görüşü girer, bu dönem yazarları, toplumcudur, doğrunun, iyinin peşindedir, edebiyatile ulusu yükseltmek, baskıları ortadan kaldırmak hedeflenirken kendilerini halka karşı sorumlu hissederler. Geşilmeye katkı sağlayacak batıdaki yeni nesir türlerinin yanı sıra romantizm, realizm, naturalizm, sembolizm ve parnasizm gibi pek çok batılı edebi akım edebi hayatımıza girmiştir. Nesir ve nazımda konu alanları genişlemiştir. Sade dil ile yazılırken bir önceki dönemde de işlenen vatan, millet, hürriyet, halk sevgisi gibi konular bu dönemde de işlenmiştir.
B) TANZİMAT DÖNEMİ NESRİ
I- İLETİŞİMİN TARİHSEL GELİŞİMİ
I.A) ANADOLU İMPARATORLUKLARINDA İLETİŞİM
Anadolu tarihsel süreçde pek çok imparatorlukların hakimiyeti altına girmiştir. Anadoludaki ilk iletişim biçimleri, yazının gelişmişliğine paralel olarak daha çok tabletler ve yazıtlarla gerçekleşmiştir.bu yazıtların içeriğine baktığımızda ülkenin siyasal durumunun yıllıkları ,krallıkla ilgili eski olaylar, yönetim sınıfı içindeki çekişmeler, komşu ülkelerle olan yazışmalar, yönetim, yasa ve kulralları hakkında bilgi içerdiğini görüyoruz.
I.B) OSMANLI DEVLETİNDE İLETİŞİM
Osmanlıda iletişim devletin idari ve bürokratik kararlarının hiyerarşik bir düzen içinde merkezden taşraya iletilmesi ihtiyacının bir sonucu olarak resmi bir özellik taşır.fermanlar, kanunnameler, nizamnameler vb. Yazılar gerekli bürokratik yerlere “menzil”sistemi ağı ile iletiliyordu.iletişim, koşucu, ulak, çapar, tatar isimleri verilen özel olarak yetiştirilmiş mesaj taşıyıcılar tarafından yapılırdı.yollarda bu taşıyıcılar için at tutulurdu. Bu süreç II.Mahmut dönemine kadar devlet ile halk arasındaki iletişim, devletin halka duyuruları telleklarla halka iletilirdi.bir de iletşimin resmi olm ayan kısmı vardı. Edebiyat ürünleri de Osmanlıda iletşim vasıtası olmuştur. Aşık tarzı sözlü şiir geleneği, halkın haberleşme aracı haline gelmiştir. Köy köy kasaba kasaba dolaşarak bulundukları yerdeki olayları bir sonraki durakta anlatarak halkın kitle iletişim aracı görevini üstlenmişlerdir.
I.C) MODERN ANLAMDA İLETİŞİM
Osmanlıda ilk gazete, 1796 da İstanbul’daki Fransızlara Fransadaki yaşama dair bilgi vermek amacıyla “Gazette Française de Constantinople” adında 15 günde bir yayınlanan gazete çıkarılmıştır.bunun akabinde bir kaç tane daha Fransız gazetesi çıkarılmış Fransız menfaatlerini gözeten bu gazetelerden bir kısmı kapatılmıştır. Bir kısmı da önemini yitirince kendiliğinden kapanmıştır. İlk Türk gazetesi, 11- kasım- 1831 de Takvim-i Vekayi haftada bir defa yayınlanmak üzre resmi olarak kurulmuştur.
II-TANZİMAT GAZETECİLİĞİ
Bu dönemde edebiyatımıza giren yeni türlerin içinde diğerlerine nazaran gazeteciliğin önemi büyüktür. Çünkü; makale, fıkra, haber, röportaj, sohbet, mülakat, anı, gezi,şiir, inceleme vb. Pek çok türün gelişmesinde ve yaygınlaşmasında gazetenin payı büyüktür. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifade ettiği üzre “bu devirde gazete hemen tüm yeniliği idare eder.” (www.meb.gov.tr-13.10.07)Gazete, her gün bir toplumdan, bir sorun üzerinde fikir ve görüşe sahip ikinci bir toplum çıkarabilecek kudrette bir çözümleme ve birleştirme organıdır. Gazetenin diğer toplumlara göre bizde farklı bir yere sahiptir. Tanpınar’ın da dediği gibi “hiçbir yerde gazete bizdeki role benzer bir rol oynamamıştır. (…) bütün işaretler ondan gelir. Kalabalık onun etrafında kurulur. Okumayı o yazar. Mekteplerin uzak bir gelecek için hazırladığı ocağı o tutuşturur.”(www.meb.gov.tr-13.10.07).
Gazete sayfaları her gün milyonlarca kişinin beraber toplanıp beraber düşündükleri, konuştukları bir toplantı meydanı gibidir.
Demokratik toplumların hayatında en önemli rolü fikirler oynamaktadır.Fikir özgürlüğününün olduğu her yerde kişiler, çeşitli olanak ve araçlardan faydalanarak fikirlerini savunmak isterler. İşte bu araçların en önemlisi ve etkilisi gazetedir. Gazete: dünyadaki bütün olup biten olayları günü gününe halka bildiren, haberleri kendi görüşü ile yorumlayan, ufkumuzu her türlü bilgiler vererek genişleten düşüncelerimizi aydınlığa götüren basılmış kağıtlar topluluğudur. Tanzimat gazeteciliği ise, halkın görüşünün yanı sıra edebiyatı da değiştirir. Bu gazeteleri okuyanlar, batıdaki yeni dünya görüşü ile karşılaşırlar.özellikle dergilerin çıkışı gazetelerden sonra geldiği için edebiyatla ilgili ilk yazılar gazetelerde yaynlanır.
C) TANZİMAT DÖNEMİNDE ÇIKARILAN GAZETELER
I-TAKVİM-İ VEKÂYİ ( 1831)
Toplumlarda gazetenin iki önemli görevi vardır. İktidarın bildirdiklerini halka iletmek ve halkı siyasi güncel olaylar hakkında bilgilendirmek. 1826 yılında Yeniçeri Ocağını kaldıran ve devlet yönetiminde reform hareketlerine girişen II. Mahmut’un bu gelişmelere paralel olarak 1831 de Takvim-i Vekayinin Osmanlıca ilk resmi gazete sıfatı ile çıkması tesadüf olamaz. 1830 yıllar II.Mahmut’un iktidarı merkezleştirmeyi amaçladığı bir dönemdir. Padişah, reformlarının gerçekleşmesinde siyasi basın gücünün farkındadır. Yurt içinde kamoyu oluşturmayı hedeflediği kadar imparatorluktaki reform ve değişileri batı dünyasına duyurma arzusu içinde Arapça, Ermenice,Farsça, Fransızca, ve Rumca baskılarıda yayımlanmıştır. Ayrıca Mısır ‘da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın teşebbüsü ile 1831 de Takvim-i Mısriyye yayımlanmıştır. Osmanlı Devletine karşı etkin bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Takvim-i Vakayi haftalık olarak yayınlanan bir gazetedir. Resmi ilanların yanı sıra iç ve dış gelişmelere ilişkin haberler yer almaktaydı. Resmi bir gazete olmasından dolayı makale içerikleri devletin görüşleri doğrultusundaydı. 1860′tan sonra sadece resmi duyurular ve kabul edilen yasa metinleri yayınlanır oldu. II.Abdülhamit devrinin büyük bir kısmında yayınlanmasına karşın, 1878 yılından 1891 yılına kadar yayınlanmadı. 1892 de yeniden yayın hayatı durdu. 1908 de Jön Türk İhtilali sırasında yenıden yayınlandı. Türkiye Cumhuriyeti döneminde onun yerini Resmi Gazete almıştır.
II-CERİDE-İ HAVADİS( 1840)
Ceride-İ Havadis, Türk basın tarihinin ilk özel türkçe gazetesi olarak kabul edilir ancak devletten yardım alması yarı resmi bir yapı doğurmuştur. William Churchill adında bir ingiliz tarafından 1840 yılında çıkarılmaya başlanmıştır. sadece haber içerikli olan gazete ilk yayınlandığı günlerde hiç ilgi görmemiş, ilk üç sayı bedava dağıtılmıştır. gazete haftalık olarak çıkarılmaya başlanmış ardından on günde bir çıkarılması kararlaştırılmıştır. ardından William Churchill siyasi nüfuz kullanarak devletten ayda 2500 kuruşluk yardım almayı başarmıştır. gazetede, dış ülkelerden muhabirleri vasıtasıyla dış haberlere yer verilmiştir. bu özelliği nedeniyle gazete seçkin zümre tarafından takip edilmiştir. gazeteye iskenderiye’den haber gönderen bir muhabir türk basın tarihinin ilk muhabiri sayılmaktadır. Gazetenin diğer bir özelliği ilanlara yer vermesidir. ilk ölüm ilanları bu gazetede yer almıştır. 1854 Kırım savaşına, gazete savaş muhabirlerini göndermiştir, gazete 1864 yılında 1212 sayıyı geride bırakarak kapanmıştır.
III- TERCÜMAN-I AHVAL(1860)
Tercüman-ı Ahvâl, İstanbul’da 1860-1866 arasında yayımlanan ilk özel Türkçe gazetedir. Bu gazete hem gazetecilik hem de edebiyat yönünden tam bir dönüm noktası olmuştur. Sosyal ve siyasal olayların yoğunluk arzettiği halk tarafından merak ve heyecanla izlenen olaylar bu gazetede yayınlanmıştır.Bir övgü gazetesi değil , düşünceve tartışma gazetesi olmuş,fertlerin düşünce ve kanatlarını açığa vurulmasına katkı sağlamış, imtiyazlı baş yazı geleneği ilk bu gazetede başlamış, tefrika ve tartışmalar, haberi ön plana çıkaran araştırmalar, eğitim sisteminin aksaklıkları ve siyasi elaştiri örnekleri yine ilk bu gazetede yer almıştır 22 Ekim 1860′ta Agah Efendi tarafından çıkarıldı. Önceleri pazar günleri çıkan gazete 22 Nisan 1861′deki 25. sayısıyla birlikte haftada üç gün yayımlanmaya başladı. Gazete zamanla Ceride-i Havadis gazetesiyle rekabet edebilmek için yayınını beş güne çıkardı. Bahçekapı’da bir matbaada basılan gazete, matbaanın altındaki bir tütüncü dükkanından satılıyordu.
Şinasi, Ahmed Vefik Paşa, Ziya Paşa, Refik Bey’in sık sık bu gazetede yazıları yer aldı. Bu yazılarda Osmanlı toplumunun geri kalma nedenleri ve ülkede olup bitenler tartışılıyordu.Ayrıca edebi eserlerin de yayımlandığı gazetede, batılı anlamda ilk Türkçe oyun olan Şinasi’nin Şair Evlenmesi de (1860) dizi olarak yayınlamıştı.
Gazete, Ziya Paşa’nın kaleme aldığı sanılan ve eğitim sistemine sert eleştirilerde bulunan bir yazı yüzünden Mayıs 1861′de iki hafta süreyle kapatıldı. Bu olay Türk basınında yayın durdurmanın ilk örneği oldu. 792 sayı yayımlanan Tercüman-ı Ahval 11 Mart 1866′da yayınına son verdi.
NOT: Mukaddemesi ilk makale özelliği taşır.
IV- TASVİR-İ EFKÂR( 1862)
Tercüman-ı Ahvalin açtığı yolda çok emek ve titizlikle yayın hayatına giren, daha ileri bir adam atan (Tasvir-i Efkar) olmuştur. Şinasi’nin kalemiyle özgürlük düşüncesini yayması bakımından bu gazetenin Türk basın tarihinde çok önemli bir yeri vardır. O dönemin en özlü ve kültürlü yazıları onun kaleminden çıkmıştır.
İlk sayıdaki giriş bölümünde gazetenin amacının haber ulaştırmak, halkın kendi yaraları düşünmeyi, kendi sorunları üzerinde durmayı, öğretmek olduğu belirtilmiş bulunmaktadır. padişahın tahta çıkış ve doğum günlerinde övgüler koymayı reddeden Şinasi parlamenter sistemi savunmuş, bu konuyla ilgili olarak Avrupa Basınından çeviriler yayınlanmıştır.
Şinasi’ye göre gazete bilimin ve eğitimin gelişmesi sorunları ele alacak ve halkın anlayacağı dille yayınlanacaktır. bu amaçla yayın ve eğitimle ilgili haberlere önem vermiş, hatta bunlarla ilgili ilanları parasız basmıştır.Tasvir-i Efkar haftada iki gün çıkıyordu. Gazete iç ve dış haberler için ayrı ayrı sütunlar ayırmış ve bunlar ‘’Havadis-i Dahiliye ve ‘’Havadis-i Hariciye’’ diye süslü başlıklarla verilmiştir. Şinasi, kamuoyu, düşünce özgürlüğü gibi konularda uyarıcı başyazılar yazıyordu.
.Gazeteyi üç yıla yakın bir süre Şinasi çıkardı.O sıralarda bir arkadaşının tutuklanmasından tedirgin olan Şinasi,1865 İlk baharında Paris’e kaçtı.Fazıl Mustafa Paşanın kendisini bu yolda desteklemiş olduğu öne sürülür.
Şinasi’nin ayrılışından sonra gazetenin başına Namık Kemalin geçtiğini görüyoruz. Şinasi’nin etkisi altında kalan Namık Kemal daha 25 yaşında iken başyazı yazmaya başladı. Yazılarında özgürlük konularına değiniyor ve aydın çevrelerde geniş yankılar uyandırıyordu. 1867de çıkan ‘’Şark meşalesi ‘’ başlıklı bir yazı dizisi üzerine Namık Kemal in gazeteciliği yasak değildi. Bunun üzerine Namık Kemal de Avrupa ya kaçtı ve gazetenin yönetimi Recaizade Mahmut Ekrem’e kaldı. . Tasvir-i Efkar 835 sayı yayınlanmıştır.Tasviri Efkarın eğitim ve edebiyat alanlarında yepyeni bir yaklaşım oluşturduğu da kabul edilir. Halk dilini ön plana çıkarması, sade anlatım ve keskin fikirli stili, gazetesine izin için yaptığı başvurusundaki olabildiğince Türkçe anlatım ilgisine sadık kaldığını gösterir. Okuyucu mektuplarına ve fikirlerine sütunlarını açmıştır. Arap harfleriyle dizgiyi kolaylaştırmak için dizgi kasasındaki harf sayısını 112 ye indirmiştir.
V-AYİNE-İ VATAN (1866)
Ayine-i Vatan,Eğribozlu Mehmed Arif Bey’in gazetesi 1866’da çıkmıştır.İlk resimli gazetedir. Kapatıldıktan sonra İstanbul adıyla yeniden çıkmıştır.
VI- MUHBİR GAZETESİ (1866)
Kurucusu Ali Suavi’dir..Hükümeti sert bir dille eleştirdiğindinden gazete kapanmıştır. Yurt dışında çıkan bu muhalif basının ekseriyeti Türkçe olmakla birlikte; Fransızca, Arapça, Almanca, İngilizce ve hatta İbranice olarak yayın yapıyordu. Bu gazetelerin en eskisi, Ali Süavi’nin Avrupa’ya kaçmasından sonra Londra’da yayınlamaya başladığı Muhbir’dir. Fransızca ve İngilizce ekler de veren Muhbir, Mustafa Fazıl Paşanın maddi desteğiyle 1867-1868 yıllarında 50 sayı kadar yayınlandı. Muhbir’den sonra Yeni Osmanlıların yayın organı olan Hürriyet, Ziya Paşa ve Namık Kemal tarafından 1868-1869 yıllarında Londra’da seksen dokuz sayı çıkarıldı. Ali Süavi’nin, Sadrazam Ali Paşa hakkındaki bir yazısı üzerine, İngiltere adliyesi tarafından takibata uğrayınca, 1870 yılında Cenevre’de Ziya Paşa tarafından on bir sayı olarak çıkarıldı. Altmış üçüncü sayıdan itibaren Namık Kemal gazeteden ayrıldı ve 1869’da yurda döndü. Ziya Paşa ise 1871’de döndü. Ali Süavi, Mustafa Fazıl Paşanın verdiği para ile Paris’te Ulum adlı bir gazete çıkarmaya başladı. İnkılap fikirlerini yayan ilk gazetedir
VII-TERAKKİ GAZETESİ (1868)
Terakki, 1868’de Ali Raşid ve Filip Efendi’lerin çıkarttığı gazetenin bir hususiyeti haftada bir kadınlara mahsus bir gazete çıkarmasıdır. Yine haftalık mizah nüshası da vardır.
VIII-MÜMEYYİZ GAZETESİ (1869)
Mümeyyiz,1869’da çıkan gazetenin sahibi Sıtkı Efendi’dir. En büyük meziyeti çocuklar ait bir nüshasının olmasıdır.hafta içi 5 gün yayımlanan bir gazete idi. İlk sayısı Çarşamba’ya denk düşmesine rağmen geri kalan baskıları gazetenin Cuma günkü baskılarının yanında ve aynı ismi, Mümeyyiz ismini taşıyan, yanında ise “çocuklar için gazetedir” yazısı bulunan bir ilave olarak Mümeyyiz, dönemin Süpyan Mektepleri’nde (ilkokul) verilen eğitime ek olarak çocuklara, daha çağdaş daha Batılı eğitimle destek vermeyi ve bu yolla uzun vadede de olsa Türk toplumunun daha eğitimli ve daha çağdaş bir konuma gelmesi hatta Batılı ülkelere karşı yitirdiği eski itibarını ve gücünü yakalaması için çözüm üretmeyi hedeflemişti.
IX-İBRET GAZETESİ (1870)
1870 yılında yayın hayatı başlayan gazetenin adı iki yıllık çalkantılı bir dönem geçirdikten sonra Ahmet Mithat Efendi tarafından “kiralanır” ve 1872’den başlayarak Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik gibi ünlü adların bulunduğu kadrosuyla çıkmaya başlar. Başyazarı Namık Kemal’dir. Özellikle Namık Kemal’in yazıları nedeniyle ilgi gören gazete, yine Namık kemal yüzünden 1873’de kapatılır. Sebebi de yazarın “Vatan Yahut Silistire” adlı oyunudur. Oyunu beğenen ve tezahüratlarla İbret gazetesi önünde toplanan halkın heyecanı Osmanyı Sarayını ayağa kaldırınca gazete 1873 yılı Nisan ayında kapatılır. Ebüzziye Tevfik ile Ahmet Mithat Efendi Rodos adasına gönderilir. Gazete ancak 132 sayı yayınlanabilmiştir. Namık Kemal bu gazetede, özgürlükçü fikirleri savunmuş, basının işlevlerini ve önemini vurgulamıştır.
X-MUSAVVER GAZETESİ (1872)
Musavver,1872’de çıktı. En önemli özelliği tercümelere yer vermesi ve Fotoğraflı olarak yayımlanan ilk gazete olmasıdır.
XI-TERCÜMAN-I HAKİKAT( 1878)
II. Abdülhamid döneminde yayımlanan en önemli gazete,1878’de çıkmaya başlayan Tercüman-ı Hakikat Gazetesi, Ahmed Mithad Efendinin başarılı kalemi ile ve hükumeti tenkid etmeyen büyüklere şantaj, sansasyon özelliğinde olmayan ciddi haberciliğiyle bu devrin en uzun ömürlü ve itibarlı gazetesi oldu. Daha sonraki senelerde Ahmet Midhat Efendinin damadı Muallim Naci’nin idare ettiği bir edebi ilave verdi. Bu son derece ciddi ve terbiyevi bir edebiyat mecmuasıydı. Çocuklar için haftalık ilaveler verdi. Bu gazetede telif romanlar tefrika edildiği gibi, batı klasikleri de veriliyordu. Midhat Efendi bu arada 150’den fazla roman ve ilmi kitap yayınladı. Kitaplar, çekici ve akılcı bir üsluba sahib olduğundan, okutucu ve öğreticiydi. On dört ciltlik Avrupa Tarihi, üç ciltlik Dünya Tarihi serileri, o devirde halk tarafından merakla okundu.
Ayrıca, Tercüman-ı Hakikat gazetesi tarafından açılan yardım kampanyası Osmanlı hükûmetinin yaptığı yardımların paralelinde olarak, İstanbul’da yayımlanan ve Ertuğrul’un battığını ilk kez Bahriye bakanı da dahil kamuoyuna duyuran Tercüman-ı Hakikat gazetesi tarafından da şehit ailelerine ve yetimlerine yardım toplanmaya başlanmıştı. Bu gazete gericiliğe ve tutuculuğa savaş açmıştır. Daha sonraları Ağaoğlu Ahmet’inde sert yazılar yazdığı gazete , devamlı suretle ittihatçılarla yapılan tartışmaların yayın aracı olmuştur. Balkan Harbi’nden sonra Ahmet Mithat’ın ölümü üzerine gazete Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar yayınlarını sürdütmüş daha sonra kapanmıştır.
XII-MİZAN GAZETESİ (1886)
Mizan Gazetesi : 21 Ağustos 1886’da haftalık mizan gazetesi çıkarılmıştır. bu gazeteyi Mizancı Murat adıyla anılan Murat bey çıkarmıştır. Gazetede iç ve dış politika konularına , ekonomi eğitim , maliye ile ilgili çeşili problemlerin çözümüne yer verilmiştir.Mizan Gazetesi 1897’de kapatılmıştır.
Not: tasvir-i Efkar, Tercüman-ı Hakikat, Mizan gazeteleri halkın okuma alışkanlığının artmasında etkili olmuşlardır.
XIII-İKDAM GAZETESİ (1894)
Ahmet Cevdet tarafından İstanbul’da çıkarılan günlük gazete. Yazarları Bâbanzade İsmail Hakkı, Abdullah Zühtü, Ahmet Rasim idi. 24 Temmuz günü Hüseyin Cahit’te onlara katılmıştır. Abdülhamid döneminde birkaç defa kapatılmıştır. Ahmed Cevdet (Oran) kurduğu bu gazeteyi “siyasi Türk Gazetesi” olarak nitelemiştir
Sonuç olarak baktığımızda, Tanzimat ile birlikte Batı ya ait pek çok edebi tür edebiyatımıza başarıyla uyarlanmıştır. Günümüzdeki yayınlanan pek çok yayın çeşidinin temelleri bu dönemde atılmıştır. Yukarıda belirtilen gazetenin dışında pek çok gazete bu dönemde yayınlanmış halkı bilgilendirme görevini başarıyla yapmıştır. Bu dönemde dikkat çeken bir başka önemli konu 1860 ta Türk basınının devlet ve hükümete karşı tavır alması,diğer dillerde yayınlanan gazetelerinde devletin birlik ve bütünlüğünü bozucu yayınlar yapması üzerine devlet bazı tedbirler almıştır.1864 te Matbuat Nizamnamesi düzenlenmiştir. Nizamname ile daha önce kurulmuş olan Babıali Tercüme odası, Matbuat müdürlüğü gibi kurumlara yeni görevler veriliyordu. Bunlar; siyasi nitelikteki yayınlara ruhsat vermek, yayınların içeriğini kontrol etmek, gazetelere verilecek resmi ilanları düzenlemek, Avrupa’da ülke aleyhi yayınlar yapan mecmuaların ülke içine girmesine engel olmak,aykırı davrananlara para ve hapis cezası uygulamak. Böylece devlet başta padişah ve diğer mensuplarını koruma altına almış oluyordu. Bu durum 1909 a kadar devam etmiştir.

II- TANZİMAT DÖNEMİ TİYATROSU
A) HİKAYE-İ İBRAHİM PAŞA
Tanzimat devrinin ilk tiyatro eseridir. Konusunu Kanuni devrinden alan ve 4 perdeden 11 tablodan oluşan Hayrullah efendi tarafından yazılan küçük bir dramdır. Konusu, Kanuni’nin Bağdat seferi sırasında Ordu Defterdarı İskender Çelebiyi haksız yere idam ettirdiği ve saltanat hırsına kapıldığı için Kanuni tarafından 1536 da idam edilen sadrazam İbrahim Paşa ile aynı devirde Mısır da ün salmış mutasavvıf İbrahim Gülşeni ve Mısır valisinin oğlu İbrahim Paşa’lar birbirine karıştırılarak Osmanlı imparatorluğu için asıl tehlikenin son söylenen şahsiyetten geleceği söylenmek istenen piyeste, tarihi atmosferi tamamlamak için özellikle dil ve uslübun 16. yy uygun olması dikkat çekicidir.
B)ŞAİR EVLENMESİ
Şinasi tarafından yazılan bir perdelik komedidir. 1860 yılında Tercüman-ı Ahval de sertifika
şeklinde yayınlanmış ve aynı yıl kitap halinde basılmıştır.konu olarak görücü usulü evlenme adetini işlemiştir. Olay basittir fakat kuruluş sağlamdır. Vakanın başlıca iki tarafından yürütülmesi, değişik halk tabakalarından yerli karakterlerin bulunması orta oyununa ait özellikleri içerirken belli bir edebi metin halinde olması, vakanın gelişme tarzı bakımından batılı tarzda bir eserdir. Eserin böyle bir yapıda oluşu yazarın, orta oyuna alışık olan Türk seyircisini yadırgatmadan batılı tiyatroya ısındırmayı amaçlamıştır. Şinasi, tiyatroyu da düşünce ve bilgileri aktarma aracı olarak görmüştür. Türk tiyatrosunun komedi türündeki ilk denemesi, drama türündeki Hayrullah Efendinin piyesine göre teknik bakımdan daha ileridedir. Şinasi kendinden sonrakiler için de teşvik edici olmuştur.
C) İLK MANZUM PİYES
Türk tiyatrosunun ilk manzum piyesini 1866 da Ali Haydar yazmıştır. Üç adet piyesi vardır. Bunlar; 1- Sergüzeşt-i Perviz 2- Sasaniyan hükümdarlarında ıı. Ersaz’ın Sergüzeşti 3- Ruya Oyunu dur. Bunlardan ilk ikisi trajedidir. Yazar ilk piyesinin önsözünde Türk tiyatrosuna ilk trajediyi kazandırdığını söyler. Ancak kuruş ve teması daha çok dram karakteri taşır. Doğal olarak manzum tiyatro çeşidinin ilk deneme olması , yazarın nazım tekniğine hakimiyet zayıflığı dil ve uslübu cansızlaştırmıştır. Son piyesi ise iki perdelik komedidir.
D)KARAKTER KOMEDİSİ
Bir yandan tiyatroda oynanmak üzre tercüme piyesleri hazırlayan diğer yandan da kendisi piyes yazan Ali Bey’in 1- Kokona Yatıyor,2- Misafir-i istiskal,3- Geveze Berber adlı üç komedisi ile Letafet isimli (1899) bir tane operatı vardır. Yazdığı komedyalar tamamen batılı tarzda kuruluşa sahiptır. Sosyal meselelere dokunmaz. Basit karakter komedisidir ki bu tarzın Türk tiyatrosundaki ilk örnekleridir.
E) RECAİZADE EKREM’İN VUSLAT’I
İlk denemesini Afife Anjelik ile 1870 de yapmıştır. İkinci denemesi Atala yahud Amerika Vahşileridir. Afife Anjelik, kocasının yokluğunda uşağının tecavüz teşebbüsüne karşı direnmiş genç bir kadının hikayesini anlatır. 4 perdelik ve şahısları Fransızdır. Kitabın kapağında ve yayınlana gazetede telif diye gösterilmesi vakası Fransada geçmiş zabıta olayından alındığı ihtimalini güçlendirmektedir. 1872 yılların başında Fransız yazar Şatobriyan dan çevirdiği Atala romanını piyes haline getirip bastırmıştır. Önemli bir başka tiyatro eseri de Vuslattır(1874). Evlilikte anne- babanın değil çocukların karar vermesi gerektiği şeklindeki sosyal meseleyi ele olan dramın önsözünde , daha önceki denemelerinde yerli olay ve ifadelerin yer almayışından dolayı eleştirilmesine dikkat çekerek haklı olduklarını bunun için Milli bir piyes denemesi olarak Vuslat’ı yazdığını ifade eder. Vuslat daha önce Namık Kemal ‘in yayınlanan Zavallı Çocuk’taki temayı aynen tekrarlaması ve karakterler arasındaki benzerlikler nedeniyle değerini zayıflatmıştır.
1914 yılında vefatından sonra basılan konusunu Binbir Gündüz Hikayeleri’nden alan Çok Bilen Çok Yanılır komedisi modern tiyatro türünün bütün özelliklerini taşır. Tanzimat döneminin en iyi tiyatro yazarları arasında yer alır.
F) ROMANTİK DRAM
Namık Kemal, Osmanlı Tiyatrosu’nun modernleşmesi için çaba harcarken bir tarafından da oynanmak üzre piyesler yazmıştır. 1867 yılında Avrupaya giden N. Kemal, orada da tiyatro ile ilgilendi ve burada tiyatronun sadece eğlence aracı olmadığını aynı zamanda seyircinin kültür seviyesini yükseltme görevi de olduğunu farketti. Binlerce insana hitap eden bu müessese, bir okuldu. Paris’ten yazdığı mektuplarda tiyatronun “ahlak ve lisan” mektebi olduğunu ifade etmiştir. Avrupadan dönünce Osmanlı Tiyatrosunun edebi heyetine girdi ve 1873 te “Vatan yahud Silistre’yi” yazdı. Oyun oynandıktan 1 hafta sonra Kıbrıs’a Magosa kasabasına kalebend olarak gönderildi.3 yıl içinde 600 defa oynandı. Bu sırada N. Kemal, Gülnihal’i (1875) yazıyordu. Kıbrıs da kaldığı 38 ay içinde 4 piyes yazmıştır. 1-Zavallı Çocuk (1873)2-Akif Bey (74),3- Kara Bela(1910),4-Celalettin Harzemşah( 1875). bu piyeslerin hepsi dram dır.
Vatan yahud Silistre ile Celalettin Harzemşah konuları tarihi olaylardır. Teknik bakımdam enkuvvetli eseri Gülnihaldir ki vakanın geliştirilmesi, entrik unsurların çok iyi işlenmesi, canlı karakterler olması onun bu eserini güçlü kılar. Vatan yahud Silistre ise devrin yurtseverlik ve kahramanlık duygularını çok iyi işler. Celalettin Harzemşah ise romantik dramın etkisiyle yazılmıştır. Okunmak için yazılmış, vakası da orta çağ tarihinden alınmıştır.not: tanzimat döneminin romantik dramın ilk örneğidir. Özellikle faydalı bir eğlence olarak tanımladığı tiyatro ile ilgili fikirlerini Celalettin Harzemşah’ın Mukaddemesinden öğrenmek mümkündür. Bu piyes, Abdülhak Hamid’in tarihi piyeslere yönelişini sağlamıştır.
Not: N. Kemal–> Zavallı Çocuk, R. Ekrem–>Vuslat, A.Hamid–> İçli Kız piyesleri arasında yakın tema ve vaka benzerlikleri dikkat çeker.
G) MİLLİ DRAM TERİMİ
Tiyatro alanındaki başka önemli şahsiyet ise Ahmet Mithat’tır. 1872 yılında Eyvah isimli dramı oynanmıştır. Bu oyunun teması, batılılaşmanın aile üzerindeki tesiri ve evlenmedeki eski adetlerin tenkidi şeklindedir. Burada birden fazla kadın ile evlenme tenkid edilmiştir. Bazı kesimlerce ağır tenkidlere maruz kalan A. Mithat, 1875 te Açık Baş adlı başka bir komedisi ile halkın dini duygularını kötüye kullanan din istismarcılarını eleştirmiştir. 12′ye yaklaşan eserlerinden 7 tanesi basılmıştır. 1875 te , Ahz-ı Sâr Yahut Avrupa’nın Eski Medeniyeti adlı dramı, insan hakları ve avrupadaki sınıf mücadelesini anlatmasına karşın başarısız bir dramdır. 1883 te Çerkez Özdenler adlı piyesin kapağında “Milli Dram” terimi ve “hem tiyatroda oynanmak hem de roman gibi okunmak için yazılmıştır” ifadesi yer alır.konusu Osmanlı İmparatorluğu azınlıklarından olan Çerkezlerin yaşayış tarzını anlatır. 1883 te yazılan Fürs-i Kadim’de Bir Facia yahut Siyavuş piyesi ise, konusunu eski İran tarihinden almıştır.
Bu dönem II :Abdülhamit tarafından ciddi tiyatro içerikli oyunlara izin verilmediğinden dolayı, daha çok müzikal eğlence ağırlıklı eserler sahnelenmiş ve buna Hamid de uyarak Çengi yahut Daniş Çelebi (1883), Ziba (basılmamıştır.) adlı tiyatro eserleri yazmıştır. Haricinde Hükm-i Dil 1884, Zuhur-i Osmaniyan (1879) piyesler yazmıştır. Sosyal meselelere üzerindeki hakimiyetinin yanı sıra tiyatro tekniğini ikinci plana atmıştir.
H) KURALSIZ ÜSTAD
Tanzimat tiyatrosu’nun en verimli ve en mühim şahsiyeti, şüphesiz Abdülhak Hamit’dir. İlk denemesi (1873) Macera-yı Aşk, Fransız ve İngiliz edebiyatlarından gelme tesir ile egzotik bir yapı dikkat çeker. 1874 te Sabr u Sebat ile İçli Kız ‘ı yazar ardından Duhter-i Hindu ‘yu (1875) yazar. Sabr u Sebat ‘ta, atasözleri, halk tekerlemeleri ve cinaslı anlatım vardır. İçli Kız, Zavallı Çocuk piyesinin tesirindedir. Duhter-i Hindu ‘da tekrar egzotik anlatıma döner. Bunun sebebini de şöyle açıklar: Milli Tiyatro, herkese bildiği konuları aktarır oysa tanınmayan azınlıkların ve toplulukların hayatlarını , İslam veya Osmanlı tarihinin muhteşem olaylarını anlatmalıdır. 1916 da yazılan Finten , 19.yy sonundaki İngiltere’yi anlatır.
Hamid, piyeslerinin bir kısmını nesir bir kısmını da manzum yazmıştır. Yadir -ı Harp (1917), Nazife(1878), Nesteren(1877), Eşber(1880), Tarhan (1916), İlhan(1918), Hakan(1953) v.b. Eserleri vardır. Yirmi biri bulan tiyatro eserlerinin hepsi dramdır. Genellikle romantik dramın tesirindedir. Hanid’in bütün piyeslerinde karakterler ön plandadır. Psikolojik tahlillerine büyük önem vermiştir. Özellikle ihtirasların tahlil ve tasvirinde güçlüdür. Elbette piyeslerinde tamamen sosyal konulardan uzaklaşmış değildir. Vatan ve yurtseverlik konuları Liberta’da dikkat çeker. İlk piyeslerinde teknik yapıya dikkat ederken sonraları bunu ihmal etmiştir. 1880 den sonraki piyeslerini okunmak için yazmıştır. Bunun için perde bölünüşleri düzensiz olmuştur. Perde sonlarına yaptığı ilaveler piyesin yapısını bozmuştur. Nesteren ve Liberta’yı hece vezniyle yazarken diğerlerini aruz vezniyle yazmıştır. Onun eserlerindeki en büyük kusur dil ve uslüptadır. İlk piyesler konuşma diline yakınken sonraları uzaklaşmıştır. Zaman zaman bütün tiyatro kalıplarını hiçe saymıştır. O kurallar içinde kuralsız bir üstad olmuştur.
SONUÇ
Bütün gelişmeleri kısaca özetleyecek olursak;Batılı anlamıyla tiyatro da Tanzimat döneminde görülür. Bu dönemde geleneksel tiyatro içine giren türler (kukla, Karagöz, orta oyunu gibi) de varlığını sürdürmüştür.Tanzimat’ın ilk yıllarında İstanbul’un çeşitli yerlerinde tiyatro binaları yapılmaya başlandı. Önceleri özellikle İtalyan ve Fransız, daha sonra da Ermeni tiyatro toplulukları bu binalarda oyunlar sergiledi. Mihail Naum , Güllü Agop gibi Ermeniler’in Türkçe oyunları da sergilemeleri önemli bir gelişmeye sebep oldu. Güllü Agop 1868’ de kurduğu Osmanlı Tiyatrosunda ilk kez düzenli olarak temsiller vermeye başladı; müzikli oyunlar dışında Türkçe oyunlar sergilemenin tekelini 10 yıl elinde tutmuştur. Birçok Türk erkek tiyatro sanatçısı ilk kez bu tiyatroda sahneye çıkmıştır. Müslüman Türk kadınının sahneye çıkması şeriat hükümlerine göre olanaksızdı. Bu yüzden bazı kadın rollerini bazı durumlarda yabancı kadınlar ya da erkekler oynamışlardır. Bu tiyatro 1884’te Ahmet Mithat’ın Çerkez Özdenler oyununu oynarken oyun özgürlük duyguları aşıladığı gerekçesi ile tiyatro kapatılmış, binası da yıktırılmıştır. Bundan dolayı bu tarihten 1908’e kadar kadar Türk tiyatrolarına tuluat oyunları egemen olmuştur.
Mardiros Mınakyan’ın kurduğu Osmanlı Dram Kumpanyası Türkçe oyunlar sahnelemeye devam etmiştir. Türk edebiyatında ilk tiyatro yapıtı olarak Hayrullah Efendi’nin(1817-66) Hikaye-i İbrahim Paşa ve İbrahim-i Gülşen’i (1844) adlı dramı gösterilmektedir.Şinasi’nin Şair Evlenmesi (1860) ilk güldürü olarak kabul edilmektedir. Ali Haydar (1836-1914) ilk trajedi , Direktör Ali Bey (1844-99) de karakter güldürü örnekleri vermiştir. Yazar, çevirmen, tiyatroya maddi ve manevi destek sağlayan devlet adamı olarak Ahmet Vefik Paşa(1823-91) ’nın Tanzimat tiyatrosuna çok büyük katkısı olmuştur.Moliere’den yaptığı çeviri ve uyarlamaları çok önemlidir. Feraizcizade Mehmed Şakir (1853-1911) duru bir Türkçe ve başarılı bir teknikle yazdığı oyunlardan ötürü “ Türk Moliere’i”olarak adlandırılmıştır.Bu dönem tiyatrolarında çoğunlukla toplumsal ve tarihsel konular işlenmiştir. Öbür türlere oranla Tanzimat döneminde tiyatro çok daha etkili olmuştur. Bu bakımdan bazı Tanzimat yazarları (Namık Kemal , Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit) tiyatro oyunları da yazmıştır.

BATI ETKİSİNDE TÜRK EDEBİYATI
1850 yıllarından günümüze kadar sürer. Amacı, metod bakımından Batılı, öz ve ruh bakımından milli bir edebiyat yaratmaktır. Türk toplumundaki esaslı değişmeleri , fikir ve yenilik hareketlerini yansıtır. Üç döneme ayrılır. :
1.Tanzimat Edebiyatı :1860’ta tercüman-ı ahval gazetesinin yayımlanmasıyla başlar, 1896’ya kadar sürer. Sarsıntılar geçiren Osmanlı İmp.u durumunu kurtarmak için, ordudan başlayarak ıslahat ve devrim hareketlerine girişiyordu . 3. Selim , 2. Mahmut , Abdülmecit dönemleri böyle geçmiştir.
Bu ortamda Batıcı ve yenilikçi olan şair ve yazarlar, sanatlarını toplum için kullandılar. Fransız kültürüyle kültürüyle yetişmiş ,romantik ve ülkücüydüler. Divan şiirini yıkmaya çalıştılar. Çok yönlüydüler: şair,romancı,tiyatro yazarı…vb. Sanattan çok,fikir ve ülkü peşindedirler; zulme,haksızlığa karşı savaş açarlar. Vatan ,millet,hürriyet,adalet,meşrutiyet kavramlarını heyecanla savunurlar. Daha geniş kitlelere seslenebilmek için ,dilde sadelik yanlısıdırlar. Hemen hepsi politikacı ve mücadele adamıdırlar. Tanzimat ikinci döneminde realizmin etkisi görülür. Şiirde konu birliğini sağladılar. Aruzla yazdılar. Düzyazı dilini şiire uyguladılar. Roman,hikaye, makale gibi türler,edebiyatımıza bu dönemde girdi. İlk tanzimatçılar ,Divan şiirinin nazım biçimlerini kullandılar.
TANZİMAT DÖNEMİ SANATÇILARI:
ŞİNASİ (1826-1871): 1860’TA Tercüman-ı Ahval gazetesini çıkararak yeni bir edebiyatın önderi olan Şinasi, orta yetenekte bir şair olarak kabul edilir. Toplum için sanat anlayışını benimseyen sanatçı, dilin süs ve özentiden kurtulup sadeleşmesi için çalışmıştır. Basılan ilk tiyatro eserini yazan sanatçı, aynı zamanda edebiyatımızda hak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramları kullanan ilk kişidir. Edebiyatımızda akılcılığın ilk önderi sayılan Şinasi, noktalama işaretlerini edebiyatımıza kazandıran bir sanatçıdır.
Eserleri:
Şair Evlenmesi (tiyatro), Tercüme-i Manzume (çeviri şiirler), Müntehabat-ı Eşar (şiir), Durub-ı Emsal-i Osmaniye (atasözleri).
NAMIK KEMAL (1840-1888): İlk şiirlerini Divan şiirinin etkisiyle yazan sanatçı Şinasi’yle tanıştıktan sonra edebiyatın Batılılaşması gerektiğine inanır ve sonuna kadar da bu düşünceyi savunur. Daha çok hak, adalet, vatan, ahlak gibi temaları işler. İçerik olarak tamamen yeni olan şiirlerinde biçimsel olarak Divan edebiyatına bağlılık görülür. Hece ölçüsüyle denemeler yapmasına rağmen aruzu kullanmıştır. Tiyatroyu faydalı bir eğlence olarak kabul eden sanatçı, bu türde romantik dramların etkisindedir. Tiyatro eserlerinde teknik yönden yetersiz olan sanatçı kimi kez günlük konuşma dilini kullanır, kimi kez de süslü bir anlatıma başvurur. Romanlarında Batılı tekniğe uyma çabasındadır. Ancak tekniği sağlam değildir. Kahramanları romantizmin etkisiyle iyiler ve kötüler olmak üzere ayrılmıştır. Konuşma yerlerinde dil nispeten yalınken, betimlemelerde “sanatkârane”dir. Aynı zamanda gazeteci olan Namık Kemal mücadeleci bir kişiliğe sahiptir.
Eserleri:
Romanları: İntibah, Cezmi
Oyunları: Vatan yahut Silistre, Zavallı Çocuk, Akif Bey, Gülnihal, Celalettin Harzemşah, Karabela
Eleştirileri: Tahrib-i Harâbât. Takip
ZİYA PAŞA (1825-1880): Şiirleri içerik ve biçim açısından Divan edebiyatının özelliklerine uygunluk gösterir. Ancak hak, adalet, kanun gibi kavramları Ziya Paşa da kullanmıştır. Batılılaşmada şiirlerinden çok düşünceleriyle önem taşır. Hece ölçüsüyle de denemeler yapmıştır. En ünlü eseri “Terkib-i Bent”idir.
“Harâbât” adlı Divan şiiri antolojisinin önsözündeki düşünceleri nedeniyle Namık Kemal’in eleştirilerine hedef olmuştur.
AHMET MİTHAT (1844-1912): Batılı roman ve hikaye tekniğiyle Türk halk hikayelerini uzlaştırmaya çalışan Ahmet Mithat Efendi halka seslenmeyi ve eserlerinde halkı eğitmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle sık sık olayların akışını keserek okuyucuya seslenmiştir. Teknik bir kaygı gütmeyen sanatçı, dönemin en çok okunan yazarıdır. Halka okuma alışkanlığı kazandırma konusundaki başarısı herkesçe kabul edilir. Genel olarak romantizmin etkisindeki sanatçı hemen her türde eser vermiştir. Halka seslenmeyi amaçladığı için de nispeten daha sade ve yalın bir dil kullanmıştır.
Kırktan fazla romanı, pek çok öyküsü ve tiyatro eseri olan sanatçının önemli eserleri şunlardır:
Romanları: Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Felatun Bey’le Rakım Efendi, Yeryüzünde Bir Melek, Henüz On Yedi Yaşında…..
Öyküleri: Yeniçeriler, Letaif-i Rivayât (seri hikayeler)…..
Oyunları: Çerkez Özdenler, Çengi….
AHMET VEFİK PAŞA : Ahmet Vefik Paşa Milliyetçilik ve Türkçülük akımlarının ilk büyük temsilicisidir. Moliere komedilerinden yaptığı 16 çeviri ve uyarlamayla, Türk tiyatrosuna önemli hizmetler etti.
Eserleri: Lehçe-i Osmani, Şecere-i Türk, Moliere’den Zor Nikah, Meraki, Azarya, Zoraki Takip.
RECAİZADE MAHMUT EKREM (1847-1914): “Güzel olan her şey şiirin konusu olabilir” ve “şiir ahlakla hizmet etmek zorunda değildir” düşüncesinde olan sanatçı daha çok aşk ve doğa konularını işler. Şiirlerinde romantizmin etkisinde olan Recaizade Mahmut Ekrem, yanlış batılılaşmayı ele aldığı “Araba Sevdası” adlı romanında realist bir tutum izlemeye çalışır. Sanatçının eski edebiyat taraftarlarıyla olan tartışmaları ünlüdür. Servet-i Fünuncuları bir araya toplayarak Servet-i Fünun hareketine önderlik etmiştir. Sanat için sanat anlayışına bağlı olan sanatçının dili yabancı sözcük ve tamlamalarla doludur.
Eserleri:
Şiirleri: Nijat Ekrem, Nağme-i Seher, Yadigâr-ı Şebab,Zemzeme (I, II, III)
Oyunları: Çok Bilen Çok Yanılır, Vuslat, Afife Anjelik
Hikayeleri:Muhsin Bey, Şemsâ
Roman: Araba Sevdası
ABDÜLHAK HAMİT TARHAN (1892-1937): Edebiyatımızda “şair-i azam” olarak adlandırılan sanatçı eskiyi yıkan ihtilalci kişiliğiyle tanınmıştır. Sanat için sanat görüşünde olan Hamit, romantizmin etksindedir ve en çok ölüm konusunu işler.
Oyunlarında tekniğe önem vermeyen sanatçı, bunları okumak için yazdığını söyler. Bunların bir kısmı manzum, bir kısmı düzyazıdır. Tiyatroda konunun yabancı toplumlardan alınması gerektiğini savunur.
Edebiyatımızda “tezatlar şairi” olarak da anılan sanatçının önemli eserleri şunlardır:
Şiirleri: Sahrai Belde veya Divaneliklerim, Makber, Ölü, Hacle, Garam, Validem, İlhamı Vatan…..
Oyunları: Macera-yı Aşk, Sabr ü Sebat, İçli Kız, Duhter-i Hindu, Tarık, Zeynep, Finten, İlhan, Turhan, Hakan (Ayrıca hece ölçüsüyle ve manzum olarak yazdığı iki oyunu da vardır: Nesteren ve Liberte)
SAMİPAŞAZADE SEZAİ (1860-1936): Gerçekçi bir yaklaşımla yazdığı “Sergüzeşt” adlı romanıyla tanınır.
Öykülerini “Küçük Şeyler” adlı kitapta toplamıştır.
NABİZADE NAZIM (1862-1893): Realist-natüralist bir anlayışı benimseyen sanatçının iki önemşi romanı “Kara Bibik” ve “Zehra”dır.

ARUZ ÖLÇÜSÜ
1- Aruz ölçüsünde heceler açık (kısa), kapalı (uzun) ve medli hece olmak üzere üçe ayrılır.
2- Başlıca tef‘ileler şunlardır: Fa‘ (-), Fe ul (. -),Fa‘ lün (- -), Fe i lün (. . -),Fâ i lün (- . -), Fe û lün (. – -), Mef û lü (- – .), Fe i lâ tün (. . – -), Fâ i lâ tün (- . – -), Fâ i lâ tü (- . – .), Me fâ i lün (. – . -), Me fâ î lün (. – - -), Me fâ î lü (. – - .), Müf te i lün (- . . -), Müs tef i lün (- – . -), Mü te fâ i lün (. . – . -)… Burada tef‘ilelerle parantez içindeki hecelerinin değerlerinin aynı olduğuna dikkat ediniz.
3- Aruz vezninde tef‘ileler heceleri bölebilir. Hece ölçüsündeki gibi okuyuşta tef‘ilelerde durgu yapılmaz.
4- Aruz vezninde hecelerin kısalığı ve uzunluğu esas olduğu için bazı Türkçe kelimeler kısa olduğu halde vezin gereği uzun okunur; buna imale denir. İmale kısa heceyi uzun yapar. Arapça ve Farsça kelimelerdeki bazı uzun seslerin vezin gereği kısa okunmasına da zihaf denir. Zihaf ise imalenin tersine uzun heceyi kısa yapmayı sağlar. Hece ölçüsünde böyle bir mesele yoktur. Türk edebiyatında imale çok sayıda bulunmakla beraber zihaf kusuru hoş karşılanmadığı için çok az yapılmıştır.
5- Farsça tamlama eki olan “-i” ile “ve” anlamındaki “ü, vü” bağlacı vezin gereği uzun da kısa da olabilir.
6- Medli heceler hafif bir “i, ı” sesi varmış gibi okunur. Bahâr kelimesi bahâr[ı], eşkden kelimesi ise eşk[i]den şeklinde söylenmelidir.
7- Feilâtün / Feilâtün / Feilâtün / Feilün kalıbıyla yazılan şiirlerde ilk tef‘ile bazı mısralarda Fâilâtün, son tef‘ile ise Fa‘lün olabilir. Bu sadece bu kalıba özgü bir durumdur. Bu kalıpla yazılan şiirlerde başta imale yapmaya gerek yoktur. Farklı tef‘ile parantez içinde hemen altında gösterilir.
8- Türkçe kelimelerle aruz veznindeki başarı Muallim Naci ile başlamış olup Türk aruzu Tevfik Fikret, Yahya Kemal Beyatlı ve Mehmet Âkif Ersoy tarafından gerçekleştirilmiştir. Hatta Mehmet Âkif o kadar başarılı olmuştur ki bir çok kişi İstiklâl Marşı’nın hece ölçüsüyle yazıldığını zanneder. Oysa bu marş aruzun “Fe i lâ tün / Fe i lâ tün /Fe i lâ tün /Fe i lün” kalıbıyla yazılmıştır.
9- Aruzla yazılan bir şiirin hece sayısı bazan eşit olabilir. Mısralardaki açık kapalı dizilişinin aynı olması o şiirin aruzla yazıldığın gösterir.
Cânı cânânı bütün vârımı alsın da Hüdâ 15 hece
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ 15 hece
10- Sessiz bir harfle biten kelime vezin gereği açık olması gerekirse, kendinden sonra sesli ile başlayan bir hece varsa birinci kelimenin sonundaki harf, ikinci kelimenin ilk hecesine ulanır. Buna ulama denir. Ulama kapalı heceyi açık yapar. Ulama genellikle yapılır; fakat her zaman yapılmak mecburiyetinde değildir.
11- Servet-i Fünun edebiyatçıları bir şiirde değişik aruz kalıpları kullanmak suretiyle serbest vezne zemin hazırlamışlardır. Cenap Şahabetin’in “Elhân-ı Şita” adlı şiiri bu şekilde yazılmıştır. Bu şiirdeki bazı mısralar Feilâtün / Mefâilün / Feilün, bazı mısralar ise Mef‘ûlü / Mefâîlü / Mefâîlü / Feûlün kalıbıyla yazılmıştır.
12- Bir şiirin vezni en az iki mısradan hareket ederek bulunabilir. Tek mısraa bakarak vezin bulunmaz.
13- Mısralardaki imale ve zihaf kusuru olan heceleri altı çizilerek belirtilmiştir.
14- Bir şiirin vezni bulunurken şu işlemler yapılır:
a) Veznini bulacağımız mısraların hecelerindeki uzun seslilere dikkat ederek yazmalıyız.
b) Önce mısralardaki hecelerin açık mı kapalı mı oldukları tespit edilir.
c) Medli hece olup olmayacağı özellikle kontrol edilmelidir. Bu ihmal edilirse bir mısradaki hece değeri eksik çıkar. Mısralardaki heceler sayılarak medli hece olup olmadığı konusunda bir ipucu yakalayabiliriz.
d) Hecelerin açık kapalı değerleri karşılıklı kontrol edilir. Önce imkân varsa ulama, yoksa imale yapılır. Zihaf çok az bulunduğu için en sonra o ihtimal düşünülür.
e) Hecelerin karşılaştırılması yapıldıktan sonra açık kapalı değerleri çizgi ve nokta şeklinde ayrı bir yere geçilir. Mısra sayısına göre tef‘ile sayısı tahmin edilmeye başlanır. İlk tef‘ile en az heceden oluşur. Genelde az heceli Fa’, Fe i lün, Fâ i lün gibi tef‘ileler sonda bulunur.
f) Yazılan aruz kalıbı ile işaretler arasında uyum olmasına dikkat etmelidir.

DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ
1.GAZEL: Özellikle aşk, güzellik ve içki konusunda yazılmış belirli biçimdeki şiirlere denir. Beyit sayısı genellikle 5-9 arasında değişir. Gazelin ilk beyti mutlaka kendi arasında uyaklı olur.Bu ilk beyte “matla”, son beyte ise “makta” adı verilir. Bir gazelin en güzel beytine “beyt-ül gazel”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “mahlas beyti” denir. Beyitleri arasında anlam birliği bulunan gazele “yek-âhenk”, aynı güç ve güzellikte beyitlerden oluşan gazele de “yek-âvâz” gazel adı verilir.
2.KASİDE: Din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla belirli kurallar içinde yazılan uzun şiirlerdir. En az 33, en çok 99 beyitten oluşur. Kasidenin en güzel beytine “beyt-ül kaside”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “taç-beyt” adı verilir.
3. MESNEVİ: Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım biçimidir.Bir anlamda Divan edebiyatında manzum hikayelerin yazıldığı bir biçim olarak da tanımlayabiliriz.
Mevlânâ’nın ünlü tasavvufi mesnevisi 25.700 beyitten oluşmuştur.
Mesneviler aşk, dini ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır. Divan edebiyatında roman ve hikaye gibi türler olmadığı için mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuşlardır. On bölümden oluşur.Aynı şair tarafından yazılmış beş mesneviye “Hamse” adı verilir. Hamse sahibi olarak tanınmış önemli divan şairleri: Ali Şir Nevâi, Taşlıcalı Yahya, Nev’i-zâde Atâi’dir.
4.KITA: Yalnız ikinci ve dördüncü dizeleri birbiriyle uyaklı iki beyitlik nazım biçimidir. Beyitler arasında anlam birliği bulunur. Pek çok konuda yazılabilir.
5. MÜSTEZAT: Gazelin özel bir biçimine denir. Uzun dizelere kısa bir dize eklenerek yazılır. Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanırlar. Kısa dizelere “ziyade” adı verilir.
BENTLERDE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ
1) RUBÂİ: Dört dizelik ve kendine özgü ayrı ölçüsü olan bir nazım biçimidir. Konusu daha çok dünya görüşüne ve şairin felsefi düşüncelerine yöneliktir.
Edebiyatımızda bu türün en başarılı son temsilcisi olarak Yahya Kemal gösterilmektedir.
2) TUYUĞ (TUYUK): Rubâi gibi dört dizelik bir nazım biçimidir. Edebiyatımızda en çok tuyuğ yazmış şair Kadı Burhanettin’dir. Bu biçim yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. (Rubai, İran edebiyatından geçmedir).
BİRDEN ÇOK DÖRTLÜKLER
1) MURABBA: Dört dizelik kıtalardan oluşur. Bent sayısı 3-7 arasında değişir. Her konuda yazılır.
2) ŞARKI: Genellikle aşk, içki, eğlence konularında yazılan dört dizelik nazım biçimidir. Biçim bakımından “murabba”ya benzer. Çoğunlukla bestelenmek için yazılır. Bu biçim de tuyuğ gibi yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. “Şarkı” biçiminin yaratıcısı ve en güçlü şairi Nedim’dir.
NOT: Divan edebiyatında üçlü ya da daha çok mısralı bentlerden meydana gelmiş nazım şekillerinin genel adı MUSAMMAT’tır. Yani dört dizeden oluşan murabba, şarkı gibi biçimlerin; beş dizeden oluşan tahmis, taştir, tardiyye gibi biçimlerin ya da altı veya daha çok dizeden oluşan biçimlerin tümünün üst başlığı MUSAMMAT’tır.
TERKİB-İ BENT: Bentlerle kurulan bir nazım biçimidir. Her bent, sayısı 5-10 arasında değişen beyitlerden oluşur. Bendin son beytine “vasıta beyti” denir. Terkib-i bentte vasıta beyti her beytin sonunda değişir ve vasıta beyti mutlaka kendi içinde uyaklı olur.
Terkib-i bentlerde genellikle talihten ve hayattan şikayetler, dini, tasavvufi, felsefi düşünceler anlatılmış, toplumsal yergi niteliğinde eleştirilere yer verilmiştir.
TERCİ-İ BENT: Biçim bakımından terkib-i bente benzer ; ancak vasıta beyti her bendin sonunda değişmez ve aynen tekrarlanır. Konularında daha çok Tanrının gücü, evrenin sonsuzluğu, doğanın ve yaşamın karşıtlıkları vardır.
DİVAN EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ
NOT: Divan edebiyatında bir şairin şiirine, başka bir şair tarafından aynı ölçü, uyak ve redifle yazılan benzerine “Nazire” denir. Bu, nazire yazan şairin diğer şaire karşı duyduğu saygı ve beğeniden ileri gelmektedir. Edebiyatımızda bu türde de pek çok ürün verilmiştir.
DİVAN EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ
DİVAN EDEBİYATININ ÖNEMLİ ŞAİR VE YAZARLARI
HOCA DEHHANİ: 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. Divanı vardır.
MEVLANA : XIII.yüzyılda yaşamıştır. Birkaç Türkçe beyit dışında, tüm şiirlerini Farsça ile yazan ünlü tasavvuf şairidir. Oğlu Sultan Veled de tasavvufi konuları işleyen bir şair olarak bilinir. Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, tanınmış eserleridir.
ALİ ŞİR NEVÂİ: Çağatay lehçesinin en güzel örneklerini veren şair 15. yüzyılda yaşamıştır. Muhakemetü’l-Lugateyn adlı eserinde Türkçe’nin Farsça’dan daha üstün bir dil olduğunu savunmuştur. Hamsesi vardır. Anadolu dışında Türkçe şiir yazan ilk şairdir.
ŞEYHİ:15. yüzyılda yaşamıştır. “Harnâme” adlı eseri edebiyatımızda ilk fabl türü eser olarak bilinmektedir. Mesnevi alanında başarılı olmuştur.
SÜLEYMAN ÇELEBİ: 15. yüzyılda yaşamıştır. Hz. Muhammed için yazdığı Vesilet-ün-Necat (mevlit) adlı mesnevisiyle tanınmış bir şairdir. (İslam edebiyatında Hz. Muhammed’in hayatını anlatan eserlere SİYER denir).
FUZÛLİ: Fuzuli 16. yüzyılın en güçlü şairlerindendir. Arapça, Farsça, Türkçe divanı olan tek şairdir. Eserlerini Azeri lehçesiyle yazmıştır. Divan edebiyatının en lirik şairi olarak kabul edilmektedir. Ona göre yaşamın anlamı acı çekmekle özdeştir. Platonik bir aşk arayışı vardır. Din dışı konularda yazmakla birlikte tasavvuftan da etkilendiği bilinmektedir. Kendisine bağlanan maaşı almasında güçlük çıkaran memurları şikayet etmek için yazdığı “Şikayetnâme” adlı mektubu edebiyatımızdaki en ünlü yergilerden biridir.
Divanlarından başka bir naat olan “Su” kasidesi, Leyla vü Mecnun mesnevisi, Peygamber ailesini anlattığı Hadikat-üs-Süeda’sı Şah İsmail ile II:Bayezid’i karşılaştırdığı Beng ü Bâde’si ve tıp bilgisini sergilediği Sıhhat ve Maraz’ı en tanınmış eserleridir.
BÂKİ: Baki,16. yüzyıl şairlerindendir. Döneminde “şairler sultanı” olarak tanınmış ve saratın bütün olanaklarından yararlanmıştır. İyi bir medrese eğitimi gördüğü bilinmektedir.
Dünya nimetlerinin hepsinden yararlanma anlayışındadır. Kanuni’nin ölümü üzerine yazdığı mersiyesi çok tanınmıştır. Divanı vardır.
NÂBİ: 17. yüzyıl şairlerindendir. Divan edebiyatında didaktik şiirler yazmasıyla bir yenilik olarak kabul edilmektedir. Din, töreler ve sosyal yaşamla ilgili öğütler verir.
Nâbi’nin Divan’ından başka Hayriye, Hayrâbâd adlı iki didaktik eseri, gezi notlarını içine alan Tuhfet-ül Harameyn’i ve Münşeat adlı eserleri vardır.
NEFİ: Nefi , 17. yüzyıl şairlerindendir. Edebiyatımızdaki en ünlü kaside şairi olarak bilinir. Övgülerindeki ve yergilerindeki aşırılıklarıyla ünlüdür. Yazdığı hicviyelerindeki aşırılık boğdurulmasına neden olmuştur. Hayal gücü çok zengin olan Nefi’nin somut benzetmelerden yararlanması da belirgin bir özelliğidir. Türkçe ve Farsça divanı olan Nefi’nin ayrıca hicviyelerini topladığı Sihamı-ı Kaza adlı bir eseri de vardır.
NEDİM: 18.yüzyıl şairlerinden olan Nedim, Lale Devri’nin şairi olarak bilinir. Eserlerinde aşk, içki, zevk ve sefayı işler. “Mahallileşme akımı”nın önderi olan şairin Halk edebiyatından da etkilendiği bilinmektedir. Şiirlerinde halkın ağzından alınma deyimler olduğu gibi, halkın konuşma diline de oldukça yaklaşmıştır. Samimi ve içten bir söyleyişi olan Nedim, şarkılarıyla tanınmıştır. Divan şiirindeki klişeleri (mazmunları) bir ölçüde yıkmış olan şairin Divan’ı vardır.
ŞEYH GALİP: Divan edebiyatının 18.yüzyılda yaşamış son büyük şairidir. Galatasaray Mevlevihanesinde şeyhlik yapmıştır. Nabi’nin “Hayrâbâd”ına nazire olarak ve Mevlânâ’nın mesnevisinden etkilenerek yazdığı “Hüsn-ü Aşk” adlı meşhur mesnevisinde, tasvvuf konusundaki düşüncelerini ortaya koyar. Bu eserinde allegorik (sembolik) bir anlatım kullanan şair hayal gücünden ve masal ögelerinden de yararlanmıştır.
EVLİYA ÇELEBİ: (17.yy) Edebiyatımızda gezi türünün ilk örneklerini veren yazar, usta bir gözlemcidir. Elli yıllık bir süre içinde gezdiği yerleri konuşma diline yakın bir dille anlatmıştır. Anlatımında abartılı olmakla birlikte, Divan nesrinin kalıplarını da kırmıştır. 10 ciltlik “Seyahatnâme” adlı eseri çok tanınmıştır.
NOT: Divan edebiyatının nesir yazarı olarak tanınan diğer önemli yazarları şunlardır:
SİNAN PAŞA: (15.yy) Tazarrunâme adlı süslü nesri ile tanınır.
MERCİMEK AHMET: (15.yy) Farsça’dan çevirdiği Kabusnâme adlı eseriyle tanınır.
NAİMÂ: (17.yy) Kendi adıyla anılan (“Naima Tarihi”) adlı tarih eserinin yazarıdır.
KATİP ÇELEBİ: (17.yy) Batılıların Hacı Kalfa dedikleri yazar ve düşünürdür. Arapça, Farsça, Fransızca, Latine bilen yazarın tarih, coğrafya, matematik konularında yazılmış eserleri vardır.
TASAVVUF FELSEFESİ
Tanrı nedir? Evrenin oluşu nasıldır? Biz neyiz? Niçin geldik dünyaya? Yaşamımızın anlamı, var olmanın aslı, gerçek, başlangıç ve son nelerdir? Bu ve bunun gibi fizik ötesi sorulara cevap vermeye çalışan düşünüş yoluna “Tasavvuf” düşüncesi denir. [Vahdet-i Vücut (Varlığın Birliği) Teorisi].
Bu düşünüşe göre Tanrı tek varlıktır. (Vücud-i Mutlak). Aynı zamanda tek güzelliktir (Hüsn-i Mutlak).
Tek varlık olan Tanrı kendisini görecek gözler, sevecek gönüller istemiş ve kainat olarak tecelli etmiştir.
Bu tıpkı aynayla kaplı bir odada olmak gibidir. Ayna varlığın çeşitli görüntülerini yansıtır.
O halde, evren ve tüm insanlar Tanrı’nın bir görüntüsüdür. Öyleyse insanlar arasında renk, inanç, dil, ırk…gibi ayrımlar yapmak anlamsızdır.
Bütün görüntülerde “Varlık” ve “Yokluk” ögeleri bir aradadır. İnsan dünyaya bağlı tutku ve zevklerini yok ederek “Varlık” ögesini geliştirir. Bunun yolu da tekkelerden (tarikatlar) geçer. Burada insan sıkı bir eğitimle dünya nimetlerinden vazgeçerse, sonunda özü olan Tanrı’ya kavuşabilir. Bu da gerçek aşktır. İnsanların birbirlerine duyacakları aşk ise mecazdır. Bu, kişiyi Tanrı’dan uzaklaştırır. “Bir hırka, bir lokma” insana yetmelidir. Tekkelerde bu yolla Tanrı’ya ulaşan insan sonunda “Enel Hak” (“Ben Tanrı’yım”) derecesine varır. Bu kişilere “İnsan-ı Kâmil” ya da “Ermiş” denir.
DİVAN EDEBİYATI’NDA DÜZYAZI
Divan, şiire ağırlık veren bir edebiyattır. Düzyazı, ancak bilimsel çalışmalarda, tarihlerde, kimi sanatsal metinlerde ve gezi türü eserlerde kullanılmıştır.
Divan Edebiyatı’nda düzyazılar, yazılış amacı ve dil tutumu dikkate alınarak üçe ayrılır:
1. Sanatlı(süslü) Düzyazı
Söz ustalığı göstermek amacıyla yazılır. Sinan Paşa’nın Tazarru’at adlı eseri, bu türün en tanınmış örneğidir. Sanatlı düzyazıya inşa denir
2. Orta Düzyazı
Yer yer ağır ve süslü, yer yer sade bir dille yazılan düzyazılardır. Genellikle tarih kitaplarında bu düzyazı türü görülür. Osmanlılar zamanında tarihçilik,”vakanüvis” adı altında yürütülen bir tür memurluktu. Sarayda görevlendirilen vakanüvisler, önemli önemsiz her olayı günü gününe notlar halinde yazarlardı. Bu eserler, olay anlatımına dayalı olduğundan, bilimsel tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Divan döneminin başlıca tarihçileri arasında Aşıkpaşazade ,Ali, Ebülgazi Bahadır Han,Naima, Peçevi, Mütercim Asım sayılabilir.
3. Sade Düzyazı
Dil ve anlatım ustalığının değil, ele alınan konunun önem taşıdığı düzyazı türüdür. Bu anlayış nedeniyle, sade düzyazılarda ustaca söz söyleme çabası görülmez; dil açık, yalın, doğaldır. Bu düzyazı türünü kullananlardan başlıcaları şunlardır: Mercimek Ahmet , Katip Çelebi, Evliya Çelebi (Eseri:Seyahatname).
