Bize Göre – Ahmet HaÅŸim
Ahmet HaÅŸim, 1921′de nesir yazmaya baÅŸlamıştır. İlk nesirlerini topladığı Bize Göre ile Türk Edebiyatının ‘en orijinal üslupçusu’ olarak kabul edilmiÅŸtir. Ahmet HaÅŸim’in derli toplu, bir konu etrafında ÅŸekillenen yazılarında zarif, ince, sanatlı, iÅŸlenmiÅŸ, nükteli, ÅŸiirsel bir dil dikkati çekmektedir. Bize Göre’de 42 fıkra bulunmaktadır.
Eserden Seçmeler
GARDEN BARDA KONUŞAN İKİ ADAM
- Şu ışıklar içinde görünüp kaybolan kadınlara bak! Ne derilerindeki beyazlık insan derisi beyazlığı, ne gözlerindeki siyahlık, insan gözü siyahlığı, ne dudaklarındaki kızıllık, insan dudağı kızıllığıdır. Tabiatın eserleri hiç de bu sahne yaratıkları kadar güzel değil! Kırmızı, sarı, yeşil, siyah boyalar, renksiz etleri, çipil gözleri, soluk dudakları değişikliğe uğratarak, harap uzviyetlerden birer gençlik ve güzellik mucizesi vücuda getirmiş. Kim diyor ki kadın şimdi, eskisi gibi, yüzünü sıkı örtüler altında saklamıyor? Ya boya örtüleri? Bunların altında hakiki çehreyi hiç görmek kabil mi? Boyalar olmasa bilmem kadın ne yapardı?
SİNEMA
Boş vaktim oldukça sinemaya giderim .Yumuşak bir karanlığa gömülmüş, makinenin hışırtısını dinleyerek, vücudumun değil, ruhumun bir çetin yol üzerinde mola verdiğini hissederim. Karanlık, ölümün bir parçasıdır, onun için dinlendiricidir. Büyük dinlenme, bir karanlık denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir?
Sinemanın diÄŸer bir fazileti de olgun yaşın, kafatası içinde, bir deste deve dikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yerine, çocuk safdilliÄŸini ve kolayca aldanış kabiliyetini koymasıdır. Rüya alemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koÅŸuÅŸan, döğüşen, düşen, kalkan ÅŸu ahmak ÅŸahısların tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy süvariliklerinden veya harikulade hırsızlık vak’alarmdan, baÅŸka türlü tat almak kabil olur muydu? İnsan saflığıyla beslenen sinema edebiyatı, henüz kıymetsiz yazarın iÅŸidir. Resmi, beyaz perde üzerinde kımıldayan ÅŸu rimel ile kirpiÄŸin her teli bir ok gibi dikilmiÅŸ güzel kadının gözünden, damla damla akan sahte gözyaÅŸları, zevkini ve aklıselimini ÅŸapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı, teessürden deÄŸil, ancak can sıkıntısından aÄŸlatabilir.
Sinema, böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın munis bir sığmağıdır. Her zevkini kaybetmiş ruhu, çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta, basit musiki, tatlı bir ninni vazifesini görür. Ben, en güzel ve en dinlendirici uykularımı sinemanın, ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlığına borçluyum.
ŞEHİR HARİCİ
Üç dört seneden beri uzak çiftliğinde, anlar, inekler, keçiler ve tavuklardan müteşekkil dost bir hayvan çemberi ortasında yaşayan akıllı bir dostumu ziyarete gittim.
Şehirden tamamen uzaklaşan bu dostu, ilk bakışta, tanımak müşkül oldu: Saçları vahşi bir gelişme ile başını sarmış, rengi bakır kırmızılığı almış, dişleri uzamış, lehçesinde çetin sesler belirmişti. Alnında ne hüzünden, ne neşeden eser kalmamıştı. Tabiat, dostumu kendine benzetmiş ve onu bir kaya parçasına döndürmüştü.
Tabiatın insana yapacağı en büyük iyilik, şüphe yok ki vücudu böyle haşin bir zırh ve içindeki ruhu da böyle bir çelik külçesi hâline getirmektir. Şehirlerin san derisini kırların kızıl derisine değişmedikçe güneşin ve toprağın kardeşi olmak kabil mi?
Derler ki: Aynı ağaçların, aynı tepelerin ve aynı göklerin sonsuz bir tekrarından başka bir şey olmayan kır aleminin saadetleri, sırf şairane bir icat eseridir. Gerçekten, yaşamak hünerindeki aczi yüzünden, şehirde mesut olamayan şair, Oktruva sınırı dışında bir cennet var olabileceğini zannetmiş ve başkalarını da buna inandırmak için asırlardan beri manzum sözün telkin kudretinden yardım dilemiştir. Bu itibarla şairin kırı, olsa olsa kolay süt, ekmek, peynir ve bal temin eden bir çiftlik olabilir.
Fakat kır, hakiki kır, sert toprakla sert insanın boğuştuğu bir âlemdir.
LEYLEK
Senelerden beri leylek görmüyordum. Hatta bu kanatlı yaz seyyahlarının son senelerde İstanbul’a az raÄŸbetleri herkesin dikkatini çekmiÅŸti. Sonradan öğrendik ki Mısırlılar, bilmem ne sebepten dolayı bu saygı deÄŸer kuÅŸları arsenikti yemlerle öldürüyorlarmış.
Geçen gün sokakta, gölgeleri mor ve keskin yapan bir Afrika güneşi aydınlığında yürürken, birden damlar tarafından gelen bir leylek gagası takırtısıyla durdum. Senelerden beri hasret kaldığı dost sese kavuşan kulağım, âdeta mesut ağızların geniş tebessümüyle gerilmişti.
Leylek, yaz mevsiminin kuÅŸu deÄŸil, bizzat yazdır. Kırmızı gagasının takırtısı, ses hâline gelmiÅŸ bir sıcak temmuzdur. Bir baca üstünden ufka çizilen bir leylek ÅŸekli, muhayyileye neler hatırlatmaz: MaviliÄŸi içi bayıltan sonsuz, derin gökyüzü… YeÅŸil bir vadide gizlenmiÅŸ minareli, küçük, beyaz bir ÅŸehir… Yarasaların uçuÅŸtuÄŸu, kavak aÄŸaçlarının hafif hafif sallandığı yeÅŸil bir akÅŸam… Sıcak bir Asya gecesi: Damların yan duvarlarına dayanarak, gizli gizli konuÅŸan ve doÄŸacak bakır bir ayı bekleyen siyah zülüflü, kırmızı dudaklı, altın ve mercan gerdanlıklı kadınlar…Alçak bir gece semasına serpilmiÅŸ büyük yıldızlar… Bütün bu yıldızların içinde bir leyleÄŸin düşünen gagası…
Muhakkak, leylek, ressam ve şairi birtakım karışık ve mevzun hayallere davet etmek üzere yaratılmış bir kuştur. İşte onun içindir ki maddeye tapan Mısır köylüsü, kendisine yaramayacak kadar güzel olan bu hayvanı öldürmek cesaretini kendinde buluyor.








